
68’liler hareketi, hem Türkiye’de hem de küresel düzeyde savaşlara, sömürüye, haksız ve adaletsiz bir sisteme karşı siyasal bir direniş olmasının yanı sıra, aynı zamanda estetik bir direnişti. İki bölümden oluşan bu makalemizle, efsane bir kuşağın estetik tarihini ve direniş tarzını birazcık da olsa aralamaya çalıştık. İkinci bölüm ise yarın yayında olacak, değerli görüs21.com okuyucuları.
Turan Altuner Yazdı
Bir Kuşağın Ruhu — Estetik, İsyan ve Müzik
1968 yılı, dünya ve Türkiye tarihinin nadiren tanık olduğu türden bir kırılma noktasıdır. Paris’te öğrenciler barikat kurarken, Prag’da tanklar sokaklara inerken, Mexico City’de olimpiyat meşalesinin hemen yanı başında kan akarken, Berkeley’de Vietnam Savaşı’na karşı protestolar alevlenirken, İstanbul’da ve Ankara’da da gençler sokaklara dökülüyordu.
Bu isyanlarda, bu harika kuşak yalnızca adaletsiz bir sisteme karşı siyasal öfkesini üniversitelerde ve sokaklarda dile getirmiyordu; aynı zamanda estetik bir bilinç ve estetik bir siyasal isyanı da ifade ediyordu. Bir kuşak yalnızca dünyayı değiştirmek istemiyordu — nasıl bir dünya istediğini de davranışları ve giyim tarzıyla ortaya koyuyordu. Ve bu muhteşem tarz; müzikte, sinemada, şiirde, posterlerde ve sloganlarda somutlaşıyordu.
Derler ya, estetik “güzelliğin bilimidir.” Çok güzel bir kuşaktı bu; bu kuşağa hayran olmamak elde değildi. Düşünün, Türkiye’de 68’li öğrenci liderleri “Üç Fidan” olarak anılırdı. Bir fidanın ne kadar zarif olduğunu gözünüzün önüne getirin sevgili okuyucular. O kuşak gerçekten çok zarifti ama bir o kadar da militandı. Öyle zarif ve öyle militandılar ki, idama giderken Rodrigo’nun konçertosunu dinliyorlardı.
68 kuşağı, siyaset ile estetiği birbirinden ayırmadı. Aksine, estetik onlar için siyasetin ta kendisiydi. Bob Dylan’ın 1963’te yazıp söylediği “Blowin’ in the Wind”, 68 kuşağının simgelerinden biri hâline geldi.
“The Times They Are A-Changin’” (1964) ise adeta bir manifesto gibiydi. Değişim talep ediyorlardı; bu düzeni istemiyorlardı. Çünkü bu sistem, onların hem siyasal hem de estetik anlayışına bütünüyle tersti.
Bob Dylan’ın “Masters of War” (1963) adlı şarkısı ise Vietnam Savaşı karşıtı hareketin en sert protesto şarkılarından biri hâline geldi. Silah üreticilerini ve savaş çığırtkanlarını hedef alan sözleriyle dönemin gençliğinin öfkesini dile getiriyordu.
“A Hard Rain’s A-Gonna Fall” (1963) ise nükleer savaş tehlikesine dikkat çekiyordu. Nükleer bir savaşın dünyanın sonunu getirecek bir kıyamet olabileceğini anlatıyordu.
Jean-Luc Godard’ın filmleri adeta bir düşünme “eylem planı” içeriyordu. Burada “eylem planı” derken klasik anlamda bir plandan bahsetmiyoruz. Godard, seyirciyi pasif bir izleyiciden aktif düşünen bir özneye dönüştürmeye çalışıyordu. Sinemada adeta bir devrimdi Godard’ın filmleri.
Bunu birkaç yöntemle yapıyordu. “Biçimi kırarak” seyirciye her şeyden önce izlediklerinin bir film olduğunu hatırlatıyordu. Karakterler doğrudan kameraya bakıyor, kurgu aniden ve bilinçli şekilde kesiliyor, müzik bir anda duruyordu. Beklenmeyen bu kesintiler, seyirciyi düşünmeye zorluyordu. Godard, sinemanın düşünsel bir tembellik değil, aktif bir düşünme etkinliği olduğunu savunuyordu.
Bunun yanı sıra Godard, siyaseti gündelik hayata taşıma misyonunu da üstlenmişti. “La Chinoise” (1967) ve “Week End” (1967) gibi filmleriyle devrimci fikirleri doğrudan insanların yaşamlarının içine yerleştirmeye çalışıyordu. Böylece politika, yalnızca yöneticilerin karar verdiği soyut bir ideoloji olmaktan çıkıp insanların birebir deneyimlediği somut bir gerçeklik hâline geliyordu.
Che Guevara’nın o çok bilinen ve bugün hâlâ ikonlaşmış fotoğrafı da 68 kuşağının en önemli sembollerinden biriydi.

Godard filmlerinin bir diğer önemli misyonu da tüketim kültürünü teşhir etmekti. Özellikle Batılı gençlere şu mesajı iletiyordu: “Tüketiyorsun, bu yüzden özgür olduğunu sanıyorsun.” Godard’ın pek çok filminde Batı’daki tüketim kültürüne yönelik bu eleştiriler ağırlıklı olarak yer alıyordu.
Bu filmlerin, farklı ülkelerdeki 68 isyanlarının adeta düşünsel altyapısını oluşturduğu sıkça söylenir. Tüketim kültürünün kapitalizmin yarattığı sahte özgürlük anlayışını beslediğini sinema aracılığıyla göstermek, o yıllarda adeta devrimci bir tavırdı.
Itiraf edeyim; 78’li kuşağın bir bireyi olarak bu efsane kuşağı kıskanıyorum. Burada ‘efsane’ kavramı bir abartı veya bir makale retoriği değildir! Bu kuşak, kelimenin tam anlamıyla efsane bir kuşakti!
Evet, 68 isyanı küresel bir isyandi ve muhtesem güzeldi.
Üç Fidanlar ve Türkiye’nin 68’liler İsyanı: İdama Giderken Aranjuez Dinlemek
Türkiye’de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan — yani “Üç Fidan” — 68 isyanının tüm bu unsurlarını kişiliklerinde birleştiren devrimci gençlik önderleriydiler.
Peki Deniz Gezmiş Neden Rodrigo Dinlemek İstedi?
Joaquín Rodrigo’nun 1939’da bestelediği Concierto de Aranjuez, klasik müziğin en etkileyici yapıtlarından biridir. Bu eseri dinleyip de hüzünlenmeyen bir insan yoktur diye düşünüyorum. İspanya İç Savaşı’nın hemen ardından doğan bu eser, hem derin bir hüznü hem de yenilmez bir güzellik iradesini taşır.
İkinci bölümündeki o ağır, insanın içine işleyen melodi; yüzyıllardır kayıp ve direniş duygusunu aynı anda ifade etmenin en güçlü örneklerinden biri olarak kabul edilir. Adeta hüzünden direniş çıkarmaktır bu.
Genç bir devrimcinin ölüme giderken Aranjuez dinlemesi son derece güçlü bir anlam taşır. Çünkü bu konçerto bir yenilginin değil, yenilgi karşısında ayakta durmanın müziğidir. Rodrigo onu kör olarak, acı içinde ve savaşın yıkıntıları arasında yazmıştı.
Ve içinde taşıdığı o kırılgan güzellik, tam da 68 kuşağının estetik bilincini yansıtır: En karanlık anda bile güzelliğe tutunmak, bir teslimiyet değil; çok derin bir direniş ve meydan okuma biçimidir.
Çünkü 68 kuşağı için müzik bir kaçış değildi. Müzik, var olmanın ta kendisiydi.
Türkiye’de 68: Siyaset ve Estetiğin Kesişimi
Türkiye’deki 68 hareketi, Batı’daki benzerlerinden bazı önemli farklılıklar taşıyordu. Batı’da bu hareket büyük ölçüde refah toplumunun çocuklarının isyanıydı — yeterince zengin ama yeterince özgür olmayan bir kuşağın başkaldırısıydı. Türkiye’deki 68 isyanı ise çok daha yoğun bir yoksulluk ve eşitsizlik gerçekliğinin içinden doğuyordu.
Ancak ortaklıklar da derindi. Türkiye’nin 68 kuşağı da müzikle, şiirle ve sinemayla yoğun bir ilişki içindeydi. Nazım Hikmet’in şiirleri devrimci gençliğin adeta kutsal metinleri hâline gelmişti. Ruhi Su’nun türküleri mitinglerde yankılanıyordu. Yılmaz Güney’in filmleri ezilenlerin hikâyesini perdeye taşıyordu. Ve tüm bunların yanında uluslararası müzik de bu kuşağın zihin dünyasına sızıyordu — Joan Baez, Bob Dylan, Pete Seeger ve daha niceleri…
Bu kuşak için güzel olan ile doğru olan arasında bir çelişki yoktu. Güzel olan doğruydu. Doğru olan güzeldi. Sanat, propaganda değil; varoluşun kendisiydi.

Turan Altuner, uluslararası ağırlıklı iktisat, uluslararası işletme yönetimi, kültürlerarası iletişim, kültür antropolojisi ve endüstri işletmeciliği okudu. İşletmeci, danışman ve kültürlerarası iletişim koçu olarak çalıştı. İlgi alanları ekonomi, uluslararası ilişkiler ve kültürlerarası iletişimdir.








































