• Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Gorüş TV
  • Görüş Podcast
  • Diğer
Görüş
  • Dünya
    • Tümü
    • ABD
    • Afrika
    • Asya
    • Avrupa
    • Kuzey Amerika
    • Latin Amerika
    • Orta Doğu
    sibel Özbudun & temel demirer

    56. Sene-i Devriyesinde 15-16 Haziran Ve Bugün(ümüz)

    israil, Iran ve Ortadogu

    Beş Günde Çöküş: İran, İsrail Ordusu’nun İkmal Zincirini Nasıl Çökertti?

    1. Mayis 2026

    Veriler İle Ekonomi-Politik Hâl-i Pür Melâl (imiz)[*]

    ibrahim kaypakkaya

    İbo’nun ‘Ölümsüzlüğü’nün 53. Yılında Patika’nın Sorularına Yanıtlar[*]

    Rusya ve S 400ler

    Suriye’de Yeni Dönem: S-400’ler Dengeleri Değiştiriyor

    Dr. Jan Campbell

    Bir Geçit Töreninin Ardından

  • Ekonomi
    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    istanbul üniversitesi

    Neoliberalizm Üniversiteleri Ele Geçirdi: Öğrenciler Müşteri, Akademisyenler Taşeron

    Kredi karti bocrlanmasi

    Türkiye’de Kredi Kartlarının Krize Dönüşen Yükselişi

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

  • Politika
    Dr. Jan Campbell

    İnsan Haklarının Geleceği

    devlet ve millet / Hüseyin Demirtas

    Kalıcılaştırılmış KHK Rejiminin Röntgeni: AİHM Şaban Yasak Kararıyla Tescillenen Anatomi

    Sibel_özbudun

    “Aykırı Kadınlar” Tarihinden: Vilma Espín

    üc fidan

    Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

  • Kültür & Sanat
    • Tümü
    • Edebiyat
    • Sinema
    ibrahim kaypakkaya

    MÜZİĞİN HATIRLATTIKLARI[*]

    Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

    Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

    üc fidan

    Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

    cisel aktimur

    Yılmaz Güney, Yol ve Şiddetin Dışına Çıkmak: Seyit Ali Üzerine

  • Opinion Internatıonal
    • Tümü
    • Culture
    • Economy
    • Philosophy
    • Politics
    • World
    S400 Sistemleri

    Syria’s Sky: The S-400 Gambitand the New Architecture of Middle Eastern Air Power

    opinion international

    Crisis(es), War(s), Rebellion and Women

    Jean-Marie Jacoby

    Schleichender Faschisierungsprozeß in der EU oder Wer in der Demokratie schläft, wacht in der Diktatur auf

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

  • Gorüş TV
    humboldt

    Liyakatsız Bir Devletin Eğitim Reformlarıyla Yeniden Yapılandırılması: Wilhelm von Humboldt (2. Bölüm)

    humboldt

    Humboldt Kardeşler, Akademik Özgürlük ve Eğitim İdeali (1. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (2. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (1. Bölüm)

  • Görüş Podcast
    Cingeneler ve romanlar

    Görünmeyen Tarih: Çingenelerin Sürgün, Kölelik ve Kültürel Direniş Hikâyesi

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    AKIN öztürk

    Uluslararası Hukuk Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor? Akın Öztürk Örneği

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

  • Diğer
    sibel özbudun

    Onların “Ahlâk”(sızlığ)ı, Bizim Etiğimiz…[*]

    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    sibel özbudun &temel demirer

    İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Dünya
    • Tümü
    • ABD
    • Afrika
    • Asya
    • Avrupa
    • Kuzey Amerika
    • Latin Amerika
    • Orta Doğu
    sibel Özbudun & temel demirer

    56. Sene-i Devriyesinde 15-16 Haziran Ve Bugün(ümüz)

    israil, Iran ve Ortadogu

    Beş Günde Çöküş: İran, İsrail Ordusu’nun İkmal Zincirini Nasıl Çökertti?

    1. Mayis 2026

    Veriler İle Ekonomi-Politik Hâl-i Pür Melâl (imiz)[*]

    ibrahim kaypakkaya

    İbo’nun ‘Ölümsüzlüğü’nün 53. Yılında Patika’nın Sorularına Yanıtlar[*]

    Rusya ve S 400ler

    Suriye’de Yeni Dönem: S-400’ler Dengeleri Değiştiriyor

    Dr. Jan Campbell

    Bir Geçit Töreninin Ardından

  • Ekonomi
    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    istanbul üniversitesi

    Neoliberalizm Üniversiteleri Ele Geçirdi: Öğrenciler Müşteri, Akademisyenler Taşeron

    Kredi karti bocrlanmasi

    Türkiye’de Kredi Kartlarının Krize Dönüşen Yükselişi

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

  • Politika
    Dr. Jan Campbell

    İnsan Haklarının Geleceği

    devlet ve millet / Hüseyin Demirtas

    Kalıcılaştırılmış KHK Rejiminin Röntgeni: AİHM Şaban Yasak Kararıyla Tescillenen Anatomi

    Sibel_özbudun

    “Aykırı Kadınlar” Tarihinden: Vilma Espín

    üc fidan

    Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

  • Kültür & Sanat
    • Tümü
    • Edebiyat
    • Sinema
    ibrahim kaypakkaya

    MÜZİĞİN HATIRLATTIKLARI[*]

    Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

    Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

    üc fidan

    Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

    cisel aktimur

    Yılmaz Güney, Yol ve Şiddetin Dışına Çıkmak: Seyit Ali Üzerine

  • Opinion Internatıonal
    • Tümü
    • Culture
    • Economy
    • Philosophy
    • Politics
    • World
    S400 Sistemleri

    Syria’s Sky: The S-400 Gambitand the New Architecture of Middle Eastern Air Power

    opinion international

    Crisis(es), War(s), Rebellion and Women

    Jean-Marie Jacoby

    Schleichender Faschisierungsprozeß in der EU oder Wer in der Demokratie schläft, wacht in der Diktatur auf

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

  • Gorüş TV
    humboldt

    Liyakatsız Bir Devletin Eğitim Reformlarıyla Yeniden Yapılandırılması: Wilhelm von Humboldt (2. Bölüm)

    humboldt

    Humboldt Kardeşler, Akademik Özgürlük ve Eğitim İdeali (1. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (2. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (1. Bölüm)

  • Görüş Podcast
    Cingeneler ve romanlar

    Görünmeyen Tarih: Çingenelerin Sürgün, Kölelik ve Kültürel Direniş Hikâyesi

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    AKIN öztürk

    Uluslararası Hukuk Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor? Akın Öztürk Örneği

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

  • Diğer
    sibel özbudun

    Onların “Ahlâk”(sızlığ)ı, Bizim Etiğimiz…[*]

    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    sibel özbudun &temel demirer

    İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Görüş
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Anasayfa Görüş Yazılar Dünya Orta Doğu Türkiye

56. Sene-i Devriyesinde 15-16 Haziran Ve Bugün(ümüz)

Doç. Dr. Sibel Özbudun Doç. Dr. Sibel Özbudun
3 Haziran 2026
in Türkiye
0
sibel Özbudun & temel demirer

15-16 Haziran 1970 kalkışması, işçi sınıfının kendisi için bir sınıf olarak tarihin sahnesine çıktığı, unutulmaz öğreticilikteki bir milattır[2] ve hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır. Tıpkı V. İ. Lenin’in, “Yeryüzünde hiç bir güç sınıf bilinci giderek bilenen, saflarını sürekli sıklaştıran ve örgütlenen milyonlarca işçiyi alt edemez,” vurgusundaki üzere…

BUGÜNLERDEKİ DURUM(UMUZ)

Yerkürede gibi coğrafyamızda da işçi sınıfı hareketi zorlu bir kesitten geçiyor.

Biçimsel hukukun dahi ayaklar altına alındığı tabloda Sakarya Hendek’te 7 işçinin öldüğü havai fişek fabrikası katliamında patron Yaşar Coşkun adeta ödüllendirilerek 15 milyon liralık kefaletle serbest bırakıldı. İş cinayetinde oğlunu kaybeden baba “Karar yargının utanç resmidir”, Avukat ise, “Kişi başı 2 milyonu olan işçi öldürebilecek,” dediler![3]

13 Mayıs 2014’te meydana gelen ve 301 madencinin yaşamını yitirdiği, 162 işçinin ise ağır yaralandığı facia cumhuriyet tarihinin en büyük iş cinayetiydi. Soma Katliamı’nın üzerinden yıllar geçse de, cezaevinde tek sorumlu kalmadı. İktidar ve sermayenin cezasızlık düzeni değişmedi. Katliamda oğlu Koray’ı kaybeden baba Cihat Karadağ, “Hani kalbiniz kuruyacaktı” derken; ocaktan sağ çıkabilenler ise adeta “arafta” yaşıyor.

Özetle bu süreçte ne adalet yerini buldu, ne de acılar dindi. 13 Mayıs 2014’teki iş cinayetinden bugüne, yüzlerce madenci daha ihmal ve kâr hırsı nedeniyle yaşamını yitirdi. Sadece katliamlarda, 8 Ekim 2014’de Ermenek’te 18, 17 Kasım 2016’da Şirvan’da 16, 14 Ekim 2022’de Amasra’da 42, 12 Şubat 2024’te İliç’te 9 işçi yaşamını yitirdi.[4] Katliamların sorumluları da cezasızlıkla kurtarıldı.

Örneğin Soma’da 301 madenci katliamıyla ilgili olarak, 28 kamu görevlisinin yargılandığı davada mahkeme, 16 kişiye 5’er ay, 2 kişiye ise 6 ay 7 gün hapis cezası verdi. 10 kişi hakkında ise beraat kararı verildi. Aileler de kararı, “Adalet göçük altında” sözleriyle protesto etti.[5]

İşçi hayatının bu kadar “ucuzlatıldığı” vahşetin baskıları da meselenin bir diğer veçhesidir. 1961’de tanınan grev hakkının devre dışı bırakılması gibi…

Çıkarıldıktan iki yıl sonra, 1963’teki düzenlemelerle daha da sınırlamıştı grev hakkı; 1980 darbesi ile yürürlüğe sokulan 2822 sayılı yasa, grev yasaklarını daha da genişletti. Bu dönemde siyasi grevler, genel grevler, dayanışma grevleri yasaklandı.

1990’larda cam işçileri, bankacılık ve enerji sektöründeki grevler sık sık “milli güvenlik” gerekçesiyle ertelendi. 2012’de yürürlüğe giren 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ise bu erteleme mekanizmasını korudu. Bugün hâlâ grev hakkı, “milli güvenliği bozucu” veya “genel sağlığı tehdit edici” olduğu gerekçesiyle 60 gün ertelenebiliyor.

AKP iktidarı boyunca grev ertelemeleri sistematik hâle geldi.[6]

2003-2025 kesitinde toplam 22 grev “milli güvenlik”, “genel sağlık” veya “ekonomik istikrar” gerekçeleriyle 60 gün süreyle ertelenerek yasaklandı. Bu yasaklamalardan 200 binden fazla işçi etkilenirken grev hakkı fiilen engellenmiş oldu.

Ayrıca bu dönemde sendikalaşma oranı yüzde 58’den yüzde 14.97’ye geriledi. Özelleştirme ve taşeronlaştırma politikaları hakları baltalarken sendikalar toplu sözleşme yetkisi için baraj engeline takıldı. İş hayatındaki güvencesizlik her geçen gün derinleşti.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilere göre 16 milyon 864 bin 733 sigortalı işçinin yalnızca 2 milyon 524 bin 547’si sendika üyesi. Sendikalaşma oranı ise yüzde 14.97 oldu. Sigortalı 100 işçiden 85’inin sendika üyeliği bulunmuyor.[7] Toplu sözleşme kapsamının ise yüzde 7 dolayında olduğu tahmin ediliyor.[8]

Özetle emek cephesi nefes alamaz bir cendereye mahkûm edildi.[9]

“Nasıl” mı?

Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 32.793 TL, yoksulluk sınırının ise 106.817 TL’ye yükseldiği koşullarda, işçi sınıfının durumunu “sefalet” ya da “açlık-yoksulluk” gibi sözcüklerle anlatabilmek çok zor. Çünkü asgari ücret 2026’nın ilk ayından itibaren açlık sınırının altına düştü; dört kişilik bir ailenin tüm üyelerinin asgari ücretle çalıştığını varsaysak dahi, hane halkı geliri yoksulluk sınırına ulaşamıyor.

12 milyon kişiyi aşan geniş tanımlı işsizliğe her geçen gün üniversite mezunu yeni gençler ekleniyor.

İşsizlik Sigortası Fonu, asıl sahipleri olan işçilerin yarasına merhem olmak yerine, “teşvik” adı altında sermayeye peşkeş çekiliyor. Emekliler, açlık sınırının altındaki asgari ücretin yüzde 30 aşağısında kalan sefalet aylıklarıyla yaşam savaşı veriyor.

Türkiye ekonomisi 2025’in son çeyreğinde, 2024’ün aynı dönemine kıyasla yüzde 3.4 oranında büyürken; emeğiyle geçinenlerin bu büyümeden pay alamamakta.

Örneğin aynı dönemde Türkiye’de elde edilen her 100 TL’lik gelirden emeğin aldığı pay 33.7 TL iken; sermayenin aldığı pay 49.1 TL’ye yükseldi. Bunun anlamı; gelir bölüşümünde emek aleyhine bozulmadır.

Bunlara ek olarak işçi sınıfının koşulları daha da kötüleşmektedir.

“Neden” mi?

Resmi sendikalaşma oranı yüzde 14.5 olarak duyurulsa da toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin oranı yalnızca yüzde 9.6 düzeyinde ve bu oran özel sektör işçileri söz konusu olduğunda yüzde 4.3’e düşüyor. Grev ertelemeleri kılıfı altında uygulanan fiili grev yasakları, emeğin milli gelirden aldığı payın erimesindeki en önemli faktörlerden biri olarak öne çıkıyor.

Türkiye’de işçi sınıfının ve dar gelirli hane halklarının, yüksek enflasyon ve yetersiz sosyal koruma nedeniyle ciddi bir ekonomik baskı altında olduğu netken; en düşük gelirli yüzde 10’luk dilimde yer alan haneler, bütçelerinin yaklaşık üçte ikisini gıda ve konut gibi temel ihtiyaçlara ayırmak zorunda kalıyor. Bu oran en üst gelir grubundaki hanelerin harcamasının iki katına tekabül ediyor. Diğer yandan emeklilik dışı sosyal koruma harcamalarının GSYH içindeki payı yüzde 1.4 ile OECD medyanı olan yüzde 5.6’nın çok altında ve örgüt bazındaki en düşük seviye olarak kaydediliyor.

İlaveten coğrafyamızda istihdam edilenlerin sayısı 32 milyon 158 bin kişi ve bunun 15 milyon 501 bini ücretli çalışanlardan oluşuyor; emeğin milli gelirden aldığı paydaki azalma ise hız kesmeden sürüyor: 1999’da yüzde 50 civarında olan ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı yıllar içinde düşerek yüzde 30’lar seviyesine çakılmış durumda. Vergi yükü, zaten adaletsiz gelir vergisi nedeniyle yoksullaşmış olan işçi sınıfının sırtına, bir de dolaylı vergiler üzerinden bindiriliyor.

§                            Öte yandan 2024’de dünya genelinde mevcut milyoner sayısına 680.000’den fazla dolar milyoneri eklenirken, milyoner artışında en yüksek oran, yüzde 8’i aşan Türkiye’de gerçekleşti.[10]

DEVRİMCİLİKTEN DEMOKRASİCİLİĞE DİSK

15-16 Haziran gerçeğiyle iç içe geçen DİSK, tarihindeki devrimciliği bugünlerdeki demokrasiciliğe evrildi. Faciayı hâlâ görmeyen, kavramaya var mı? Zannetmiyoruz!

“Devrimci” sıfatına layık DİSK için kısaca hatırlatmadan geçmeyelim: 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren büyük ölçüde işçilerin iradesiyle gerçekleşen örgütlenme pratikleri ve hak mücadeleleri, işçi-sendika hareketine daha önce görülmemiş düzeyde canlılık kazandırmıştı. Devletten ve sermayeden bağımsız bir sendikal çizgiyi benimseyerek 13 Şubat 1967’de kurulan DİSK, ağırlıklı olarak özel sektörde çalışan işçileri üye yaparak kısa süre içinde işçiler arasında önemli bir çekim merkezi hâline geldi.

İşçi hareketi ve sendikal mücadele, o dönem büyük fabrika ve işletmelerde çalışan örgütlü ve sınıf bilinçli işçilerin öncülüğünde yürütüldü. ‘60’lı yılların sonunda gerçekleşen kitlesel işçi eylemlerinde, farklı sektörlerde yaşanan fabrika işgallerinin başarısında tamamen işçilerin iradesine dayanan mücadeleci sendikal çizgi belirleyiciydi.

1967-1970 kesitinde gerçekleşen işçi eylemlerinin büyük bölümünde DİSK’in kurumsal ya da örgütsel etkisinden çok, tek tek fabrikalarda kurulan işçi komitelerinin ve iş yeri örgütlenmesinin belirleyici etkisi vardı. İşçi komiteleri, işçilerin temsilcilerini doğrudan seçmeleri, aşağıdan yukarıya fiili iş yeri örgütlenmeleri olarak ortaya çıkmış olmaları nedeniyle önemli bir deneyimdi. O dönem gerçekleştirilen eylemler başından sonuna bu komiteler aracılığıyla ve onların denetiminde hayata geçirilmişti. DİSK’te örgütlenen iş yerlerinde iş yeri temsilciliklerinin aktif olarak çalıştırılması, işçi eylemlerinin daha örgütlü ve daha sonuç alıcı bir içerikte hayata geçirilmesini sağladı.

Genel olarak iş yerinde yaşanan sorunlara yönelik ortak hareket biçimleri geliştirebilmek ve toplu bir şekilde çözümler bulabilmek amacıyla kurulan komiteler, çoğunlukla sendikaların bürokratik yapılar hâline gelmesi ve tabandan uzaklaşmasının yarattığı sorunlara karşı önleyici bir çözüm olarak gündeme geldi.

Bu dönemdeki eylemlerin büyük bölümü DİSK’in o dönem iş yerlerini merkez alan sendikal politikalarından çok, iş yeri komiteleri etrafında örgütlenme ve işçilerin birliğini sağlam temeller üzerinde kurmalarına dayanıyordu. Bu durum, doğal olarak DİSK’e bağlı sendikaların iş yeri örgütlülüğünü ve etkisini güçlendiren bir rol oynadı.

İşçi komiteleri, sendikanın tersine iş kolunda değil, iş yeri ölçeğinde, yani üretim noktasında örgütlendikleri için, işçilerin mücadelelerine daha elverişli, daha sonuç alıcı örgütler hâline geldiler. Öncelikle komitelerin karar alıcı ve yöneticileri bizzat işçilerdi. İkinci olarak herhangi bir yasal sürece bağlı olarak hareket etmiyorlardı ve pratikte hızlı karar alma ve uygulama olanakları vardı.

Doğrudan üretim birimleri olan iş yerleri veya fabrikalarda oluşturulan fabrika ya da işçi komiteleri, o dönem işçi hareketinin en temel dayanak noktasını oluşturan fiili örgütlenme biçimleriydi. Bu komitelerin işçilerin taleplerini ve bilinç durumlarını diğer örgütlere göre daha iyi ve doğrudan yansıtması, özellikle sınıf mücadelesinin keskinleştiği dönemlerde, önce işçileri sonra sendikalarını harekete geçiren en önemli etkenlerden birisi oldu.

Türk-İş’in kurulduğundan beri hükümet yanlısı tavrını sürdürmesi, mücadeleci işçilerin DİSK’e yönelmesine neden olmuştu. Sendikalı işçilerin büyük bölümü Türk-İş’e bağlı sendikalarda örgütlü olmasına rağmen DİSK’in varlığı ve gelişimi, Türk-İş’in temsil ettiği “uzlaşmacı sendikacılık” çizgisi açısından ciddi bir tehdit olarak görülüyordu.

Türk-İş yönetimi, DİSK’i tamamen etkisiz hâle getirmek, Sendikalar Kanunu’nu değiştirmek amacıyla iktidarda olan Adalet Partisi (AP) ile açık iş birliği içine girdi. Asıl amacın DİSK’i kapatmak olduğu iktidar sözcüleri tarafından açıkça dile getiriliyordu. Dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk yaptığı bir konuşmada “İdeolojik akımların aleti hâline gelmiş sendikalar ile tabela sendikaları bu kanun çıkar çıkmaz kendiliğinden infisah edecektir” diyerek iktidarın asıl amacını belli etmişti.

Yani DİSK kapitalistler için bir soru(n) idi bir zamanlar. Ya bugünlerde?!

Karl Marx’ın, “Siyasal ekonomi teorisinin kendi sözleriyle ifade ettiği üzere, işçinin bir meta seviyesine indiğini ve hatta en sefil meta hâline geldiğini gösterdik,” vurgusuna mündemiç tabloda DİSK inkârın inkârı hâkikati ile sarsılırken, bunun en büyük kanıtı 1 Mayıs’lardaki hayırhah Taksim duruşu ile yasallıkla meşruluğun ayrı şeyler olduğunu unutup, sıkı bir yasalcılığa sarılmasıdır.

DİSK Genel Merkezi’ni işçi yatağı İstanbul’dan bürokrasinin “kalbi” Ankara’ya taşıma “cevvalliği”yle müsemmayken; onu var eden değerlere de yabancılaşmıştır.

“Nasıl” mı?

Ankara Kurtuluş Parkı’nda ücretleri ve hakları gasp edilmiş onlarca Doruk madencisi yarı çıplak açlığa yatıp haklarını ararken; madencilerin aileleri ile başlattığı eylemler coğrafyamızı sarsıp, ses getirdiği koordinatlarda “İşçiler birleşir, düzen değişir,” diyen DİSK -dostlar alış verişte görsün makamından- bir kere formaliteden “Destek ziyaretine gitti.” Laf olsun kabilinden!

Ayrıca DİSK ve İç Anadolu Temsilciliği sadece 1 Mayıs için emojili twit attı atmasında da, filli olarak madenciler gibi BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’i de “es” geçti.

Ne korkunç değil mi?!

Ve bir şey daha: DİSK heyeti 1977, 1989 ve 1996 1 Mayıslarında yaşamını yitirenleri anmak ve çelenk bırakmak üzere Taksim Meydanı’nda. Sloganlarla anıta yapılan yürüyüşün ardından DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu şunları söyledi:

“1 Mayıs dediğimizde ülkemizde ve hatta dünyada herkesin gözü kulağı İstanbul’da Taksim Meydanı’ndadır. Çünkü Taksim Meydanı 1 Mayıs Meydanıdır. Ve bir kez daha ülkemizde siyasi iktidarın tümüyle haksız, hukuksuz, sayısız mahkeme kararlarına rağmen, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen, uluslararası mahkemelerin kesinleşmiş kararına rağmen 1 Mayıs meydanımız, Taksim Meydanımız bir kez daha yasaklı.

Bu meydan Türkiye işçi sınıfının, emekçi halkın, kadınların, gençlerin hafızasıdır, birliğimizdir, dayanışmamızdır, bu meydan mücadelemizdir. Ve bu meydan bu simgesel anlamıyla bizim açımızdan son derece değerlidir, anlamlıdır.”[11]

Bunları diyenlere, “2026 1 Mayıs’ında neredeydiniz? Ne yaptınız” diye sorulmaz mı?

Taksim’in öte yakasında cılız bir kalabalıkla burnunuz bile kanamadan Kadıköy’deydeniz değil mi?

O hâlde Aldous Huxley’in, “Hiç kimse yalanı sürekli sürdürecek kadar zeki değildir. Ve hiç kimse bu yalanlara sonsuza kadar inanacak kadar aptal değildir,” vurgusu eşliğinde Ali Rıza Küçükosmanoğlu’nun, “1 Mayıs 2026… DİSK Yönetimi.. Bu yılda 1 Mayıs’ta.. mücadele yerine teslimiyeti seçerek Taksim’e sahip çıkma iradesi göstermemiştir.. Yasal, kitlesellik söylemi ile Kadıköy’de yapılan mitinge katılım ise geçtiğimiz yılların ancak yarısı kadar olmuştur.”[12]

Ferda Koç’un, “Her 1 Mayıs’ta olduğu gibi dün de solun iyisiyle kötüsüyle bir genel fotoğrafı çekildi. Fotoğrafın bir karesinde ‘solsuz DİSK’in = Türk İş olduğu görüldü. Son yıllarda DİSK yönetimine egemen olan bu çizgiyle sert ve net bir hesaplaşma yapılmazsa DİSK’in zombileşmesi kaçınılmaz.”[13]

Zafer Kurtuluş’un, “1 Mayıs 2026’nın -olması gerektiği gibi- kaybedenleri. DİSK’e uzun yazmaya gerek yok, o kadar yırtınmaya rağmen 4-5 bin kişi toplayabildiler.

Kadıköy’e gittiler de ne oldu. Onun yerine 100-200 kişi ile Taksim’i destekleseler fena mı olurdu?…

Sonuç, Hepsi VALİLİKten TEŞEKKÜR aldı. İşçi Sınıfı mücadelesine, Halka bir katkıları oldu mu? Bir umut verebildiler mi? HAYIR. Acizlik.”[14]

Erbil Karakoç’un, “1 Mayıs şunu bir kez daha açığa çıkardı; aynılar aynı yerde ayrılar ayrı yerde… ‘birleşik mücadele klişesine sığınarak, geçtim kitleyi; kendi kadrosundan bile kopmuş revizyonistlerle asla ama asla yan yana gelinmemeli.’ Onun yerine özneyi büyütmeli, daha daha büyütmeli…”[15] tespitlerine verebileceğiniz herhangi bir yanıt(ınız) olabilir mi?

15-16 HAZİRAN 1970

15-16 Haziran 1970 işçi direnişinin mücadele deneyimi aradan geçen yıllara rağmen güncelliğini ve öğreticiliğini hâlâ sürdürmekte…

Çünkü işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle neleri başaracağının göstergesi olduğu kadar; yasaklara karşı meşru mücadelesinin de en anlamlı örneklerindendir o.

Kolay mı?

İşçi sınıfının burjuvaziyi ve onun iktidarını karşısına alma mücadelesinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. “Gücümüz birliğimizdir” sloganının somut örneği olarak bugün(ümüz)de “İşçiler haklarını nasıl korur” sorusunun yanıtıdır.

Malum üzere 1970 başlarında çalışma yaşamını ve mevzuatını kapsayan 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası’nda işçiler aleyhine değişiklikler yapılmak isteniyordu. Coğrafyamız sendikal işçi hareketi gelişirken, burjuvazi bunu engellemek istiyordu.

Dönemin CHP’li ve AP’li vekilleri, söz konusu işçiler olunca “rekabet”i bir kenara bırakıp, yasalarla ilgili taslaklarını birleştirip tek teklif olarak Meclise sundu. “Güçlü sendikalar yaratma” iddiasıyla hedeflenen, işçilerin mücadelesini baltalamaktı.

İşçiler Türk-İş’ten DİSK’e geçiyordu. Asıl olarak ise “partiler üstü sendikacılık”, “siyaset dışı sendikacılık” olarak adlandırılan bürokratik ve işbirlikçi sendikacılık anlayışına karşı, mücadeleci bir sendikacılık çizgisinin mücadeleye katılan işçiler arasında egemen hâle gelmesiydi.

Teklife göre, “Bir işçi sendikasının Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için o iş kolundaki toplam işçi sayısının üçte birini üye kaydetmiş olması gerekir. İşçi konfederasyonlarının faaliyet gösterebilmesi için o iş kolundaki toplam işçi sayısının üçte birini üye kaydetmiş olması gerekir. İşçi konfederasyonu kurulabilmesi için daha önce sözü edilen sendika ve federasyonların üçte birini, sendikalı işçilerin üçte birini üye yapması gerekir. Sendika üyeliğinden ayrılabilmek için tek tek noter karşısına çıkmak gerekir. Sendika kurmak için en az üç yıl iş yerinde çalışmak gerekir. Uluslararası işçi kuruluşlarına ancak en fazla işçiyi barındıran konfederasyon üye olabilir,” denilerek işçilerin örgütlenme ve grev hakkı ellerinden alınmak isteniyordu…

Meclis görüşmelerinde tasarı kabul edilip, 12 Haziran 1970’te oylandı. 4 ret, 230 kabul oyu ile Meclis’ten geçirildi.

Bu süreçte işçiler harekete geçip, kitlesel eylemler başlamıştı. Dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk “Çok yakında DİSK’in çanına ot tıkayacağız” diyerek işçilerin mücadele eğilimlerini hedef aldıklarını ilan ediyordu.

Ancak 15 Haziran 1970’de birçok fabrikada 75 bin işçinin katıldığı grev gerçekleştirildi. Akşam yürüyüşleriyle kent meydanlarına inildi. Tuzla, Gebze, İzmit merkez de işçi yürüyüşlerine tanıklık etti. İşçiler önlerine çıkan barikatları aşıyorlardı ve yürüyüşlerin yanı sıra fabrika işgalleri de yaşanıyordu.

Devlet işçi eylemlerini engellemeye çalışıyordu. Zırhlı birlikler işçilerin grev yaptığı fabrikaları kuşatıyor, her yere barikatlar kuruluyordu.

Buna karşın 16 Haziran’da eylemler daha kitlesel bir hâl alarak devam etti. İstanbul’un yanı sıra İzmit, İzmir, Ankara gibi birçok ilde kitlesel işçi yürüyüşleri gerçekleşti. Direnişte 5 işçi, 1 polis, 1 de esnaf öldü.

Ardından bir cadı avı başlatılarak eylemlere katılan 5 binin üzerinde işçi işinden edildi. 16 Haziran’dan sonra da eylemler devam etti.

Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim kararı almış ve sıkıyönetim uygulamaları mücadeleye katılan işçilerin sindirilmesi için kullanılmıştı. Dönemin DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler de dahil yüzlerce işçi önderi ve sendikacı tutuklandı.

Ancak sendikaların iş yeri temelinde örgütlenmesi, iş yeri merkezli çalışmanın benimsenmesi, iş yeri temsilciliklerinin ve o dönem çok sayıda fabrikada fiilen kurulan iş yeri komitelerinin mücadelenin her aşamasında aktif olarak yer alması, o dönemdeki eylem ve direnişlerin etkili ve sonuç alıcı olmasını sağladı. 15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfının kendi iradesi ve inisiyatifi ile harekete geçtiğinde ne kadar etkili bir güç olduğunu dosta düşmana gösterdi.

İşçilerin yasaya tepkileri devam ederken Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etti.

Evet, 15-16 Haziran İşçi Direnişi, 1960’ların ikinci yarısından itibaren yükselen toplumsal mücadele dalgasının bir parçası olarak gerçekleşti. Söz konusu hareket, işçi sınıfını denetim altında tutmanın bir aracı olarak kurulan vesayetçi Türk-İş’in içinden doğan yeni sendikal odak DİSK, işçi hareketinde yeni bir zemin oluşturdu.

Bu harekete yönelik devlet müdahalesi, işçilerin sendika seçme hakkını yok etmeye yönelik baskılarla kendini gösterdi. İşçi sınıfı bu baskılara, DİSK bünyesinde işyeri işgalleri ve grevlerle yanıt verdi.

Ancak şunu da ifade etmeden geçmek ol(a)maz: 15-16 Haziran öncesi işçi eylemleri, kıvılcımlarla büyüyen yangındı sanki.

Saraçhane mitingi, bu döneme kadar yapılan en kitlesel işçi eylemi olmanın yanı sıra, aynı zamanda Türkiye’de 1960-80 arasındaki toplumsal uyanış ve yükselişin de önemli milatlarından biri hâline gelir. Miting sonrası koalisyon hükümeti grev hakkını yasalaştırmak mecburiyetinde kalır.

Vehbi Koç’un ortaklarından olduğu Kavel Kablo ve Elektrik Fabrikasında, 1963 yılının başlarında işçilerin sendikadan çıkarılması için yapılan baskılar, ödeme adaletsizlikleri, ikramiyelerin yatırılmaması gibi sorunların büyümesi üzerine 28 Ocak günü Türk-İş’te örgütlü 173 işçi fabrika önünde oturma eylemine geçti. İdari personelin fabrikaya girişine izin vermeyen işçiler önce şikâyetler üzerine dönemin İçişleri Bakanı ile görüşse de herhangi bir anlaşma sağlanamadığı için direnişlerini sürdürdü. 5 günlük olarak başlayan oturma eyleminin 62 güne kadar uzadığı direniş boyunca belirli aralıklarla polisler işçilerin üzerine salındı. Tabanca ve coplarla işçilere saldıran polisler direnişi kıramadı.

İşçilerin eşleri fabrika önünde giriş çıkışı önlemek için barikat kurup polisle çatışırken, Demir Döküm fabrikalarında işçiler dayanışma göstermek için sakallarını uzattılar, günlerce fabrika önünde polis ve işçiler arasında çatışmalar yaşandı.

62 günlük direnişin sonunda Kavel işçileri taleplerini kabul ettirirken, aynı zamanda tüm Türkiye işçi sınıfına da büyük bir kazanım sağladılar ve uzun süredir bekletilen toplu sözleşme yasası, direnişin yarattığı kamuoyu baskısı ile yürürlüğe konuldu.

1965 Mart’ında, Kozlu madeninde ücret dağılımındaki adaletsizlik, çalışma şartlarındaki sorunlar, ücretlere zam yapılmaması gibi gerekçelerle maden işçileri direnişe geçer. İlk olarak 10 Mart günü 1.500 işçiyle başlayan direniş sonraki günlerde hızla yayılarak 10 bin işçinin katılımıyla büyür. Gelik, Kilimli ve Karadon ocaklarına genişleyen grev boyunca işçiler günlerce madene inmezler.

Zonguldak valisi, Kozlu grevini bastırmak için önce grevi kanunsuz ilan ederek işçilere işbaşı yapmalarını emreder. Ancak bu şekilde direniş kırılmayınca bu kez vali jandarmayı işçilerin üzerine sürer. İşçilerin direnişten vazgeçmeyip jandarmayla çatışmaya girmesinin üzerine, jandarmanın açtığı ateşte grevdeki iki maden işçisi Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe katledilirken ondan fazla işçi de yaralanır.

Çatışmanın gerçekleştiği 12 Mart’ı izleyen günlerde, grevin bastırılması ve daha fazla büyümemesi için önce Bolu’dan 10 bin asker getirilir. Zonguldak semalarında uçan jet uçaklarından olayların ardında komünistlerin olduğunu yazan bildiriler dağıtılır. Ancak işçilerin kararlılığı, önlerine yığılan binlerce kolluğa karşın zaferle sonuçlanmıştır.

Türkiye’de tüm fabrika ve işyerlerinde sınıf mücadelesi adım adım yükselirken, bu direnişlerin neredeyse hepsinin örgütleyicisi olan Türk-İş’te ise bir yol ayrımı baş göstermişti. Bu kopuşun en somut ifadelerinden biri, Kristal-İş’in örgütlediği Paşabahçe direnişi oldu.

Paşabahçe Şişe Cam’da, 1964’te Kavel sayesinde bir toplu sözleşme yapılmış, ancak sözleşme maddeleri patronun çıkarına uyacak şekilde düzenlenmişti. Bu dönemde yetkili olan sendika Cam İş, işçilerin tepkisiyle karşılaşmış, bunun üzerine Kristal-İş isimli yeni bir sendika kurulmuştu. Kristal-İş, bu sözleşmenin değiştirilmesi için, yeni bir TİS süreci talebinde bulunsa da yanıtsız kalmıştı. Bunun üzerine, 2 yıl sonra yeniden toplu iş sözleşmesi yapabilmek için 1966’nın 31 Ocak günü Kristal-İş’te örgütlü 2.500 işçi greve çıktı.

Kristal-İş’in grevi, Kavel direnişinde olduğu gibi işçi ailelerinin ve farklı sendika ve işkollarından işçilerin dayanışmasıyla sahiplenildi. İşçiler 5 Şubat’ta Paşabahçe İskele Meydanı’nda miting düzenledi. Aileleri, dayanışmaya gelen halkla birlikte 10 bini bulan insan, “Emeği savunmak kutsal vazifemizdir” yazılı dövizlerle yürüdü.

Grev süreci sadece mitingle sınırlı kalmadı. İşçiler Karaköy’den Taksim’e yürüyüş düzenledi. Farklı fabrikalarda dayanışma eylemleri düzenlendi. Eylemlerin büyümesiyle birlikte mahkeme, Kristal-İş’in yetkili sendika ve direnişin de yasal eylem olduğuna hükmetmek zorunda kaldı.

Grevin 2. ayında Türk-İş, işverenle protokol imzalayarak grevi bitirmek istedi. Ancak şartları kabul etmeyen grevci işçiler, Türk-İş’in kararını kabul etmeyerek direnişi sürdürdü. Bir yıl sonra DİSK’in kurulmasıyla nihayete erecek kopuş burada somutlandı. İşçiler Türk-İş’i protesto ederken, Türk-İş de grevden desteğini çektiğini açıkladı. Ancak konfederasyona bağlı 12 sendika Türk-İş’in kararını kabul etmeyerek greve desteklerini sürdürdüğünü bildirdi. Sonraki süreçte DİSK’i kuracak olan Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Tez-Büro İş sendikaları Paşabahçe Grevini Destekleme Komitesini kurdular.

19 Nisan’da Demirel hükümeti, “memleket sağlığını bozacak nitelikte” olduğu gerekçesiyle grevi bir aylığına erteleme kararı aldı. Mayıs ayında Kristal-İş, grevdeki taleplerini büyük ölçüde tatmin eden bir iş sözleşmesi imzaladı. Ancak Türk-İş, greve destek komitesi kuran beş sendikayı geçici olarak ihraç etti. Türk-İş’teki kopuş hızlandı.

1967’ye girildiğinde, grev ve direnişlerdeki tavır farkının yanı sıra Türkiye’de filizlenen devrimci mücadele, Türk-İş’teki kırılmayı ileri bir hatta sürükledi. Şubat 1967’de, dünyada “Devrimci” ismini kullanan ilk sendika konfederasyonu olan DİSK kuruldu.

1969’da, DİSK’e bağlı sendikaların ilk büyük direnişlerinden biri İstanbul’daki Singer Fabrikası’nda yaşandı. Türkiye’nin ilk fabrika işgallerinden biri olma özelliği taşıyan Singer Direnişinde, DİSK’e bağlı Maden-İş sendikasının örgütlediği 800 işçi taleplerini gerçekleştirebilmek için fabrikayı işgal edip şalterleri indirdi.

Singer işgalinin temelinde, Amerikan şirketinin kendi yöneticilerinin idare ettiği sendikada güvencesiz ve esnek şartlarda çalıştırılan işçilerin durumunun sefaleti, Maden-İş’in fabrikadan farklı dönemlerde tasfiye edilmesi, yerine getirilen sarı sendika Çelik-İş’in işbirlikçiliği vardı.

Ücretlerin iyileştirilmesi, çalışma saatlerinin 48 saate düşürülmesi ve Maden-İş’in yetkili sendika kabul edilmesi gibi talepler etrafında örgütlenen mücadelenin fitilini, Maden-İş’e örgütlenme yapan öncü işçilerin işten çıkarılmaları ateşledi. 10 Ocak sabah saat 07.45’te fabrikadaki tüm işçilerin desteği ile işgal başladı. İşçiler şalteri indirerek üretimi durdurduklarını bildirdi. İşçiler idarecileri odalarına kilitledi ancak Amerikalı fabrika müdürü kaçmayı başararak işgali yetkililere haber verdi. 2 saat içerisinde vali, kaymakam, polis, cankurtaran ekipleri fabrikanın önüne yığılıp işçilerden işgali bitirmesini talep etse de işçiler taleplerinden vazgeçmedi: sonuçta Maden-İş yetkili sendika ilan edilecek, sendikanın önderliğinde iş ve ücret şartları iyileştirilecekti…

İşgal haberinin duyulması yalnızca valilik ve kolluğu değil, yakın mahallelerdeki işçilerin de dayanışma amacıyla fabrika önüne birikmesine yol açtı. İşçilerin geri adım atmaması sonucu eylemin başladığı sabah saatlerinde 700 polis fabrikaya girerek işgali sonlandırmaya çalışır. Ancak işçiler polis saldırısına direnecek, fabrikaya atılan gaz, sis ve ses bombaları da işgali dağıtmaya yetmeyecekti. Bunun sonucu fabrikaya işçi dostu bir doktorun pazarlık için girmesi sonrasında işçilerin lehine bir sonuçla işgal son buldu. Fabrikadan marşlarla zafer edasıyla çıkan işçileri polis gözaltına almaya çalışsa da polisle çatışan işçiler arkadaşlarını bırakmadı. Bir günlük işgalin sonucunda, 114 işçiye dava açılmış olsa da işçiler taleplerini kabul ettirdi, Maden-İş yetkili sendika oldu.[16]

Toparlarsak: 15-16 Haziran günleri Kocaeli ve İstanbul’da işçiler fabrikaları işgal, grev ve yer yer yürüyüşlerle harekete geçti. DİSK’in açıkladığı verilere göre eylemlere 115 işyerinde 75 bin işçi katılmıştı.

Şurası görülmelidir ki, 15-16 Haziran DİSK’i de aşan bir muhtevayı içerisinde barındırmaktadır. Artık mesele tek başına ekonomik-demokratik mücadelenin ötesine geçerek siyasal bir mücadele biçimine dönüşmüş, ekonomik demokratik mücadele ile siyasal mücadelenin birlikte yürütülmesi gerekliliği işçi sınıfı saflarında billurlaşmaya başlamıştır. Atılan sloganlarda, taşınan pankartlarda ve eylem boyunca açığa çıkan bazı pratiklerde bunu görmek mümkündür.

İşçilerin hak taleplerinin yanı sıra siyasal sloganların öne çıkması; ‘Zincirlerimizden Başka Kaybedecek Bir Şeyimiz Yok’, ‘Yaşasın İşçi Sınıfı’, ‘AP İktidarı Bizim İktidarımız Değil’, ‘Kahrolsun ABD’, ‘Bağımsız Türkiye’ vb., bu anlamda dikkat çekicidir. Sloganların yanı sıra yürüyüş güzergâhında bulunan Amerikancı sendikacılığın temsilcisi Türk-İş, AP, MHP, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin taşlanması, Demirel ailesinin mülkü olan Haymak Döküm Fabrikası’nın tahrip edilmesi gibi eylemler direnişin siyasal hedeflerini ve gerçek muhtevasını yansıtan olaylar olarak öne çıkmıştı.

“İyi de öğrettikleri nedir” mi?

15-16 Haziran 1970 coğrafyamız işçi sınıfının, kapitalist saldırı karşısında nasıl rol oynaması gerektiğini öğretir. İşçi sınıfının geleceği inşa etmesinin adımı olması hasebiyle önemlidir. Çünkü “15-16 Haziran’da, Fransız Devrimi’nin insanlık tarihinde açtığı en önemli kapıdan boylu boyunca olmasa da önemli bir kuvvetle içeri dalıyorlar ve insanlığın son kutsalına, sömürü ilişkilerine önemli bir meydan okuyuş gerçekleştiriyorlar.”[17]

15-16 Haziran İşçi Direnişi, dünden bugüne direnen işçilere bir selam olduğu kadar, bugün için de yol gösterici bir deneyim olmaya devam ediyor.

Coğrafyamız işçi sınıfı tarihinin devrimci eylemi özelliğini taşıyan direnişin öğrettiklerinin başında, tek çıkış yolunun sınıfsal mücadele olduğu ve sınıf sendikacılığı çizgisini güçlendirmek geçtiği gerçeği kayıtlıdır.

Ayrıca 15-16 Haziran öncesindeki tüm işçi eylemleri, dönemin koşullarının doğal sonucu olarak, sadece tek tek iş yerleriyle sınırlıydı. 15-16 Haziran işçi direnişi ile birlikte farklı illerden ve farklı iş kollarından işçi kitlesinin iş yeri sorunlarını aşan, sınıfın kendi için sınıf olma yolunda ilerlediği ortak bir eylem olarak gerçekleşti. Bu özelliği günümüz işçi hareketi açısından da öğretici dersler içerir.

VE…

Kamu ve özel sektörde çalışan 20 milyona yakın kayıtlı işçi, 7-8 milyon kadar göçmen ve kayıt dışı işçi, geniş tanımla 12 milyona yakın işsiz ve 5 milyonu bulan potansiyel işçilerle toplam 45 milyonu ulaşan muazzam bir proletaryayla karşı karşıya  olduğumuz bugünlerde (2026); 15-16 Haziran’dan öğreneceğiz çok şey var ve 15-16 Haziran hâlâ güncel.

“Nasıl” mı?

15-16 Haziran kararlılığı bir yanıyla Kavel’i, onun da öncesinde hem tarihsel hem de kadınların üstlendiği roller açısından 1927 Yenice-Nusaybin grevini anımsatır ki, bu da sınıfsal duruşun ne demek olduğunun öğretici praksisidir.

Malum üzere 1927 yılı bahar ve yaz aylarında, bir Fransız şirketinin işlettiği Yenice-Nusaybin hattında çalışan demiryolcuların eşleri ve çocukları, onlara desteğe gelen Adanalı kadınlar, çevre fabrikalarda, tarlalarda çalışan işçi kadınlar defalarca trenlerin önüne oturarak grevin kırılmasına engel olup, demiryolu işçilerinin haklarını almaları için mücadele vermişlerdi.[18]

Sadece bu kadar mı? Elbette hayır…

Soma ve Ermenek madencilerinin direnişinde, “Öyle mi alay komutanı.” “Neyimizi gördünüz bizim? Solculuğumuzu mu sakladık sizden,” haykırışıyla Kamil Kartal’ı, Başaran Aksu’yu, Tahir Çetin’i ya da Antepli sendikacı Mehmet Türkmen veya bizimkileri nasıl unuturuz?

Geleceği onlarla biçimlendireceğiz; düzeniçi bürokrat sendikacılarla değil elbette.

Görülmesi gerek: Düzeniçi sendikal yapılar özellikle sınıf mücadelesin geri adımlar atarak, devletin dolaylı aparat(lar)ına rücu etmiş konumdadırlar. Bir anlamda da “Truva Atı” işleviyle malûldürler. Yani işçi sınıfının olması gereken devrimci enerjisini, sönümsüzlendirerek güçsüzleştirip, pasifleştirme işlevini omuzlamaktadırlar.

Sözünü ettiğim yapılar, sarı sendikaların bile gerisindeki tuzaklardır. Varlıklarıyla sınıf mücadelesini bastırıp, sınıfsal enerjiyi deforme ederek, tarihsel işlevini belleklerden siler hâldedirler.

Verili durum sadece sendikal kriz değildir. Soru(n) sınıfın hareketinin yeniden yapılanmasına mündemiçtir. Çözüm ise -düzeniçi sendikal yapılarda muhalif çalışmayı reddetmeden- işçi sınıfının bağımsız-birleşik gücünü, devrimci sendikal örgütlülüğünü yaratmaktır.

İşçi sınıfını politik örgütlenmesinden ekonomik örgütlenmeye besleyip büyüten, anti-kapitalist mücadeledeki vazgeçmeyen kararlılığıdır; yeniden yarattığı ya da yeniden yapılandırdığı ilişkiler ağıdır.

Ancak bürokratik, “zombileşmiş yapılar”ın kuşattığı ortamında, dağınık ve amorf durumdaki işçi sınıfı müthiş bir örgütsüzlük yaşıyor.

Çözüm yeniden, bir kez daha 15-16 Haziran’dan öğrenen devrimci praksisten geçiyor.

Doç. Dr. Sibel Özbudun

Akademisyen, antropolog, yazar, çevirmen, aktivist. 1956 yılında İstanbul’da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra Fransa’ya giderek, üç yıl süresince Fransa’da dil ve Paris VII ve Paris Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye’ye döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü’ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun; 1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasını da aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun’un çok sayıda çeviri ve telif eseri bulunmaktadır. Telif eserlerinin çoğu Temel demirer ve diğer yazarlarla birlikte kaleme aldığı kolektif çalışmalardır.

Temel Demirer

Yazar, aktivist. 1954, Kale Mahallesi / Çorum doğumlu. Baba adı Kemal, anne adı Necla’dır. Eserlerinin çoğu Sibel Özbudun ve diğer yazarlarla birlikte kaleme aldığı kolektif çalışmalardır. Kitapları dışında kendisi hakkında yeterli bilgi bulunamayan Temel Demirer, kendisini şöyle anlatır:

“Kendimden söz etmenin pek anlamlı ve “şık” olmadığına inanan biri olarak çok düşündüm… Ne yazacağımı kestiremedim. Ve nihayet şunları diyebilmenin en doğrusu olduğuna karar kıldım… “İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değil” diyen(lerden); dünyaya aşağıdan bakan(lardan); kendi kuşağımla müthiş bir serüveni yaşayan(lardan); yaşadıklarımdan asla pişman olmayan(lardan) ve hatta yaşadıklarımı yaşamış olmayı bir onur ve şans addeden(lerden); sevdasız kavga, kavgasız sevda olmaz diyen(lerden); bir afet-i devrana aşık olan(lardan); hâlâ “tek yol devrim” gerçeğine bağlı olan(lardan) ve nihayet “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!” diyen(lerin) safındaki sıradan, vasıfsız, herhangi biriyim…  Ve nihayet halen “sakıncalı” dedikleri(nden) ve GBT’lerindeyse sabıkalıyım.”

9 Mayıs 2026 14:46:54, Muğla.

N O T L A R

[1] Cemal Süreya.

[2] Bkz: i) Temel Demirer, “Tanktan Duvar(lar)ı Yıkan 15-16 Haziran’ın Hatırlattığı”, Kaldıraç Dergisi, No:157, Temmuz 2014… ii) Temel Demirer, “15-16 Haziran’dan Günümüze İşçiler”, Kaldıraç Kaldıraç Dergisi, No:171, Ekim 2015… iii) Temel Demirer, “Öncesiyle 15-16 Haziran’dan Bugün(ümüz)e”, Rojnameya Newroz, Temmuz 2018… iv) Temel Demirer, “40 Yıl Sonra 15-16 Haziran’dan Tek-El’e”, Kaldıraç, No:112, Temmuz-Ağustos 2010… v) Temel Demirer, “15-16 Haziran İşçi Sınıfınındır; Öğreten Tarihimizdir”, Kaldıraç Dergisi, No:228, Temmuz 2020… vi) Temel Demirer, “1970 Haziran’ının 15-16’sı”, Sosyalist Mezopotamya, No:12, Haziran 2022… vii) Temel Demirer, “15-16 Haziran, Gezi İsyanı Yolumuz; Sosyalizm de Geleceğimizdir”, Kaldıraç, No: 252, Temmuz 2022…viii) Temel Demirer, “Geçm(em)işin İmkânı: 15-16 Haziran 1970”, Kaldıraç Dergisi, No:276, Temmuz 2024…

[3] Melisa Ay, “Hendek Kararı Yargının Utanç Lekesi”, Birgün, 27 Eylül 2025, s.5.

[4] Melisa Ay, “301’in Hesabı Henüz Sorulmadı”, Birgün, 13 Mayıs 2025, s.4.

[5] Aycan Karadağ, “Soma’da Adalet Yine Göçük Altında Kaldı!”, Birgün, 30 Nisan 2025, s.9.

[6] Hüseyin İrfan Fırat, “Avrupa’da Grev Masayı Zorluyor”, Birgün, 19 Şubat 2026, s.4.

[7] Osmanlı Devleti’nde sanayinin kısmen yoğunlaştığı Batı Anadolu’da 10 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerini kapsayan 1915 sanayi sayımına göre toplam 264 sanayi işletmesinde 14 bin 060 işçi çalışmaktaydı. Kurtuluş Savaşı sırasında, -İstanbul, İzmir, Adana, Bursa gibi sanayinin yoğunlaştığı kentlerin dışında Anadolu’daki tüm sanayi işletmelerini kapsayan 1921 sanayi sayımına göre 33 bin 058 işyerinde 76 bin 216 işçi çalışmaktaydı. İşletme başına 2-3 işçi düşüyordu. Değişik kaynaklardan elde edilen verilere göre 1923’te Cumhuriyet ilan edilirken Türkiye’de en az 111 bin 950, en çok 144 bin 400 işçi vardı. Ülkedeki sanayi işçilerinin sayısı çok azdı. 1923’te Türkiye’de sadece 20-30 bin civarında sanayi işçisi vardı. (Sinan Meydan, “Türkiye’de İşçi Hakları (1)”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2024, s.6.)

İşçi sayısı, Cumhuriyetle birlikte artmaya başladı. Türkiye’de, 1923’te 20-30 bini geçmeyen sanayi işçisi sayısı, 1948’de yalnızca büyük işyerlerinde 301.299’a yükseldi. 1953’te sanayi işçilerinin toplam sayısı 801.858’e yükseldi. Devlete ait KİT’lerde çalışan işçi sayıları ise 1938’de 70.455’e, 1948’de 146.902’ye yükseldi. Sadece Sümerbank’ta çalışan işçi ve memur sayısı 1933’te 5.000 kişi iken, 1940’ta 18.560’a, 1950’de ise 33.610’a yükseldi. Kamudaki işçi sayıları da sürekli artarak 1938’de 124.641 işçiye, 1948’de 208.831 işçiye, 1950’de 235.794 işçiye ulaştı. İş Kanunu’na bağlı toplam işçi sayıları ise 1937’de 265.341 iken, 1943’te 275. 083’e, 1947’de 289.147’ye, 1950’de ise 373.961’e çıktı.

1960’da gelindiğinde Türkiye’de “İş Kanunu” kapsamına giren işçi sayısı 800.000’i bulmuştu. Sendikalı işçi sayısı ise 300.000’e yaklaşmıştı. (Sinan Meydan, “Türkiye’de İşçi Hakları (2)”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2024, s.8.)

[8] “Tüm Ülke Emek Cehennemi Oldu”, 2 Mayıs 2026… https://www.birgun.net/haber/tum-ulke-emek-cehennemi-oldu-709788

[9] Özgür Müftüoğlu, “UİS (2025-2028): Karnını Doyuramayan Emekçinin Ekonomi Politiği”, Yeni Yaşam, 8 Şubat 2025, s.4.

[10] Mustafa Durmuş, “140 Yıl Sonra 1 Mayıs’ta Dünya ve Türkiye İşçi Sınıfının Durumu”, 1 Mayıs 2026… https://yeniyasamgazetesi9.com/140-yil-sonra-1-mayista-dunya-ve-turkiye-isci-sinifinin-durumu/

[11] “DİSK’ten Taksim Meydanı’na Çelenk”, 1 Mayıs 2026… https://sendika.org/2026/05/diskten-taksim-meydanina-celenk-747123

[12] Ali Rıza Küçükosmanoğlu @arkucukosmanogl, 3 Mayıs 2026 https://x.com/arkucukosmanogl/status/2050924245044040059/photo/1

[13] Ferda Koç @FerdaKoc, 2 Mayıs 2026… https://x.com/FerdaKoc/status/2050523980684013978

[14] Zafer Kurtuluş @kurtuluszaferr, 2 Mayıs 2026… https://x.com/kurtuluszaferr/status/2050584104912011600/photo/1

[15] Erbil Karakoç @Potkal5, 2 Mayıs 2026… https://x.com/Potkal5/status/2050516400897179690/photo/1

[16] “Dünden Yarına Dumanı Dağıtacak Yıldız-Poyraz’a Selam: 15-16 Haziran Direnişi”, Birgün Pazar, 22 Aralık 2024, s.10-11.

[17] Zafer Aydın, “Özgür Balkıç: Metal İşçilerinin Sınıf Olma Bilinci”, Birgün, 23 Mayıs 2024, s.10.

[18] Osman Tiftikçi, “1927 Yenice-Nusaybin Grevi ve Kadınlar”, Yeni Yaşam, 3 Ağustos 2024, s.9.

Tags: asgari ücret yoksullukdevrimci sendikacılıkDİSK tarihifabrika işgaligrev hakkıişçi direnişiişçi direnişi tarihiişçi hakları Türkiyeişçi sınıfıkapitalist saldırıKemal Türklersendika haklarısendikalaşma oranısınıf mücadelesisömürü koşullarıTürk-İş DİSK ayrılığıTürkiye emek tarihiTürkiye işçi hareketi
Önceki

Onların “Ahlâk”(sızlığ)ı, Bizim Etiğimiz…[*]

Kategoriler

  • Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Podcast
  • Gorüş TV
  • Diğer

Sayfalar

  • Anasayfa Yedek
  • Ansayfa
  • Gizlilik Politikası
  • Görüş Hakkında
  • Görüş’te Yazmak | Become an Opinionmaker
  • İletişim | info@gorus21.com
  • Künye
  • Yayın ilkelerimiz
  • Anasayfa Yedek
  • Ansayfa
  • Gizlilik Politikası
  • Görüş Hakkında
  • Görüş’te Yazmak | Become an Opinionmaker
  • İletişim | info@gorus21.com
  • Künye
  • Yayın ilkelerimiz

© 2026 JNews - Premium WordPress news & magazine theme by Jegtheme.

Hoş Geldiniz!

Hesabınıza aşağıdan giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz? Kayıt Ol

Yeni Hesap Oluşturun!

Kayıt olmak için aşağıdaki formları doldurun

Tüm alanlar zorunludur. Giriş Yap

Retrieve your password

Şifrenizi sıfırlamak için lütfen kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.

Giriş Yap
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Gorüş TV
  • Görüş Podcast
  • Diğer

© 2026 JNews - Premium WordPress news & magazine theme by Jegtheme.