Simon Wren-Lewis

Neoliberalizmi ateşli bir şekilde savunan ilk iki ülkenin (Thatcher ve Reagan yönetiminde), kendilerini en iyi tanımlamayla bir zenginerkinin otokratik, popülist ve beceriksiz liderleri tarafından (Johnson ve Trump) yönetilir bulması bir tesadüf mü? Aşağıdaki düşünceler, Philip Mirowski’nin bir zamanlar yazdığım bir makale hakkında dediği gibi, henüz hamdır. Bu nedenle twitter (veya DM’ler veya e-postalar) yoluyla yapacağınız yorumlar minnetle karşılanacaktır.

Bu soruyu ele almadan önce, abarttığımı düşünenler olacaktır. Ne de olsa her iki ülke de hala demokrasiyle yönetiliyor. Ancak demokratik olmaları ne Johnson ne de Trump’ın seçilmesini engellemedi. Her iki lider de şüphesiz otokratiktir, çünkü kendileri veya etraflarındaki küçük bir grup öncekilerden çok daha fazla güce sahiptir ve çoğulcu bir demokrasinin önlerine koyduğu engelleri ortadan kaldırmak için hatırı sayılır miktarda kaynak harcıyorlar. Her iki lider de kendi politika gündemlerini ‘halkın iradesi’ olarak tanımlamaları ya da rakiplerinin hapsedilmesi gerektiğini öne sürmeleri açısından popülisttir. Her ikisi de her fırsatta kaba milliyetçiliği kullanıyor.

Çoğu durumda popülizmin beceriksizliğe yol açtığından şüpheleniyorum. Örneğin Brexit’i ele alalım. Brexit pek çok açıdan mantıklı değil. Ekonomik darbenin yanı sıra, işbirliğinin kazanımlarını görmezden gelerek egemenliği ekonomik kendine yeterliliğe indirgiyor. Bunun bir örneği, Brexit’in Birleşik Krallık’ın dünya olayları üzerindeki etkisini nasıl azalttığıdır. Bu tür politikalar akıllı ve açık fikirli insanları uzaklaştırır ve vasatı ve dalkavukları teşvik eder. Bugün İngiltere kabinesine veya Trump’a tavsiyede bulunan insanlara bakın.

Peki ya zengin erki? ABD her zaman yerleşik zengin erki unsurlarına sahipti çünkü para her türlü seçimde büyük bir rol oynuyor. Bu son yıllarda daha da kötüleşti. Sonuç olarak, Cumhuriyetçi parti artık varlıklı bağışçıların partisi olmuştur ve Trump’ın geçirdiği ilk büyük yasanın çok zenginlere büyük vergi indirimleri sağlamak olması dikkat çekicidir.

Geçmişte para, büyük ölçüde katı seçim yasaları nedeniyle, Birleşik Krallık seçimlerinde daha az etkili olmuştur. Ancak bu yasalar sosyal medyaya ayak uyduramadı. Muhafazakar parti fonlarının% 80’ini sağlayan gruba Liderler grubu adı verilir ve bu grubun üyeleri üst düzey politikacılarla düzenli olarak görüşürler. Son zamanlarda Muhafazakar partiye bağış yapan veya Muhafazakar politikacılarla yakın bağlantıları olan şirketlere koronavirüsle ilgili bazı büyük ihaleler verildi. Koronavirüsün hafifletilmesine yönelik son ‘altı kural’ yürürlüğe girdiğinde, bakanlar sırf orman tavuğu av partilerinin muaf tutulmasını sağlamak için özel bir toplantı çağrısında bulundu. İngiliz vergi cennetlerinin kapatılması için neredeyse hiç girişimde bulunulmadı. ABD gibi, bugün İngiltere’de gördüğümüz şey tamamen yeni değil, ancak ölçeği yoğunlaşmıştır ve hükümetin bu konudaki utancı azalmıştır.

Bu örneklerde, zengin erki olmanın, hükümetin gerçekten sadece zenginlerden oluşan bir tür komite tarafından yönetildiği anlamına gelmediğini söylemek önemlidir. Böyle bir şeyin imkansızlığı, zengin erklerinin tercih ettikleri zenginlik biçimleri açısından oldukça seçici olabileceğini göstermektedir. “Sermayenin” ve hatta “mali sermayenin” gücü hakkında konuşmak bu nedenle yanıltıcıdır. İngiltere’de serbest fonları yönetenler özellikle etkilidir ve Johnson ve Trump yönetiminde uluslararası ticaretle uğraşan işletmelerin çoğu görmezden gelinir ve politikalar onların aleyhinedir.

Birleşik Krallık ve ABD’yi zengin erkleri olarak tanımlamanın daha temel bir nedeni var ve bu da buraya nasıl geldiğimizi analiz etmektir. Başlangıç ​​noktası neoliberalizmdir. Neoliberalizm piyasayı metheder. Geçmişte, ideolojiyi, Ekonomi 101 (giriş dersi) aldıysanız ve piyasadaki kusurlarla ilgili bazı dersleri atlarsanız inanabileceğiniz şey olarak tanımlamıştım. Bununla birlikte, herhangi bir ekonomist için ideal bir pazar rekabeti içerir ve Ekonomi 101’i alan her öğrencinin bileceği gibi, her türlü kusurlu rekabet sizi bu idealden uzaklaştırır. Bununla birlikte, neoliberalizm pratikte tekel gücü konusunda giderek daha rahat hale geldi. Colin Crouch, piyasa-neoliberalleri ve tekel-neoliberaller dediği şeyi birbirinden ayırıyor.

Neoliberaller neden oy kazanmak için sosyal muhafazakarlığı kullanıyor?

Neoliberalizmin başarısı, zenginler için çok çekici bir ideoloji olmasına çok şey borçludur ve bu da tekel konusunda neden giderek rahatladığını açıklamaya yardımcı olur. Birleşik Krallık’taki IEA (Ekonomik İşler Enstitüsü)  gibi neoliberalizmi destekleyen düşünce kuruluşlarının varlıklı fon sağlayıcıları, söz konusu düşünce kuruluşunun kendi tekellerinin parçalanması gerektiğini öne sürmesini hoş karşılamayacaklardır. Bu, neoliberalizmin zengin bireylerin çıkarlarına hizmet etmeyi amaçlayan bir ideoloji olarak nasıl giderek daha fazla ortama uyum sağladığının bir örneğidir. Neoliberalizm himayesinde % 1 ve % 0,1’in göreli gelirlerinin artması tesadüf değildir, bu da zenginlerin siyasete karışması için hem yeteneklerini hem de nedenlerini büyük ölçüde artırıyor.

Zenginler tarafından savunulan ve yeniden yorumlanan bir ideolojinin bariz sorunu,% 99’luk bir çoğunluk arasında çok popüler olmayacak olmasıdır. Neoliberal ideoloji, CEO’ların yüksek maaşlarının firmalarına ve ekonomiye kattıkları şeyi yansıttığını iddia eder, ancak gerçekte yüksek CEO ücretleri, kalan herkesin pastadan daha az alması anlamına geliyor. Bürokrasiye karşı savaşlar işletmeler için iyidir, ancak bir bina alevler içinde kaldığında veya bir finansal sistem çöktüğünde bu savaşlar başarısız olurlar. Başlangıçta Reagan ve Thatcher seçimleri kazanmayı başardılarsa da (Thatcher örneğinde, kısmen devletin malları kelepir fiyatına dağıtılarak), ekonomik yelpazenin sağında olmanın sonunda bir maliyeti olacaktır.

Siyasi sağın hem ABD’de hem de İngiltere’de bu sorunu aşmak için benimsediği yol, toplumsal muhafazakarlara seslenmektir. ABD’de bunu yapmanın en açık yolu ırktan geçerken, Birleşik Krallık’ta bunun ana yolu göçmenlikten geçmiştir. Önemli bir anlamda, toplumsal muhafazakârlara yönelik bu çağrı oldukça yanlıştır: birçok sağcı politikacı, bazı toplumsal görüşlerinde liberaldir ve restoranlarda kendilerine servis yapmaları veya evlerini temizlemeleri için göçmenlere ihtiyaçları vardır. Sağcı bir parti için sol kanat toplumsal muhafazakarları kazanmak bir seçim taktiğidir, ancak çoğu neoliberal hükümet bunu ekonomiye zarar verecek ölçüde uygulamak istemez. . .

Bazen toplumsal muhafazakarlık ve sağ kanat hedefleri arasındaki etkileşim olumlu yönde işe yarayabilir. Birleşik Krallık’taki kemer sıkma meselesi buna net bir örnektir. Başlangıçtaki motivasyonu ne olursa olsun, kemer sıkma, devleti küçültmenin ve böylece özel sektöre ve özellikle de zenginlere daha fazla kaynak akıtmanın bir aracı haline gelmiştir. Tasarrufun% 99 üzerinde güçlü olumsuz etkileri vardır, ancak bunun sorumluluğu (yanlış bir şekilde) göçmenlerin yerli nüfusun kaynaklarını ellerinden almalarına yüklenebilir.

Ancak her iki ülkede de sağın büyük partisi, bu toplumsal muhafazakârlığın çok ileri gitmesinin olumsuz etkileri olabileceğini biliyor. Trump’tan önce göç, ABD’de Birleşik Krallık’taki kadar siyasallaşmamıştı, çünkü göçmenler ABD iş sektörleri için faydalıdır. Birleşik Krallık’ta Muhafazakarlar göçmenler için hedefler koydu, ancak bu hedeflere ulaşmak için büyük ekonomik zarar görmeye asla hazır değillerdi. Bu anlamda toplumsal muhafazakarlığa geçiş, ortaya çıkma tehlikesi olan kısmi bir aldatmacaydı.

Popülizme geçiş

Buradan popülizme nasıl geçeceğiz? Bence kilit nokta, toplumsal muhafazakarlığa yönelik mütevazı ve samimiyetsiz çağrıların, daha fazla toplumsal muhafazakar olanlar tarafından azaltılabileceğidir ve bu isyanlar, onu teşvik ederek veya ona uyum sağlayarak ondan bir şeyler çıkarabileceklerini düşünen son derece zengin kişiler tarafından desteklenebilir. Bu kişiler medya baronlarını içerebilir. Birleşik Krallık’ta bu, UKIP (Birleşik Krallık Bağımsız Partisi) ile ABD’de Koch kardeşler tarafından finanse edilen, desteklenen ve ön seçimlerde daha sağcı / toplumsal açıdan muhafazakar adayları dayatan Çay Partisi tarafından şeklinde ortaya çıktı. Örneğin, Çay Partisi’nin düzenleme karşıtı / vergi karşıtı duruşu büyük tütün şirketlerinin çıkarlarına çok iyi uyuyordu. Çay Partisi, adaylarının çekirdek seçmenlere hitap edebilecekleri, reklama çok para harcayabilecekleri ve hatta sağcı medya desteği alabilecekleri ön seçimler yoluyla Cumhuriyetçileri geride bırakmayı başardı.

ABD’de Trump, böyle bir ayaklanmanın son adımı oldu. Geleneksel Cumhuriyetçi parti açısından oldukça alışılmadık bir adaydı, ancak kampanyasını başlatmak için kendi kaynakları vardı. Göç ve ticaret konusundaki konumu nedeniyle toplumsal muhafazakar sol seçmenlere hitap etti ve ırkçı görüşlerinin güçlendirdiği popülist söylemiyle ilgisiz seçmenleri harekete geçirdi. Çay Partisi tarafından zayıflatılan Cumhuriyetçi Parti, onun Cumhuriyetçi aday olmasını engelleyemedi.

Birleşik Krallık’ta Muhafazakar partinin popülist bir şekilde ele geçirilmesi, AB’ye muhalefet yoluyla gerçekleşti. UKIP, Muhafazakârların göçle ilgili konuşmalarının daha önce tartışılan nedenlerden ötürü söylemleriyle uyuşmadığı için popülerlik kazandı. UKIP lideri Nigel Farage Trump gibi, Avrupa’nın sağ kanat partilerini desteklemekten çekinmeyen bir popülistti. Ancak Birleşik Krallık’ta ön seçimlerin olmaması, oy çoğunluğu sistemini yenmenin hiçbir yolu olmadığı anlamına geliyordu. Neden bazı zenginler Farage’ı destekledi? UKIP, göçmenlik karşıtı bir parti olarak değil, AB karşıtı bir parti olarak kuruldu ve bazı varlıklı kişiler AB karşıtıydı. David Cameron, UKIP’nin Muhafazakâr oyları ve milletvekillerini çalma tehdidi nedeniyle İngiltere üyeliğiyle ilgili bir referandum yapmayı kabul etti. AB üyeliği, referandumdan önce seçmenler arasında pek önemli bir sorun değildi, ancak referandum yaklaşırken seçmenler kararlarını vermek zorunda kaldı.

Brexit’ten çıkarı olan en önemli varlıklı grup muhtemelen medya baronlarıydı. Günlük İngilizce gazete okurlarının çoğuna sahip olan Muhafazakar Parti basını, bir süre AB’ye saldırdı. AB’de İngiltere’yi etkileyebilecek kararlar hakkında büyük ölçüde uydurma veya çılgınca abartılı hikayeler yazmaya ilk başlayan Johnson’dı. Bu güçlü gazete sahipleri, esasen okurlarını AB hakkında olumsuz görüşlere sahip olmaları için eğitti.

Bu basının, AB’ye karşı daha kuşkucu hale gelen Muhafazakar parti üyeleri üzerinde güçlü bir etkisi oldu  ve bazı genç neoliberal Muhafazakar milletvekilleri Brexit davasını savunmaya başladı. Motivasyonlarının gazeteleri kontrol edenlere benzediğinden şüpheleniyorum: AB’nin Birleşik Krallık’ın ekonomide az sayıda denetim ve düzenlemeye sahip bir neoliberal örnek olmasını engellediğine dair bir inanç. Basının, göç hedeflerinin tutturulamamasının nedeninin Hareket Özgürlüğü olduğunu başarılı bir şekilde öne sürmesiyle, referandum zaferi bir olasılık haline geldi. (Bu iddia elbette yanlıştı ve Brexit’ten sonra AB göçmenlerinin yerini esas olarak AB dışı göçmenler aldı.)

Ayrılma kampanyası ve Trump birçok yönden benzerdi ve bu benzerliklerden ilki, her ikisinin de utanmadan yalan söylediği ve her iki ülkedeki medyanın da bu yalanlara yeterince saldıramadığı idi. Brexit taraftarları kıl payıyla referandum zaferini kazandıktan sonra, gerçek popülist tarzda “halkın iradesi” hakkında konuşmaya başladılar. Brexitçiler AB’den nasıl ayrılacaklarına dair tutarlı bir yol haritası ortaya koymadıkları için, referandum oylamasını kaos takip etti ve UKIP seçmenleri çekmeye devam etti. Sonunda, ayrılma kampanyasının liderleri Muhafazakar partiyi devralmaya davet edildi. Aynı şekilde Trump, Kongre’deki Cumhuriyetçilerden çok az muhalefet görüyor.

Toplumsal değerlerin ve ekonomik politika yelpazesinin en uç noktasındakiler bir seçimi nasıl kazanabilir? Ukalaca cevap vermek gerekirse, kazanmamışlardı: Clinton, Trump’tan daha fazla oy aldı ve yalanlarla dolu çok daha iyi bir kampanya AB’den ayrılmak isteyenlere, o zamandan beri bir daha da tadamadıkları bir defalık bir destek sağladı. Birleşik Krallık için daha somut bir cevap, İşçi Partisi’nin, üyeleri diğer uçta olma eğiliminde olduğundan ve medya kampanyada sosyal konuların baskın olmasını sağlamaya çalıştığı için, sosyal konularda merkezde yer almayı zor bulmasıdır. (Ayrıca, seçimlerde sosyal açıdan daha iyi durumda olan pek çok seçmenin İşçi Partisi’ne oy vermesinin pek olası olmadığını hissediyorum.) ABD’de, Trump’ın ırk nedeniyle mi yoksa ekonomik popülizmi işçi sınıfına hitap ettiği için mi kazandığına dair devam eden bir tartışma var, ancak Irksal önyargılı ve dini oylar size seçmenlerin en az üçte birini kazandırdığında, medyada pompalanan tuhaf (popülist) vaatlerin birini ilk kez seçtirmesi çok şaşırtıcı değildir.

1930’ların dersleri unutuldu

Bu simetrik midir? Son derece solcu ve sosyal açıdan liberal olan politikacılar sol partiyi ele geçirebilir ve kazanabilir mi? Son olaylar bunun daha zor olduğunu düşündürüyor, ancak bunun nedenini anlamak önemli. Açıkça önyargılı sağcı medya, bariz nedenlerden dolayı burada önemli bir faktördür. Bununla birlikte, daha az partizan medyadaki iyi maaşlı siyasi yorumcular arasında ve Demokrat veya İşçi parti örgütlerinde sola yönelik derin bir tiksinti olduğunu düşünüyorum. Bu, genellikle ‘orta yol’ mantığıyla meşrulaştırılır (örneğin Sanders’ın Demokrat’ın ön seçimini kazanabileceği düşünüldüğünde yaygın olarak kullanıldı), ancak savaş sonrası ABD tarihi ve Birleşik Krallık’ta bir nesilden daha uzun bir süre önce yaşanan olaylar bir rol oynayabilir.

Bir zamanlar, bariz tarihsel nedenlerden ötürü, aşırı sağa karşı benzer bir tiksinti vardı. 1968’de Enoch Powell, şimdi Windrush kuşağı dediğimiz şeyin sonucunda ortaya çıkacak kan nehirlerinden bahsettiği bir konuşma yaptı. Muhafazakar Başbakan Edward Heath, konuşmanın ardından onu kabineden attı. On yıl önce siyasette aktif olsaydı ve Müslüman göçü hakkında benzer bir konuşma yapmış olsaydı, aynı kaderi yaşamazdı diye düşünmeden edemiyorum. Doğrusu, Question Time’da sık sık karşımıza çıkardı ve önde gelen bir Brexitçi, hatta belki de Başbakan olurdu sanıyorum. Tarih ayrıca bize ırksal veya dini azınlıkları ekonomik talihsizlik ve azalan ulusal nüfuz için günah keçisi olarak kullanma tehlikesini de gösteriyor.

İşlerin bu şekilde gitmesi gerekiyor muydu? Neoliberalizm bugün gördüğümüz popülizme doğru yozlaşmaya mı mahkum? Elbette hem Trump hem de AB’den Ayrılma kampanyası kolayca kaybedebilirdi. Yine de neoliberalizm yalnızca eşitsizliği artırmakla kalmaz, aynı zamanda zengin bireylerin siyaseti etkilemelerini sağlar ve hatta teşvik eder. Ana neoliberal sağ parti, sağ kanat politikalarını gözden uzaklaştırmanın bir yolu olarak toplumsal muhafazakarlığı kullanmaya başladığında, varlıklı bireyler (medyanın bazı kısımlarına sahip olanlar dahil) hedeflerini desteklemek için daha katı popülist görüşleri kullanabilir ve başarılı isyancılar olma yolunda güçlü bir şansa sahip olabilirler..

Çoğunluk oyu ve iki partili sistem, aşırı sağın daha ılımlı bir sağ partiyi ele geçirmesi ve yine de bir seçimi kazanması için gerekli bir koşuldur.

Bu gerçekleştiğinde, her iki sağ partinin de eski haline nasıl döneceğini görmek zor. Her iki ülkede de, zengin bireyler tarafından iyi finanse edilen ve kısmen medyanın bazı kesimleri tarafından sürdürülen radikalleşmiş bir parti üyeliği, daha ılımlı muhafazakarları geride bırakmaya devam edebilir. Burada, işleri değiştirebilecek şeyin, birbirini izleyen seçim yenilgileri olduğunu, ancak bunun merkez sol hükümetlerin popülist hükümetlerin kazanmasına izin veren bazı şartları değiştirmesiyle gerçekleşecebileceğini savunuyorum.

Öte yandan popülist otokratlar, medya eleştirisinden veya hukuk sisteminden gelen muhalefetten nefret ediyor. Bu popülistler iktidarda ne kadar uzun süre kalırsa, bağımsız medya ve yargı için tehlike o kadar büyüktür. Şu anda ABD’de bıçak sırtındayız: Trump, posta yoluyla verilen oylar sayılmadan zafer ilan etmeye karar verirse, sadık Cumhuriyetçi yargıçlar demokrasiyi geçersiz kılacak mı? Birleşik Krallık’ta Muhafazakar Parti BBC’ye şimdiden güçlü bir baskı uyguluyor ve seçim komisyonunun kaldırılmasını önerdi. Daha ileri gitmek için dört yılları daha var.

Simon Wren – Lewis Kimdir?

Simon Wren-Lewis delivers the New Statesman/SPERI Prize lecture | SPERI

Simon Wren-Lewis emekli Ekonomi Profesörü ve Oxford Üniversitesi Merton College Üyesidir. Yeni kitabı The Lies We Were Told (Bize Söylenen Yalanlar) Bristol University Press tarafından yayınlanmıştır. Geçmiş blog yayınlarına yer verilen kitapta diğer görüşler ve içerikler de yer almaktadır. Kitap 2019 Prose ödüllerine aday gösterilmiştir.

Bu makale mainlymacro.blogspot.com sitesindeki İngilizce orijinalinden Türkçeye çevirilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş