15 Mayıs 2026, Cuma
  • Giriş Yap
  • Kayıt Ol
Görüş
  • Dünya
    • Tümü
    • ABD
    • Afrika
    • Asya
    • Avrupa
    • Kuzey Amerika
    • Latin Amerika
    • Orta Doğu
    Dr. Jan Campbell

    Bir Geçit Töreninin Ardından

    Sibel_özbudun

    Kriz(ler), Savaş(lar), İsyan ve Kadın(lar)[1]

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    nadir toprak elementleri

    Çin’in Nadir Maden Hamlesi: ABD Hegemonyasına Meydan Okuma

    ekonomik kriz

    Küresel Krizin Anatomisi: ABD Dış Politikası, Avrupa’nın Ekonomik Çöküşü ve Neo-Con’ların Savaş Çıkmazı

    siyasal siddet

    Siyasal Şiddetin Yeni Yüzü

  • Ekonomi
    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    istanbul üniversitesi

    Neoliberalizm Üniversiteleri Ele Geçirdi: Öğrenciler Müşteri, Akademisyenler Taşeron

    Kredi karti bocrlanmasi

    Türkiye’de Kredi Kartlarının Krize Dönüşen Yükselişi

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

  • Politika
    devlet ve millet / Hüseyin Demirtas

    Kalıcılaştırılmış KHK Rejiminin Röntgeni: AİHM Şaban Yasak Kararıyla Tescillenen Anatomi

    Sibel_özbudun

    “Aykırı Kadınlar” Tarihinden: Vilma Espín

    üc fidan

    Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

    Zekeriya Simsek

    İran Dünyanın Neresindedir?

  • Kültür & Sanat
    • Tümü
    • Edebiyat
    • Sinema
    karikatür

    MÜZİĞİN HATIRLATTIKLARI[*]

    Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

    Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

    üc fidan

    Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

    cisel aktimur

    Yılmaz Güney, Yol ve Şiddetin Dışına Çıkmak: Seyit Ali Üzerine

  • Opinion Internatıonal
    • Tümü
    • Culture
    • Economy
    • Philosophy
    • Politics
    • World
    opinion international

    Crisis(es), War(s), Rebellion and Women

    Jean-Marie Jacoby

    Schleichender Faschisierungsprozeß in der EU oder Wer in der Demokratie schläft, wacht in der Diktatur auf

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    eni_louise_english

    Mathematics Underachievement in Turkey: A Neuroscience Review of Emotional, Cognitive, and Psychological Factors

  • Gorüş TV
    humboldt

    Liyakatsız Bir Devletin Eğitim Reformlarıyla Yeniden Yapılandırılması: Wilhelm von Humboldt (2. Bölüm)

    humboldt

    Humboldt Kardeşler, Akademik Özgürlük ve Eğitim İdeali (1. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (2. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (1. Bölüm)

  • Görüş Podcast
    Cingeneler ve romanlar

    Görünmeyen Tarih: Çingenelerin Sürgün, Kölelik ve Kültürel Direniş Hikâyesi

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    AKIN öztürk

    Uluslararası Hukuk Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor? Akın Öztürk Örneği

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

  • Diğer
    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    sibel özbudun &temel demirer

    İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Görüş
  • Dünya
    • Tümü
    • ABD
    • Afrika
    • Asya
    • Avrupa
    • Kuzey Amerika
    • Latin Amerika
    • Orta Doğu
    Dr. Jan Campbell

    Bir Geçit Töreninin Ardından

    Sibel_özbudun

    Kriz(ler), Savaş(lar), İsyan ve Kadın(lar)[1]

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    Avrupa’da Yeni Bir Savaş Kaçınılmaz mı? l Martin Armstrong’un 2032 Uyarısı

    nadir toprak elementleri

    Çin’in Nadir Maden Hamlesi: ABD Hegemonyasına Meydan Okuma

    ekonomik kriz

    Küresel Krizin Anatomisi: ABD Dış Politikası, Avrupa’nın Ekonomik Çöküşü ve Neo-Con’ların Savaş Çıkmazı

    siyasal siddet

    Siyasal Şiddetin Yeni Yüzü

  • Ekonomi
    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    Bir Gecede 1 Trilyon Dolar Buhar Oldu: Algoritmaların Gazabı

    istanbul üniversitesi

    Neoliberalizm Üniversiteleri Ele Geçirdi: Öğrenciler Müşteri, Akademisyenler Taşeron

    Kredi karti bocrlanmasi

    Türkiye’de Kredi Kartlarının Krize Dönüşen Yükselişi

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

    Paranın İktidarı: Wall Street’in Altında Ezilen Emek

  • Politika
    devlet ve millet / Hüseyin Demirtas

    Kalıcılaştırılmış KHK Rejiminin Röntgeni: AİHM Şaban Yasak Kararıyla Tescillenen Anatomi

    Sibel_özbudun

    “Aykırı Kadınlar” Tarihinden: Vilma Espín

    üc fidan

    Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

    Zekeriya Simsek

    İran Dünyanın Neresindedir?

  • Kültür & Sanat
    • Tümü
    • Edebiyat
    • Sinema
    karikatür

    MÜZİĞİN HATIRLATTIKLARI[*]

    Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

    Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

    üc fidan

    Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

    cisel aktimur

    Yılmaz Güney, Yol ve Şiddetin Dışına Çıkmak: Seyit Ali Üzerine

  • Opinion Internatıonal
    • Tümü
    • Culture
    • Economy
    • Philosophy
    • Politics
    • World
    opinion international

    Crisis(es), War(s), Rebellion and Women

    Jean-Marie Jacoby

    Schleichender Faschisierungsprozeß in der EU oder Wer in der Demokratie schläft, wacht in der Diktatur auf

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    eni_louise_english

    Mathematics Underachievement in Turkey: A Neuroscience Review of Emotional, Cognitive, and Psychological Factors

  • Gorüş TV
    humboldt

    Liyakatsız Bir Devletin Eğitim Reformlarıyla Yeniden Yapılandırılması: Wilhelm von Humboldt (2. Bölüm)

    humboldt

    Humboldt Kardeşler, Akademik Özgürlük ve Eğitim İdeali (1. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (2. Bölüm)

    Hüseyin Demirtaş

    Bir Askerin Gözüyle Rusya – Ukrayna Savaşı (1. Bölüm)

  • Görüş Podcast
    Cingeneler ve romanlar

    Görünmeyen Tarih: Çingenelerin Sürgün, Kölelik ve Kültürel Direniş Hikâyesi

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    Ortadoğu’da Yeni Dönem: İran – İsrail Savaşı

    AKIN öztürk

    Uluslararası Hukuk Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor? Akın Öztürk Örneği

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

    Kura Çözüldü: Kenan Karabağ’ın Sözlü Tarihle Örülen Romanları

  • Diğer
    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    ÖHD Avukatları ve TUAD Üyeleri İçin Uluslararası Kurumlardan Ortak Açıklama

    sibel özbudun &temel demirer

    İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    The Penguin Illusion: The Majority, Power, and the Kurdish Question

    temel demirer

    Sanat(çin)in Yükümlülüğü*

No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Görüş

Kalıcılaştırılmış KHK Rejiminin Röntgeni: AİHM Şaban Yasak Kararıyla Tescillenen Anatomi

Hüseyin Demirtaş
15 Mayıs 2026
Okuma süresi: 35 dakika
A A
Facebook'ta PaylaşX'te PaylaşPinterest'te PaylaşLinkedin'de PaylaşWhatsApp'ta PaylaşTelegram'da PaylaşE-Mail ile Paylaş
devlet ve millet / Hüseyin Demirtas

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026 tarihinde karara bağladığı Şaban Yasak v. Türkiye dosyasında, 20 Temmuz 2016’da anayasal düzenin yerine getirilen ve sonrasında kalıcılaştırılan KHK rejiminin yargılamalarının temelini oluşturan hukuki çerçevenin sınırlarını yeniden çizmiştir.

Çorum’da eğitimcilik yapan Şaban Yasak isimli başvurucunun “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla mahkûm edilmesini inceleyen mahkeme, Türkiye’nin “her maddesine uyacağım” taahhüdünde bulunduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hem 7. maddesinde güvence altına alınan “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi kontekstinde hem de 3’üncü maddesinde güvence altına alınan “insanlık dışı muamele yasaktır” ilkesi çerçevesinde kritik iki ihlal tespiti yapmıştır.

İlgili İçerikler

“Aykırı Kadınlar” Tarihinden: Vilma Espín

Ölüme Giderken Rodriguez Dinlemek: Üç Fidan, Deniz Gezmiş ve 68 Kuşağının Kısa Estetik Tarihi

AİHM öncelikle kişinin yalnızca bir yapıyla temas kurmasının veya yasal sosyal ilişkiler içinde bulunmasının tek başına bir suç sayılamayacağın vurgulamıştır. Ardından da iddia makamının yani devletin; o kişinin dosyada söz konusu edilen yapının şiddet amaç ve yöntemlerine bilerek ve isteyerek (kast unsuruyla) katıldığına dair somut, bireyselleştirilmiş deliller sunmakla mükellef olduğunu zulmün onuncu yılında rejime açıkça söylemiş ve dünya tarihine not düşmüştür.

Bu karar, yalnızca bireysel bir dosyanın veya münferit bir yargı hatasının tespiti olarak okunamaz.

Davada başvurucunun hürriyetinden yoksun bırakılmasına gerekçe yapılan suçlamalar, aslında kalıcılaştırılmış KHK rejiminin inşa ettiği “algoritmik hedefleme” mekanizmasının net bir özetidir.

Kalıcılaştırılmış KHK rejiminde hedef yapılan yüz binlerce insan gibi Şaban Yasak da, somut bir cebir, şiddet veya terör eylemiyle değil; doğrudan şu sekiz algoritmik kriter üzerinden (profil benzerliğiyle) hedef yapılmıştır:

  1. Büyük Bölge Talebe Mesulü (BBTM) olması,
  2. Öğrenci evlerinden sorumlu olması (ev abisi atamaları ve organizasyonu),
  3. Kod adı (“Recep”) kullanması,
  4. Bank Asya’ya para yatırması,
  5. İltisaklı sayılan şirket üzerinden SGK prim ödemesi yapılması,
  6. Dini sohbet yapmak suretiyle örgüt ideolojisini yaydığı iddiası,
  7. HTS kayıtlarıyla örgüt üyeleriyle irtibat kurması,
  8. Etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin beyanı.

I. Bir Hukuksuzluğun “Röntgeni” Olarak Şaban Yasak Kararı

Yukarıda değindiğim Şaban Yasak kararı; yine yukarıdaki algoritmik kriter listesiyle somut hale gelen “fiil yerine profil uyuşturması” hedeflemesiyle son on yıldır kurulan rejimin iç işleyişini, yargı-devlet-medya entegrasyonuna dayanan sistematik damgalama düzenini tüm çıplaklığıyla ifşa eden tarihsel bir röntgen çekimidir.

Tıpkı bir röntgen filminin bedenin görünmeyen iç iskeletini ve yapısal arızalarını ortaya koyması gibi, AİHM kararı da yargı kisvesinin arkasına saklanmış bu rejimin anatomisini üç temel yolla görünür kılmış ve tescillemiştir:

1. Suç Teorisinin Masaya Yatırılması: Büyük Daire, meseleyi sadece rejimin belirli veri türlerini insanları hürriyetinden yoksun bırakırken kullanması üzerinden yüzeysel biçimde tartışmamıştır. Doğrudan ceza hukukunun omurgasını oluşturan kast unsurunu, bireysel sorumluluğu ve somut fiil-suç (nedensellik) ilişkisini inceleyerek, rejimin suç teorisinde ürettiği ağır tahribatı tespit etmiştir.

2. “Fiil Yerine Profil” Kullanımının İfşası: Karar, on yıldır işletilen mekanizmanın merkezindeki temel safsatayı net bir şekilde açığa çıkarmıştır. Devletin, devasa bir sosyal ve dijital gözetim kapasitesine rağmen 10 yıldır hedef yaptığı 3,5 milyon civarında masum insan ile iddia ettiği “şiddet ve cebir” arasında somut bir bağ kuramadığını ortaya koymuştur. Hatta rejimin “şiddet ve cebir” arasında somut bir bağ kuramadığı için suç tanımını kanunsuzca değiştirerek insanları somut gayri meşru eylemler yerine, meşru sosyal ilişkilerine (SGK primleri, meşru banka hesap hareketleri, birlikte ev tutma, dini nitelikli sohbetler yapma gibi) ve algoritmik benzerliklerine (profil) göre hedef yaptığını da böylece tescillemiştir.

3. Organize Bir “Anatominin” Teşhisi: Bu karar, yaşanan zulümlerin mahkemelerdeki rastgele yanlışlıklar olmadığını kanıtlamaktadır. Kararın çizdiği çerçeve; yargıyı, istihbaratı, medyayı ve bürokrasiyi senkronize şekilde araçsallaştıran organize bir devlet mekanizmasını, bir sistemi, bir örüntüyü, yaygınlık ve sistematikliği deşifre etmektedir. İnsanları damgalayan (stigma), dijital olarak fişleyen (algoritma) ve onlara devletin koruyucu kurumlarının verdiği güven üzerinden tuzak kuran (pusu) bu kapalı yapı, bir bütün olarak teşhis edilmiştir.

Özetle; Şaban Yasak kararı basit bir insan hakları ihlali tespiti değil, toplumu algoritmik biçimde dizayn etmeye çalışan, kamu gücünü merkezileştiren ve kamu gücünü bir stigmatizasyon aracına dönüştüren kalıcılaştırılmış KHK rejiminin iç organlarını belgeleyen bir anatomi ifşasıdır.

II. HUKUKİ ÇEKİRDEK: Röntgenin Ortaya Çıkardığı Kavramsal Kırılma

Ceza Hukukunun Dört Direği: Kanunilik, Kast, Bireysel Sorumluluk ve Nedensellik Bağı Şaban Yasak kararının merkezinde yalnızca spesifik delillerin yeterliliği meselesi bulunmamaktadır; Büyük Daire doğrudan ceza hukukunun temelini oluşturan dört kritik ekseni ele almıştır: “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi, kast unsuru, bireysel sorumluluk ve somut fiil-suç ilişkisi.

  1. Sözleşme’nin 7. maddesinde düzenlenen kanunilik ilkesi, devletin ceza hukukunu öngörülemez ve keyfi biçimde genişleterek, insanları sonradan oluşturulan yorumlarla suç kategorisine sokmasını engeller.
  2. İkinci temel direk olan kast (mens rea), kişinin sadece belirli bir çevrede bulunmasını değil; silahlı örgütün cebir ve şiddet yöntemlerini bilerek benimsemesini ve o amaca bilinçli bir biçimde katılmasını zorunlu kılar.
  3. Üçüncü olarak; modern hukuk düzenlerinde ceza sorumluluğu şahsidir ve insanlar ailelerinin, sosyal çevrelerinin veya benzedikleri profillerin fiilleri üzerinden kolektif olarak cezalandırılamaz.
  4. Dördüncü ve en hayati direk ise nedensellik bağıdır. Gerçek bir silahlı örgüt iddiası söz konusu olduğunda devletin görevi; emir-komuta zinciri, lojistik ağlar, saldırı planları ve şiddet eylemleri gibi somut fiiller ile isnat edilen suç arasında tutarlı bir bağ kurmaktır.

AİHM, bu dört direği bir bütün olarak ele alarak, rejimin kolektif imha inşasını “kanunilik ilkesine aykırı” diyerek reddetmiştir.

AİHM’in Tescillediği “Fiil yerine Profil” Gerçeği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu dosyadaki incelemesiyle kalıcılaştırılmış KHK rejiminin ceza hukukunda ürettiği en büyük tahribatı, yani “fiil yerine profil” mekanizmasının kullanımını uluslararası düzeyde tescillemiştir.

Türkiye’de yürütülen geniş ölçekli adli ve idari işlemlerde milyonlarca insan somut eylemlerine göre değil; banka hareketleri, dini pratikleri, eğitim tercihleri, sohbet toplantıları ve algoritmik benzerlikleri (profilleri) üzerinden hedef yapılmıştır.

Nitekim Büyük Daire de rejimin devasa bir dijital gözetim kapasitesine rağmen iddia ettiği “şiddet ve cebir” ile birey arasında somut bir nedensellik bağı kuramadığını; hal böyle olunca da profil temelli bir hedef yapma mekanizması işlettiğini tüm çıplaklığıyla deşifre etmiştir.

“Aidiyet” Değil, “Guilt by Association” (İlişki Üzerinden Suçlama) ve “Fiil Yerine Profil” Gerçeği Kararın merkezindeki en ufuk açıcı ve kavramsal açıdan en sarsıcı teşhis, AİHM’in “guilt by association” (ilişki ve irtibat üzerinden suçlama) mantığını açıkça mahkûm etmesidir.

Kamuoyunda ve hatta hukuki tartışmalarda maalesef bu hukuksuzluk sıklıkla “aidiyet, mensubiyet üzerinden cezalandırma” gibi telaffuz edilmektedir. AİHM “ilişki” derken “aidiyet, mensubiyet” kavramlarını kullanmak çok vahim bir zihinsel işgal ve kavramsal kaydırmadır.

Bu noktada çok kritik bir ayrımın altı ısrarla çizilmelidir:

Aidiyet, kişinin iç dünyasında taşıdığı gönüllü bir yakınlık bağıdır ve kararı yorumlarken “aidiyet” kavramının kullanılması bütün hukuki ve ahlaki yükü zalimden alıp zalimin hedef yaptığı mazluma yükler.

Oysa rejimin inşa ettiği algoritmik sistem; kişinin kendisini nereye ait hissettiğiyle, vatanını, milletini veya devletini ne kadar sevdiğiyle zerre kadar ilgilenmez; bunları ölçmek için en ufak bir çaba dahi göstermez.

Rejim; HTS kayıtlarına, Bank Asya dekontlarına, SGK primlerine ve yasal sosyal temaslara bakarak dijital bir “profil uyuşturması” yapar.

Dolayısıyla tekrar vurgulamalıyım: AİHM’in mahkûm ettiği durum kişinin aidiyeti değil; odağı doğrudan zalimin eylemine, yani rejimin kurduğu “algoritmik ilişki haritalarına” ve “hedef yapma mekanizmasına” çeviren “ilişki üzerinden suçlama” (guilt by association) pratiğidir.

AİHM, “Kişi kurduğu ilişki nedeniyle suçlanamaz” ilkesinin altını kalın bir çizgiyle çizerek, açık bir sınır koymuştur: “İlişki, irtibat veya bağlantı üzerinden kimse aleyhine suç uyduramazsınız”.

Rejim ise bu uluslararası yasağa rağmen, bizzat kurduğu “itirafçı/Kapo” mekanizmaları vasıtasıyla insanların kendi aralarındaki yardımlaşmayı ve sosyal teması hedef alarak bu “ilişki üzerinden suçlama” algoritmasını işletmekte ısrar etmektedir.

Büyük Daire, ilişkinin otomatik olarak suç üretemeyeceğini belirterek, doğrudan bu algoritmik imha stratejisinin kalbine vurmuştur.

III. REJİMİN TESCİLLENEN ANATOMİSİ

Devlet Gücünün Algoritmik Damgalamada Senkronize Seferberliği Şaban Yasak kararının röntgenini çektiği kalıcılaştırılmış KHK rejiminin en dikkat çekici yönlerinden biri; yargı, emniyet, istihbarat ve medyanın bağımsız ve tarafsız kurumlar olmaktan çıkıp aynı stigmatizasyon (damgalama) mantığı etrafında senkronize biçimde çalışmasıdır.

Ortada münferit savcı veya hakimlerin hataları değil, devlet gücünün neredeyse tamamının aynı algoritmik hedef doğrultusunda seferber edildiği organize bir mekanizma bulunmaktadır.

Bu mekanizmanın algoritmik otomasyonla insanları hedef yapma pratiği, Şaban Yasak dosyasında tüm çıplaklığıyla somut bir “ihlal zinciri” olarak kayda geçmiştir. Suç; Emniyet Müdürlüğünün ve Cumhuriyet Savcılığının başlattığı kanunsuz sürecin ardından, Sulh Ceza Hakimliğinin ilk tutuklama ve Ağır Ceza Mahkemesinin yargılama boyunca inatla verdiği yaklaşık 90-95 adet “tutukluluğun devamı” kararlarıyla fiziksel olarak devamlılık kazanmıştır. Ardından İstinaf ve Yargıtay’ın kanunsuz onamalarıyla suç yeniden üretilerek içtihatlaştırılmış, suçu işleyen alt makamlar teşvik ve himaye edilmiştir. Son olarak Anayasa Mahkemesi’nin “açıkça dayanaktan yoksun” diyerek ihlal bulmamasıyla birlikte bu suç zinciri, sıralı tüm devlet makamlarınca taammüden ve senkronize biçimde işlenerek tamamlanmıştır.

Zulümde Sistematiklik ve “Tekrar Eden Davalar” Kalıcılaştırılmış KHK rejiminin inşa ettiği bu yapının tesadüfi hatalardan oluşmadığının en net kanıtı, uluslararası hukukun kayıtlarında mevcuttur. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 2024 verilerine göre, Türkiye’nin icra etmesi gereken yüzlerce AİHM kararı bulunmakta ve daha da çarpıcısı, bu dosyaların büyük bir bölümü “tekrar eden dava” kategorisinde yer almaktadır.

AİHM, çok uzun bir süredir Türkiye’yi sözleşmenin farklı maddelerini ihlal etmekten mahkum ediyor. Türkiye Loizidou Davası, Hasan ve Eylem Zengin/Türkiye davası gibi ünlü davalardan başka şikayetlerde de kararları icra etmiyor. Bakanlar Komitesi’nin 2024 Raporu’na göre, Türkiye’den “icrası beklenen” 440 dava mevcuttur (O tarihte, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin tümünün uygulamadığı toplam dava sayısı 3916 idi). Bu davaların 330’u “tekrar eden dava” (“repetitive cases”) sınıfındadır. Demek ki ortada, “kronik bir sorun” var.

Kaynak: Hüseyin Aygün, “AİHM’in ‘Yasak v. Türkiye’ kararı”,  https://www.birgun.net/makale/aihmin-yasak-v-turkiye-karari-711841)

Bu tablo, ortada münferit yargısal yanlışlıkların değil; hukuki denetim karşısında geri adım atmak yerine aynı ihlalleri sistematik biçimde yeniden üreten kronikleşmiş bir yönetim pratiğinin bulunduğunu tescil etmektedir.

Algoritmik otomasyonla masum insanları hürriyetinden yoksun bırakma eylemi; 2016’dan beri yaygın, sistematik ve örgütlü bir biçimde, bütün ulusal ve uluslararası uyarılara rağmen inatla 3,5 milyon kere uygulanmıştır.

Rejim, bu zulümleri yapmak zorunda olmadığı halde bilinçli bir tercih olarak kalıcılaştırmıştır. Bu veriler ışığında, uygulanan yöntemin insanlığa karşı suç teşkil ettiği izahtan varestedir.

AİHM kararları artık sistemin kendi hatalarını düzelttiği bir mekanizmadan ziyade, bu organize anatominin kendi kanunlarına bile aykırı işlediğini ifşa eden tarihsel kayıtlara dönüşmektedir.

Devasa Veri Toplama ve Dijital “Sippenhaft” Mantığı Bu kurumsal seferberliğin en görünür ve yıkıcı aracı, klasik ceza soruşturmalarının sınırlarını aşan devasa veri toplama kapasitesidir. Rejim; milyonlarca insanın HTS kayıtlarını, banka hareketlerini, SGK bilgilerini, eğitim tercihlerini ve yasal sosyal çevre ilişkilerini tek bir dijital havuzda toplamış; Nazi Almanyası’ndaki hedeflemenin hedef şahısla sınırlı tutulamadığı “Sippenhaft” (soy sorumluluğu) mantığını hortlatan bir zihniyetle insanları algoritmik bir dijital fişlemeye tabi tutmuştur.

Bireysel fiil araştırmak yerine önceden ve sinsice tanımlanmış “profile” dayanan bu algoritmik hedeflemenin Şaban Yasak özelinde kullanılan somut kriterleri hatırlarsanız kişinin talebe mesullüğü, öğrenci evlerinden sorumlu olması, kod adı kullanması, Bank Asya’ya para yatırması, SGK prim ödemesi, dini sohbet yapması, telefon irtibatı, en önemlisi de Etkin pişmanlıktan yararlanan kişilerin Şaban Yasak hakkındaki beyanları olmuştu.

Şaban Yasak davasında tescillendiği üzere, rejim devletin dijital kapasitesini insanların kendi somut fiillerinden ziyade algoritmik otomasyonla profilleri uyuşan sosyal kümeler üzerinden imha (önceki yazılarımda kullandığım haliyle homojenize) etmek için kullanmaktadır.

Görünmez Kara Listeler, Ekonomik Abluka ve “Sosyal Ölüm Koridorları”

Bu devasa gözetim ve kolektif damgalama mekanizmasının ürettiği yapı, klasik baskı modellerinden farklı olarak doğrudan sıcak, kanlı imhadan çok; dijital fişleme, algoritmik eşleştirme ve sosyal damgalama üzerinden ölüm koridorlarına atarak soğuk imha, kusursuz cinayetler yoluyla yürütülen neo-modern bir soykırım yapısıdır. Bu haliyle soykırım kavramının mucidi Rafael Lemkin’in soykırımı üreten 8 tekniğinin günümüzde bilfiil tatbikini görüyoruz.

Lemkin’in soykırım tanımı, “Techniques of Genocide in Various Fields” başlığı altında soykırımın icrasında kullanılan 8 tekniği sıralar. Kalıcılaştırılmış KHK rejiminde Lemkin’in saydığı teknikler şu şekilde somutlaşmaktadır:

  1. Siyasal (political) Teknik: Rejim algoritmasıyla, profil uyuşturması üzerinden “tespit ve imha stratejisi” adı altında yürütülen saldırı
  2. Sosyal (social) Teknik:  Sippenhaft mantığında zulmü tetikleyici fiilin yerine algoritmayı koyup, sonrasında aile, eş, kardeş, çocuk, hısım, akraba ve sosyal temas üzerinden genişleten, önceki zulüm saldırısını da sonrakine bahane ederek kendini yeniden üreten kolektif zulüm; ile müessesesine sistematik saldırı (karı-kocaların aile hayatını imkânsızlaştırma, boşanma baskısı, aile birliğinin parçalanması, Lemkin: “disintegration of the social institutions”).
  3. Kültürel (cultural) Teknik: İsim damgası, okul dışlaması, akran zorbalığı ve kişinin sosyo-kültürel hayattaki hatırasını, adını ve mazisini sosyal, kültürel ve toplumsal hayattan silme.
  4. Ekonomik (economic) Teknik: Kişinin ve ailesinin gelir kaynaklarını “aç kalacaklar, nefeslerini keseceğiz” sloganlarıyla kurutarak, mal ve mülkü üzerindeki ekonomik tasarruf haklarına tedbir koyarak banka blokesi, yardım kesme, miras engeli vb yöntemlerle onu ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerini suni bir açlığa mahkum eden Holodomor tipi imha.
  5. Biyolojik (biological) Teknik: Nesil boyu damgalama (doğmamış bebeklere bile ebeveynlere vurulan Kod 36/38 gibi dijital damgalar üzerinden damga vurulması)
  6. Fiziksel (physical) Teknik: Modern krematoryum zulümleri (cezaevinde tedavi geciktirme, tedavileri engelleme, kusursuz cinayet formunda insanları ölüme sürükleme, hayatı yaşanmaz hale getirerek intihara zorlama)
  7. Dini (religious) Teknik: Cami, cenaze, gasılhane, dua, defin, kabir ziyaretlerini engelleme, hatta kriminalize etme
  8. Ahlaki (moral) Teknik: “Hain, bâğî, kafir, münafık, müşrik” stigması vurma + gaslighting (zihin iğfali)

Bu teknikler, koordineli bir saldırının birbirini tamamlayan unsurlarıdır. Fiziksel öldürme ikincil bir yöntemdir; asıl mesele hedef yapılan insan grubunun yaşam temellerinin sistematik yok edilmesidir. Ben Lemkin’in soykırımda uygulanan 8 tekniğine bir 9’uncusunu ekliyorum.

  • Vatandaşlık Statüsünü Degrade Etme Tekniği:
    KHK’larla egemen vatandaşlık statüsünün sistematik olarak degrade edilmesi (pasaport tahditleri, seyahat özgürlüğünün gaspı, kamu hizmetlerinden dışlanma, medeni hakların fiili olarak askıya alınması, “sosyal ölüm” statüsüne indirgenme)

Rejim, devletin bütün bürokratik ve dijital kapasitesini kullanarak neo-modern bir stigmatizasyon endüstrisi kurmuştur.

Hedef alınan insanlar yalnızca yargısal süreçlerle özgürlüklerinden mahrum bırakılmamış; aynı zamanda sosyal hayattan dışlanmış, görünmez kara listelere yerleştirilmiş, ekonomik abluka altına alınmış ve nesiller boyu sürebilecek “sosyal ölüm koridorlarına” itilmiştir. Aile bağlarını, sosyal ilişkileri, mesleki varlığı ve toplumsal aidiyeti doğrudan hedef yapan bu sistem, bireyi sadece hukuki olarak değil; sivil ve ekonomik olarak da bütünüyle yok etmeyi amaçlamıştır.

Bu noktada uygulanan zulmün çapını ve niteliğini doğru teşhis etmek tarihi bir zorunluluktur. İşlenen suçlar salt birer insan hakları ihlali veya idari bir tedbir sapması değil; zincirleme, nitelikli, devletin kalleşçe eylemleriyle, linç, tehdit, şantaj, gasp, yağma, talan, yalan, tezvirat, tekfir ve dehümanizasyon (insanlıktan çıkarma) taktiklerinin senkronize biçimde kullanılmasıyla taammüden icra edilmiştir. Roma Statüsü bu yapılanları “saldırı” sözcüğüyle ifade etmektedir.

Yapılan bu sivil ve sosyal imha operasyonu, klasik anlamda Kamboçya’daki gibi doğrudan sokak infazları ve ölüm tarlaları üzerinden değil; Nazi Almanyası’nın “Sippenhaft” (soy sorumluluğu), Sovyet Rusya’nın “Holodomor” (suni açlık/ekonomik ablukayla açlığa terk etme) ve Ruanda’daki radikal dehümanizasyon yöntemlerinin neo-modern bir sentezi üzerinden mukayese edilebilir.

Özellikle yüz binlerce insanın açık hava gettosuna atılması, KHK’lar yoluyla seri saldırılara hedef yapılması, ekonomik ve sosyal imha kastıyla hayattan dışlanması, mal varlıklarına el konulması, özel sektörde dahi çalışmalarının idari baskılarla engellenmesi, pasaportlarının iptal edilmesi ve bankacılık sisteminden dışlanarak en temel yaşam haklarından mahrum bırakılmaları doğrudan bir “Holodomor” (suni açlıkla imha) taktiğidir. Rejim, insanları sadece hapsetmekle yetinmemiş, dışarıda kalanları da görünmez duvarlar arasına hapsederek bilinçli bir biçimde açlığa ve sosyal ölüme mahkûm etmiştir.

Aynı zamanda, tıpkı Ruanda’da uygulanan nefret söylemi ve propaganda aygıtlarına benzer bir biçimde, milyarlarca dolarlık medya gücü kullanılarak rejimin KHK’larla ve algoritmik otomasyonla hedef yaptığı kitle toplumsal lincin, yalanın ve iftiranın hedefine oturtulmuştur.

Rejim bileşenleri rejimin hedef yaptığı profili toplum nezdinde “insanlıktan çıkarmış” (dehümanizasyon); böylece merhamet, vicdan ve hukuk değerleri onlara karşı kullanılamaz hale getirilmiş ve yine o listelere konanlara yönelik her türlü mülkiyet gaspı, hürriyet ihlali ve ekonomik abluka, sahtekarlık, hile, işkence, tecavüz, zulüm, saldırı meşrulaştırılmıştır.

Kamu yararı veya demokratik bir gereklilik amacı gütmeyen, tamamen “yok etme kastıyla” işlenen bu suçlar, rejimin kendi vatandaşlarına karşı yürüttüğü algoritmik bir soykırım pratiğinin ekonomik ve sosyal ayağını oluşturmaktadır.

Bu devasa gözetim ve kolektif damgalama mekanizmasının ürettiği yapı, klasik baskı modellerinden farklı olarak doğrudan fiziksel imhadan çok; dijital fişleme, algoritmik eşleştirme ve sosyal damgalama üzerinden yürütülmüştür. Rejim, devletin bütün bürokratik ve dijital kapasitesini, bütün bütçesini, bütün teşkilatını, bütün kurumlarını kullanarak neo-modern bir stigmatizasyon ve soykırım sistemi kurmuştur.

Hedef alınan insanlar yalnızca yargısal süreçlerle özgürlüklerinden mahrum bırakılmamış; aynı zamanda sosyal hayattan dışlanmış, görünmez kara listelere yerleştirilmiş, ekonomik ve sosyal abluka altına alınmış ve nesiller boyu sürebilecek “sosyal ölüm koridorlarına” itilmiştir.

Aile bağlarını, sosyal ilişkileri, mesleki varlığı ve toplumsal aidiyeti doğrudan hedef yapan bu sistem, bireyi sadece hukuki olarak değil; sivil ve ekonomik olarak da bütünüyle yok etmeyi amaçlamıştır.

Kavramsal İşgal ve İslam’ın Şiarlarını Silahlı Eylemle Eşleştirme Hilesi

AİHM Yasak kararında temas edilen unsurlardan birisi rejimin Şaban Yasak için “dini sohbetlerle silahlı terör örgütünün ideolojisini yayma” isnadı idi. Bu rejimin zihinlerde bir kavramsal işgal gerçekleştirmesi ve İslam’ın şiarlarını silahlı eylemle eşleştirme hilesidir.

Kalıcılaştırılmış KHK rejiminin inşa ettiği devasa gözetim mekanizması, milyonlarca insanla iddia edilen “silahlı örgütsel şiddet” arasında somut bir nedensellik bağı kuramayınca; suç tanımının içini boşaltarak şiddetten koparmış ve doğrudan toplumsal ile dini pratikleri hedef alan kavramsal bir işgale girişmiştir. Organize sabotajlar, silahlı saldırı planları veya doğrudan cebir örüntüleri bulunamadığı noktada rejim; dini sohbetler, sosyal dayanışma ilişkileri, ortak yemek organizasyonları ve dini pratikleri silahlı terör eylemi gibi kodlayarak suçlama araçlarına dönüştürmüştür.

Bu kavramsal işgalin en vahim boyutlarından biri, rejimin İslamiyet’i anlatmayı ve dini sohbetler yapmayı doğrudan suçlama aracı olarak nitelemesidir ki bu durum açıkça bir “soykırımda tekfir tekniği” olarak teşhis edilmelidir.

Rejim, hedef yaptığı insan grubunu algoritmik bir eşleştirmeyle imha edebilmek için önce onların uyguladığı sıradan dini pratikleri meşru alanın dışına itmiş, ardından İslam’ın bu temel şiarlarını “silahlı terör eylemi” olarak yeniden kodlamıştır. Böylece dini pratiklerin suçlaştırılması ile soykırımda tekfir tekniği birbirine lehimlenmiş; ibadet, sohbet ve kurban gibi kavramlar, bir imha mekanizmasının meşrulaştırıcı gerekçesine çevrilmiştir.

Böylece dini pratiklerin suçlaştırılması ile soykırımda tekfir tekniği birbirine lehimlenmiş; ibadet, sohbet ve kurban gibi kavramlar, bir imha mekanizmasının meşrulaştırıcı gerekçesine çevrilmiştir.

Bu müdahale sıradan bir usul işlemi veya hakimin soruyu basitleştirmesi değildir. Bu müdahale, öldürme, bomba ve silah gibi klasik terör unsurlarıyla; sohbet, kurban organizasyonları ve ortak yemekler gibi İslam dininin şiarlarının yargı eliyle aynı kavramsal kategori içine yerleştirilmesidir. Hakimin cebir ve şiddet sorularını doğrudan dini-sosyal pratiklere tercüme etmesi, rejimin somut eylem aramak yerine dini pratiklere dayalı algoritmik damgalamayı onayan mantığının bizzat tutanaklara geçirilmesidir.

Sonuç olarak rejim, kendi iddialarını destekleyecek gerçek şiddet ilişkileri ortaya koyamayınca kavramların içeriğini dönüştürmüştür. Şiddetin yerine sosyal teması, silahın yerine dini pratiği, somut fiilin yerine de algoritmik profil uyuşmasını koyarak ceza hukukunun merkezindeki “somut şiddet fiili” zorunluluğunu yok etmiş; mahkemeleri suç fiilini araştıran bağımsız kurumlar olmaktan çıkarıp rejimin damgalama anlatısını yeniden üreten mekanizmalara dönüştürmüştür.

Savunma Hakkının Stalklanması ve Yargının Kapalı Bir Sisteme Dönüştürülmesi

Süreç boyunca yalnızca suç tanımı dönüşmemiş; aynı zamanda bu genişletilmiş suçlamalara karşı geliştirilecek savunma hakkının kendisi de fiilen aşındırılmıştır. Bunun en çarpıcı ve sistematik örneklerinden biri, cezaevlerindeki avukat-müvekkil görüşmelerinin yoğun bir gözetim, adeta kurumsal bir “stalklanma” (ısrarlı takip) altına alınmasıdır. Rejimin cezaevi idaresi, keyfi olarak alıkonulan sivillerin avukatlarıyla yaptıkları özel görüşmeler sırasında bir gardiyan bulundurarak tüm konuşmaları canlı olarak dinlemiş, görüntülü video kameralar ve ses cihazlarıyla kayıtlar oluşturmuş, hatta avukatların el yazısıyla tuttukları notların fotokopisini çekerek idarece alıkoymuştur.[2]

Ortaya çıkan bu yapı iki aşamalı bir imha mekanizmasına dönüşmüştür. Bir tarafta mahkeme salonlarında hakimlerin şiddet sorularını dini-sosyal pratiklere tercüme ettiği kavram kaydırmaları işletilirken, diğer tarafta cezaevinde savunma makamı sürekli gözetlenmiştir. Böylece yargı süreci, hakikati araştıran bağımsız bir merci olmaktan çıkarılarak; rejimin önceden oluşturduğu algoritmik stigmayı onayan ve kendi müfteri anlatısını otomatik tasdik ettiren kapalı bir saldırı sistemine dönüştürülmüştür.

Harika bir detay. Dönemin HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın 2016 yılındaki bu açıklamaları, KHK rejiminin taammüden (önceden planlanarak) kurulmuş bir “pusu” ve uluslararası hukuktaki karşılığıyla tam bir “kalleşlik (perfidy)” mekanizması olduğunu failin kendi ağzından ispatlayan tarihi bir itiraftır.

Bu beyanlar, makalede işlediğimiz iki ana tezi kusursuz biçimde doğrulamaktadır:

  1. Pusu Tetikleyicisi Olarak 15 Temmuz Olayı: Algoritmik infaz listelerinin 2014’ten beri fişleme yoluyla hazırlandığı ve 15 Temmuz Olayı’nın sadece bu pusuyu tetiklemek için bir bahane olduğu itirafı.
  2. Kalleşlik (Perfidy) Olarak Etkin Pişmanlık: “Mesleğe dönersiniz” diye sahte bir beyaz bayrak sallanarak insanların meslektaşlarına karşı “Kapo” yapılması ve ardından “iade kapısını tamamen kapattık, dönen tek bir kişi yok” denilerek kalleşçe tuzağa düşürülmeleri.

HSYK İtirafı: Önceden Hazırlanan İnfaz Listeleri ve Etkin Pişmanlık Pususu

Kalıcılaştırılmış KHK rejiminin bu “kalleşlik” (perfidy) ve pusu mekanizmasını, bizzat failin en üst düzey makamlarının itiraflarında görmek mümkündür. Dönemin HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın 2016 yılı sonunda verdiği bir mülakat, rejimin kamu görevlilerine kurduğu pusunun tarihi bir vesikası niteliğindedir.

Yılmaz, 15 Temmuz Olayı’nın hemen gecesinde (saat 01:30 sularında) 2 bin 740 hakim ve savcıyı nasıl anında hedefe koyduklarını açıklarken, bu infaz listelerinin “bir gecede hazırlanmadığını”, 2014’ten beri bu kişiler üzerinde yargısal bir algoritmik kodlama yaptıklarını açıkça itiraf etmiştir. Daha da vahimi, faillerin “15 Temmuz olmasa bile biz muhtemelen 2016’nın sonbaharında bu kararı verecektik” diyerek; 15 Temmuz Olayı’nın aslında önceden kurgulanmış bir algoritmik imha planı için sadece bir bahane ve “pusu (ambush) tetikleyicisi” olarak kullanıldığını kayda geçirmesidir. Bu beyan, uygulanan mesleki ve sosyal imha saldırılarının 15 Temmuz’a spontane bir tepki değil; taammüden hazırlanmış bir soykırım kastı olduğunun bizzat failin ağzından tescilidir.

Aynı mülakatta, uluslararası hukukta “beyaz bayrak” ihlali sayılan “kalleşlik” (perfidy) suçunun, etkin pişmanlık adı altında nasıl işlendiği de ifşa edilmiştir. Rejim, keyfi olarak alıkoyduğu yargı mensuplarına “pişmanlık gösterirseniz mesleğinize dönersiniz” yönünde sahte bir beyaz bayrak sallamış; insanları bu yalanla tuzağa çekerek meslektaşlarına karşı “Kapo”luk yapmaya zorlamıştır. Ancak Yılmaz, insanların zihinsel olarak çökertilip birbirini zehirlemesi sağlandıktan sonra, “Bugüne kadar itirafçı olup da mesleğe döndürülen tek bir isim bile yoktur… HSYK Genel Kurulu, itirafçılara iade kapısını tamamen kapattı” diyerek kurdukları kalleşçe pusuyu övünerek anlatmıştır.

Bu durum, devlet kurumlarının vatandaşını korumak ve hukuku işletmek için değil; ona pusu kurup, yalan beyanlarla tuzağa düşürüp, ahlaki ve hukuki varlığını çökertmek için işlediğinin en somut kanıtıdır. Hukukun koruyucu şemsiyesi, bizzat dönemin HSYK’sı eliyle vatandaşın aleyhine çalışan bir kalleşlik mekanizmasına dönüştürülmüştür.

Etkin Pişmanlık Tuzaklaması ve Sosyal Bağların Zehirlenip Toplumsal Dokunun Parçalanması

AİHM Yasak kararında temas edilen unsurlardan bir diğeri de rejimin Şaban Yasak için “aleyhinde etkin pişmanlıktan yararlanmış tanıkların beyanları var” argümanı idi.

Normal hukuk düzenlerinde suç işlemiş bir kişinin kendi hür iradesiyle (cebir, şiddet, tehdit, şantaj, işkence, menfaat vaadi gibi yollarla ifsat edilmiş bir iradeyle değil) gerçeği açıklaması ve topluma yeniden entegre olması için tasarlanan “etkin pişmanlık” kurumu, kalıcılaştırılmış KHK rejimi elinde toplumsal ölçekte çalışan bir pusu ve saldırı mekanizmasına çevrilmiştir.

Rejim bu kurumu hakikati ortaya çıkarmak için değil; hürriyetten yoksun bırakılma, işkence, yalnızlaştırma ve sosyal ölüm tehditleri altında insanların iradesini ifsat için kullanmıştır. “İtiraf et, isim ver, kurtul” vaadiyle işleyen bu sistem, çoğu zaman yeni veya somut bir suç bilgisi üretmemiş; rejimin zaten elinde tuttuğu dijital verileri, ilişki haritalarını ve sosyal çevre kayıtlarını korku altındaki insanlara zorla onaylatma, yani rejimin “aleyhinde tanık var” gibi bir hileyle rejimi olmayan suçu ispat etme külfetinden kurtarma işlevi görmüştür. Rejimin anatomisini anlatması bakımından en güncel ve somut örnek İBB Davasında Murat Kapki’ye teklif, şantaj, tehditler olmuştur.

  1. “2025 “Aile Yılı” ilan edilmişken, aile kutsiyetine saldırarak insanların eşini, çocuğunu hedef almak ne demektir? İBB soruşturmasında tutuklu bulunan Murat Kapki’yi savcılığa götürdüğünüz dakikalarda eşini gözaltına alarak itirafçı olmasını sağlamaya çalışmak mıdır? Hakkında ‘itirafçı oldu’ yaylanı yayıldıktan ve bunun gerçek olmadığı ortaya çıktıktan sonra Fatih Keleş’in oğlu ve yeğenini tutuklamak bu milletin değerlerine hakaret değil midir? Yetmiyor, şimdi de MASAK raporlarıyla İmamoğlu’nun ailesi hedefe konuluyor. Aileye el uzatmak, hiçbir vicdanla açıklanamaz. Aileye dokunmak, Türk milletinin örfünde yer almaz.”
    Kaynak. https://x.com/muratemirchp/status/1937506054708904111?s=20
  2. Murat Kapki: KONUŞ ÇIK DEDİLER, NE İSTİYORLARSA ‘TAMAM’ DEDİM “Savcı bana ne sorduysa, biraz sonra tahliye olacağım sanarak ‘doğrudur, öyledir’ dedim. İfadem gibi geçti. İnan Güney’le ilgili ‘böyle böyle deniyor’ dediler, ‘evet ben de duymuştum’ dedim. Sonra ‘Savcım çıkıyorum değil mi?’ dedim. ‘Öyle değil, kurul karar verecek’ dedi. İsmail’i yazmıyorsunuz, malıma çöktü; Mücahit’i yazmıyorsunuz. ‘Ne istiyorsanız yazıyorum ama beni hala bırakmıyorsunuz’ dedim. O gün de bırakılmayınca, bırakılmayacağımı tamamen anladım. ‘Konuş çık’ dediler, ne istiyorlarsa ‘tamam’ dedim. Bırakmadılar. Şimdi o ifadelerle beni ve başkalarını suçluyorlar. Hepsini reddediyorum.”
    Kaynak: https://x.com/kediotti/status/2054927798939087030?s=20

Bu mekanizmanın Türk toplumunda ürettiği asıl yıkım ise derin bir sosyolojik parçalanmadır. Rejim, etkin pişmanlık adı altında bir kısım mağdurları Nazi toplama kamplarındaki işbirlikçi mahkumlara benzeyen “Kapo”lara (enerji emici vampirlere) dönüştürmüştür. İnsanlara kurtuluş yolu gösteriyor gibi yaparak, kendi kardeşlerine, arkadaşlarına, komşularına ve meslektaşlarına karşı tanıklık etmelerini dayatmıştır.

Bu sayede rejim, asıl amacı olan insanların birbirine güvenini ve yardımlaşmasını bitirme stratejisini hayata geçirmiştir. Aile bağları, dostluklar ve sosyal dayanışma ağları zehirlenmiş; toplumsal hayatın tamamına kimin kimin hakkında konuşacağının bilinmediği kalıcı bir şüphe atmosferi yerleştirilmiştir. İnsanlar yalnızca devlet kurumlarından değil, birbirlerinden de çekinir hale getirilerek, “görünmez bir sorgu odası” atmosferi mahkeme salonlarından taşırılıp toplumsal hayatın tamamına yayılmıştır.

Kamu gücünün neo-modern bir imha stratejisi için bu şekilde araçsallaştırılması, toplumun birlikte hareket edebilme, ortak hafıza oluşturma ve birbirine güvenebilme refleksini çökerten sistematik bir tuzaklama mekanizmasıdır.

“Kutsal” Devlete Güvenin İstismar Edilmesi ve “Kalleşlik” (Perfidy) Olarak Pusu Mekanizması

Hoşlansak da hoşlanmasak da Türk toplumunun kahir ekseriyeti için devlet kutsaldır.

Başlıkta kutsallığın yanına iliştirdiğim kalleşlik (perfidy) kavramı ise yalnızca edebi veya duygusal bir ifade değil; doğrudan uluslararası hukuka ve silahlı çatışma hukukuna (savaş hukukuna) dayanan, devletin kalıcılaştırılmış KHK rejiminde vatandaşla kurduğu ilişkiyi ortaya koyan bir teşhistir.

Burada “savaş” kavramı tesadüfi bir niteleme olmayıp; bizzat Eylül 2016’da Polis Akademisinde yapılan ve bir nevi “Soykırım Çalıştayı” hüviyeti taşıyan toplantıda rejimin bizzat kullandığı söz kalıbıdır.

Bu kontekstte kalleşlik kavramı şu üç temel ayak üzerinden işlemektedir:

1. Uluslararası Savaş Hukukunda “Perfidy”nin (Kalleşçe Eylemin) Tanımı Silahlı çatışma hukukunda “perfidy”, karşı tarafa güven verip ardından bu güveni ona saldırmak amacıyla kullanmak (istismar etmek) anlamına gelir. Uluslararası hukuka göre bir kişiye “sana zarar vermeyeceğim” izlenimi verip, daha sonra o kişinin bu güveninden faydalanarak onu öldürmek, yaralamak veya rehin almak açıkça yasaktır. Bunun en bilinen örneği, savaş alanında “beyaz bayrak” (teslim veya ateşkes işareti) göstererek karşı tarafa “burada sana saldırılmayacak” mesajı verdikten sonra, bu güven işaretinin arkasına saklanarak pusu kurmak ve saldırmaktır.

2. Yasağın Merkezindeki Zihniyet: “Koruma Görüntüsünün Saldırıya Dönüştürülmesi” Perfidy yasağının merkezindeki asıl mesele, yalnızca fiziksel bir saldırının gerçekleşmesi değildir; koruma görüntüsünün bilinçli bir biçimde saldırı aracına dönüştürülmesidir. İnsanlar, uluslararası hukukun güvence altına aldığı beyaz bayrak veya teslim işareti gibi hukuki koruma sembollerini gördüklerinde savunmalarını indirir ve bu sembollere güvenerek hareket ederler. İşte devletler hukukunda bu güvenin bilinçli biçimde bir pusuya çevrilmesi, salt bir güç kullanımı olarak değil; bizzat güvenin istismarı olarak kabul edilir ve savaş halinde dahi ağır bir suç sayılır.

3. Savaşta Düşmana Bile Yasak Olanın Barışta Vatandaşa Uygulanması Sözünü ettiğim “kalleşlik yasağı” şeklindeki uluslararası hukuk kuralının KHK rejiminin anatomisindeki en can alıcı karşılığı burasıdır: Savaş hukukunda düşmana karşı uygulanması bile yasaklanan ve savaş suçu sayılan bu yöntem, barış döneminde bizzat kamu görevlileri tarafından kendi vatandaşına karşı işletilmektedir. Bu pusu mekanizması, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkiyi üç aşamalı bir istismar modeliyle tersine çevirmiştir:

  • Vatandaşa Gösterilen Beyaz Bayrak: Modern (Türk toplumu için kutsal) devlet düzeninde kamu görevlilerinin göreve başlarken ettiği namus ve şeref yemini ile mahkemelerin, savcılıkların ve hukukun varlığı, vatandaş için kutsal (!) devletin gösterdiği birer “beyaz bayrak” (güven işareti) niteliğindedir. Bu işaret vatandaşa “bana güvenebilirsin, hukukun koruması altındasın, sana zulmedilmeyecek, hukukuna tecavüz edilmeyecek” mesajı verir.
  • Rejimin Bu Güveni Pusuya Çevirmesi: Ancak rejim; mahkemelerin, adliyelerin, savcılıkların ve kamu kurumlarının “koruma alanı” olduğu görüntüsünü vermeye devam etmiş, fakat arka planda aynı mekanizmaları insanları hedef yaparak onların hukukuna devlet kontrolü altında tecavüz eden bir pusulama mekanizması olarak kullanmıştır.
  • Pusuya Düşürülen Vatandaş: İnsanlar hukuki bir güvence zannederek kutsal (!) devlete sığınmış; adalet aramak için mahkemeye gitmiş, ifade vermek için çağrıldığında karakola veya tedavi olmak için hastaneye başvurmuştur. Fakat kutsal (!) devlet bu “güven” mesajını istismar ederek insanları kendi kurumları içinde hürriyetlerinden etmiş, hukuki sürece katılma iradelerini bizzat vatandaşın aleyhine çalışan bir tuzağa dönüştürmüştür.

Yargıtay’ın Soykırım Piramidi: Sınıflandırma İllüzyonu ve Kalleşliğin (Perfidy) Örtüsü

AİHM Yasak kararında bir de Yargıtay piramidine atıfta bulunmuştur.

Rejim, Yargıtay eliyle sözde bir “piramit” şablonu kurgulayarak topluma ve uluslararası mekanizmalara “yalnızca en üstteki dar bir grubu hedef yapacağı” mesajını vermişti. Yargıtay bu mesajı yazılı olarak sadece AİHM’ye değil 121 ülke başsavcısı ve ABD’nin 93 eyalet başsavcısına gönderdi.[3] Eş zamanlı olarak da bütün medyada bu piramit paylaşıldı.

Bu sahte ilan, rejimin kalleşçe (perfidy) yürüttüğü saldırıların çapını gizlemek, toplumun vicdanını uyuşturmak ve hukuk kaygısını ve merhamet hissini felç etmek, zulme karşı direncini kırmak için bilerek gösterilmiş bir “beyaz bayrak” (güven işareti) illüzyonudur.

Rejim bu illüzyonla insan hakları ve hukuk mekanizmalarını aldatmaya çalışırken, arka plandaysa saldırıyı topyekûn bir sosyal imha stratejisine dönüştürmüştür.

Dikkat ederseniz rejim, bu algoritmik infaz şablonunun en altına “halk tabakası” adı altında milyonlarca sivili daha baştan yerleştirmişti. Ama zulüm sadece bu piramidin içine yerleştirilen kişilerle sınırlı kalmadı. Algoritmik imha kodlarıyla saldırı; eşlere, çocuklara, akrabalara, kurban eti verenlere, mikrofon uzatan gazetecilere ve cenazeye katılanlara kadar Nazi Almanyası’nın Sippenhaft (soy sorumluluğu) uygulamasını sosyal temasa genişleten yeni bir formata evrilmiştir. Rejim, bireyi ve somut fiili değil; doğrudan sosyal dokuyu ve sosyal teması hedef yapmıştır.

AİHM’in Şaban Yasak kararındaki (özellikle 210. paragraf) tarihsel tescil tam da buradadır. Mahkeme, failin uluslararası arenada beyan ettiği “sınırlı hedefleme” söylemi ile içeride yürüttüğü algoritmik imha pratikleri arasındaki sahtekârlığı dolaylı yoldan yüzüne vurmuş; “böyle diyordunuz, fakat bunu uygulamıyorsunuz” diyerek bu sınıflandırma hilesini kayda geçirmiştir. Karar, bu piramidin meşru bir suç teorisi olmadığını, masum milyonlarca insanı sosyal temas üzerinden hedef yapan algoritmik bir toplumsal imha stratejisi olduğunu tescillemiştir.

Bu tarihsel teşhisin ışığında, bugün hâlâ kullanılan “ibadet veya ticaret tabakasına dokunulmasın, üst tabaka cezalandırılsın” şeklindeki söylemler; rejimin bu gayrimeşru imha algoritmasını zımnen onaylayan, sivilleri tabakalara ayırma yetkisini rejime bahşeden zehirli PisDil tuzaklarıdır.

Evrensel hukuk, meselenin hangi tabakaya zulmedileceği tartışması olmadığını; sivil kitleyi yapay sınıflara ayırıp sosyal temas üzerinden hedef yapan bu bürokratik mühendislik kurgusunun topyekûn reddedilmesi gerektiğini emreder.

IV. SONUÇ VE GELECEK VİZYONU: Anatomik Teşhisten Tedaviye

Şaban Yasak kararı, tek başına bir ceza dosyasının hukuki değerlendirmesi değil; son on yılda kurulan kalıcılaştırılmış KHK rejiminin çalışma mantığını görünür hale getiren tarihsel bir röntgen filmidir.

Büyük Daire, bu dosyada yalnızca algoritmik kriterlere atfedilen ”delil” statüsünün geçerliliğini tartışmamış; somut fiil yerine profil kullanan, bireysel sorumluluk yerine kolektif damgalama mekanizması kuran yapının hukuki zeminini doğrudan çökertmiştir.

Kararın ifşa ettiği anatomi, rejimin üç temel çark üzerinden işlediğini tescillemektedir: Stigma, algoritma ve pusu.

  1. Rejim; insanları hukuk korumasının dışına iterek görünmez kara listelere ve ekonomik ablukalara yerleştirmiş, onları nesiller boyu sürecek “sosyal ölüm koridorlarına” mahkum etmiştir (stigma).
  2. Somut şiddet eylemleri yerine sosyal temasları ve dijital verileri işleyerek profil benzerliklerini suç deliline dönüştürmüştür (algoritma).
  3. En nihayetinde hukukun koruyucu görüntüsünü vatandaşları hedef yapan bir tuzağa çevirmiştir (pusu).

Bu tarihsel teşhisin ardından, yürütülecek mücadelenin yalnızca bireysel mağduriyet diliyle değil; hukuki, kavramsal ve tarihsel bir netlikle inşa edilmesi zorunludur. Hakikati görünür kılan, faile işaret eden, mağduru savunma dilinden çıkarıp insanlık onuru zeminine yerleştiren bir dil olmadan adalet kurulamaz.

Bu çerçevede hukuk devletini yeniden ayağa kaldırmak için aşağıdaki hayati adımların atılması gerekir:

1. Temiz ve Fail-Odaklı Mücadele Dilini İnşa Etmek:

Mücadelede kullanılan dil, salt bir ifade aracı değil, adaletin bizzat kendisidir. Rejimin ürettiği, mağduru suçluymuş gibi konuşturan, faili görünmezleştiren ve hukuksuzluğu olağan gösteren “PisDil” mimarisi bütünüyle reddedilmelidir. Failin dayattığı zehirli kavramlar kullanılarak hakikat savunulamaz; mağdur hiçbir koşulda açıklama veya masumiyet ispatı pozisyonuna itilemez. Bunun yerine; saldırıyı, failin imha kastını ve mekanizmayı çıplak hâliyle görünür kılan fail-odaklı temiz bir dil kurulmalıdır. Doğru adlandırılmış her kelime, zulmün zırhında bir çatlak; doğru kaydedilmiş her cümle, yarının adaletinin bir tuğlasıdır.

2. Siyasi veya Mahalli Meşreple Sınırlı Değil, Evrensel Hukuka Uygun Olarak Hakkı Savunmak:

Mücadele, salt bir kesimin mağduriyeti içine hapsedilemez. Maalesef Türkiye’de uzun yıllardır “siyasi meşrebimize uygun hukuk” talep etme hastalığı devam etmektedir. Parçalı hukuk talebi ve bölünmüş adalet savunuculuğu sürdükçe gerçek bir hukuk devleti kurulamaz ve eninde sonunda herkes bu hukuksuzluğun avı olur. Nitekim Şaban Yasak kararında AİHM’in mahkûm ettiği “kastı yorumlayarak” fiil yerine profil üzerinden insanları suçlama tekniği, bugün Osman Kavala ve Gezi davaları dahil olmak üzere tüm siyasi davaların yerleşik bir klasiği haline gelmiştir. Vurulan başkalarını korumayanlar, sonunda mutlaka vurulanın kendileri olacağını unutmamalıdır. Bu nedenle, rejim mahkemelerinin uyguladığı “toplulaştırma (kolektif suçlama) usulü” ile mücadele etmek için herkesin potansiyel hedef olduğu gerçeğinden hareketle, ayrımsız evrensel “hukuk güvenliği” savunulmalıdır. (Okuma tavsiyesi: https://www.karar.com/yazarlar/figen-calikusu/siyasi-mesrebimize-uygun-hukuk-1607892)

3. Kavramsal İşgali, Zihin Kolonizasyonunu Kırmak:

“Silahlı örgüt” kavramı yeniden cebir ve şiddet zeminine oturtulmalı; şiddet olmayan yerde somut fiilin, bireysel sorumluluk olmadan cezanın üretilemeyeceği ısrarla vurgulanmalıdır. Devletin sivillere yönelttiği algoritmik hedefleme, bir “hata” veya “ihlal” değil; doğrudan insanlığa karşı suç ve soykırım kastı taşıyan yaygın ve sistematik bir saldırıdır.

4. Fail Odaklı Hafıza Üretmek ve “Rücu” Mekanizmasını İşletmek:

Rejimin 10 yıldır masum milyonlara, ana-babalara, hasta-yaşlılara, kadınlara, çocuklara, doğmamış bebeklere, biçare mağdurlara karşı uyguladığı yaygın ve sistematik hukuksuzluklar “dönemin şartları”, “sistem böyle” gibi anonim mazeretlerle geçiştirilemez. Şaban Yasak’ın hürriyetinden yoksun bırakılma sürecinde suçun; Emniyet Müdürlüğünden başlayarak Savcılık, Sulh Ceza Hakimliği, Ağır Ceza Mahkemesi, İstinaf, Yargıtay ve nihayetinde Anayasa Mahkemesi zinciriyle nasıl senkronize ve taammüden işlendiği unutulmamalıdır. AİHM kararı, bu zincirdeki tüm sıralı makamların hürriyetten yoksun bırakma suçunu işlediklerini tescil etmiştir. Gelecekte Anayasa’nın amir hükmü gereği doğacak tazminatların doğrudan bu faillere “rücu” ettirileceği ve hiç kimsenin “amirlerimin emrine uydum” savunmasının arkasına saklanamayacağı hukuki ve aktif bir ihtar olarak kayda geçirilmelidir.

5. Dijital Zulmü Teşhis Etmek:

Klasik diktatörlüklerin aksine, neo-modern baskının klasik yöntemlerle (tank/tüfek) değil; algoritmik damgalama, dijital gözetim, veri havuzları ve profil temelli hedef yapma mekanizmaları üzerinden yürütüldüğü anlaşılmalıdır. Geleceğin hukuk mücadelesi bu yeni kontrol mekanizmalarına karşı da verilmek zorundadır.

6. Toplumsal Güveni Yeniden İnşa Etmek ve Vicdana Hitap Etmek:

Rejimin parçaladığı dostluk, akrabalık ve sosyal dayanışma bağları onarılmalı; insanların birbirine güvenebildiği bir toplumsal zemin yeniden tesis edilmelidir. Bu inşa süreci; hedef grubu içeriden bölen “biz-siz”, “içeridekiler-dışarıdakiler” gibi parçalayıcı dil tuzaklarını tamamen reddetmeyi gerektirir. Masuma yapılan saldırı hepimizin hukukuna yapılmıştır; bu hem evrensel hem ulusal hem de ahlaki bir ilkedir. Dil, toplumun suskun kesimlerini utandırmak için değil, vicdanları uyandırmak için kullanılmalı; öfke değil ahlaki berraklık üretmelidir.

7. Uluslararası Kaydı Tarihselleştirmek ve Zihinsel Berraklığı Korumak:

Verilen her ihlal kararı ve uluslararası rapor, yalnızca bireysel hak arama aracı değil; hakikati tescilleyen ve geleceğin adaletini şekillendiren tarihsel arşiv belgeleri olarak konumlandırılmalıdır. “Bir daha asla” demek bir temenni değil; kayda geçirilmiş hakikatin geleceği koruma iradesidir. Soykırım rejimleri gerçeği öldürerek var olur; tarihsel kayıt dili ise failin unutturmak istediği her şeyi kayda geçirerek adaletin tohumunu eker. Somut fiil ile profil arasındaki farkı net biçimde ortaya koyabilmek ve zihinsel berraklığı korumak bu bağlamda tarihsel önemdedir.

Şaban Yasak kararı, “fiil yerine profil” kullanılan bir çağda hukukun insanı mı koruyacağı, yoksa algoritmik stigmatizasyonun mu yeni kural haline geleceği sorusuna verilmiş tarihsel bir cevaptır.

Hüseyin Demirtaş

1970 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğreniminin ardından Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu eğitimini tamamlayarak 1994 yılında Deniz Subayı olarak Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hizmet etmeye başladı. 22 yıllık deniz subaylığı süresince Deniz Kuvvetlerinin çeşitli yüzer ve kıyı birliklerinde ve çeşitli uluslararası pozisyonlarda görev yaptı. 2016 yılında Bükreş Deniz Ataşesi görevinin tamamlanmasının ardından Türkiye’ye döndüğünde, Romanya’da iken Türkiye’de adam öldürmüş ve yaralamış gibi gösterilerek gözaltına alındı. Ardından hak mücadelesine başlayınca memuriyetten çıkarıldı. Kendisini bir insan hakları aktivisti olarak tanımlayan Hüseyin Demirtaş halen Türkiye’deki rejim değişikliği ve milyonlarca vatandaşa karşı uygulandığını düşündüğü insanlığa karşı suçlarla mücadele yürütmektedir. Evlidir, 3 çocuk sahibidir, İngilizce bilmektedir.


[1] https://x.com/kabak_omur/status/2053048100344803485?s=20

[2] https://x.com/kabak_omur/status/2053192264130720040?s=20

[3] https://www.hukukihaber.net/yargitaydan-121-ulkenin-bassavcisina-feto-mektubu

İlgili İçerikler

Zekeriya Simsek
Orta Doğu

İran Dünyanın Neresindedir?

Zekeriya Şimşek

İran, iki bin beş yüz yılı aşkın bir uygarlık. Dayanıklı ve dayanışmacı bir halka ev sahibi topraklar: “Vatanım, seni yeniden...

cisel aktimur
Politika

Selahattin Demirtaş: Bir Siyasal İhtimalin Tutukluluğu

Çisel Aktimur

Selahattin Demirtaş, bir kişi olarak değil, bir ihtimal olarak tutuklu. Bu ihtimal, onun siyasal alan içinde açabileceği yeni hatları, farklı...

Dr. Jan Campbell

Iran – ABD Savası: Pandora’nın Kutusunda Ne Olduğunu Bilmiyorum

sibel özbudun &temel demirer

İki Yarım İsyan ve Beyhude Bir “Başkaldırı”(*)

Sibel_özbudun

Beşikçi Bizleri “Vasat”ın Dışına Çağırıyor…

kürt sorunu

Penguen Olma Yanılsaması: Çoğunluk, Güç ve Kürt Meselesi

hüsey aykol

Ah be Hüseyin Aykol Hoca(’mız)(*)

temel demirer

Kapitalizmin Yeniden Üretildiği Alan: Futbol

Son Makaleler

devlet ve millet / Hüseyin Demirtas
Hukuk

Kalıcılaştırılmış KHK Rejiminin Röntgeni: AİHM Şaban Yasak Kararıyla Tescillenen Anatomi

Hüseyin Demirtaş

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, 5 Mayıs 2026 tarihinde karara bağladığı Şaban Yasak v. Türkiye dosyasında, 20 Temmuz...

karikatür

MÜZİĞİN HATIRLATTIKLARI[*]

Dr. Jan Campbell

Bir Geçit Töreninin Ardından

Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

Türkiye’nin 68 Kuşağının Sanat, Kültür ve Estetik Tarihi

KATEGORİLER

  • Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Podcast
  • Gorüş TV
  • Diğer

SAYFALAR

  • Ansayfa
  • Gizlilik Politikası
  • Görüş Hakkında
  • Görüş’te Yazmak | Become an Opinionmaker
  • Künye
  • Yayın ilkelerimiz
  • İletişim | info@gorus21.com

BİZİ TAKİP EDİN

gorus-stickyl-ogo-dark

HAKKIMIZDA

21. yüzyılın disiplinlerarası, uluslararası, farklı görüşlerin yer aldığı yayın organı

© 2025 Görüş Tüm Hakları Saklıdır.

Hoş Geldiniz!

Hesabınıza aşağıdan giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz? Kayıt Ol

Yeni Hesap Oluşturun!

Kayıt olmak için aşağıdaki formları doldurun

Tüm alanlar zorunludur. Giriş Yap

Retrieve your password

Şifrenizi sıfırlamak için lütfen kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.

Giriş Yap
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Politika
  • Kültür & Sanat
  • Opinion Internatıonal
  • Gorüş TV
  • Görüş Podcast
  • Diğer
  • Giriş Yap
  • Kayıt Ol

© 2024 Görüş Tüm Hakları Saklıdır.

Bu web sitesinde çerezler kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek çerezlerin kullanılmasına izin vermiş olursunuz.