felesefe, psikoloji

Bir önceki yazıda matematikten felsefeye etkileşimi ile bilim dallarının birbirine olan bağlantısından söz etmiştik. Ayrıca yazıda felsefenin de psikoloji biliminin doğuşuna sebep olduğunu belirtmiştik. Bugün bu yazıda felsefe ile psikolojinin etkileşimini ele alacağız. Disiplinler arası bağlantılara biraz daha derinlemesine bakacağız.

Deliliğin Tarihi adlı kitabında söylem analizi profesörü Michel Foucault, delileri, toplumun kurallarına  uymayan ve genelden uzak davranış sergileyen kişiler olarak tarif eder. Her şeyin zıtlığı ile var olduğunu savunan filozof Dekart gibi Foucault da deliliğin bir sınır olduğunu ve akıllılık kavramını hak edenin aklı kıt ile kıyaslanarak belirleneceğini belirtir ve delilerin toplum içinde var olmalarının gerekliliğini savunur.

Foucault, Katolik kiliselerinde var olan itiraf odalarının psikolojisi bozuk insanlara çok iyi geldiğinin tespit edildiğinden söz eder ve böylelikle psikanalizin temellerinin bu sayede atıldığına dikkati çeker. Filozofların, düşünürlerin sorgulayıp savundukları konuları psikoloji bilimi insanların ve hayvanların zihinleri üzerinde deneyler ile 19. Yüzyılın başlarından itibaren varlığını bir bilim dalı olarak göstermeye başlar. Psikolojik hastalıklardan yola çıkılmış gibi görülse de psikoloji bilimi, insanın, söz gelimi, bakış açısını, karar verme aşamasını, problem çözme biçimini ve zihninin bebeklikten erişkinliğe kadar olan gelişim süreçleri gibi vs. aynı zamanda zihnin kapasitesini, işleyişini araştırma, inceleme konularını içine alır.

Dünyanın ilk psikoloji araştırma laboratuvarını 1879 yılında Alman filozof Wilhelm Maximilian Wundt kurmuştur ve kendisine psikolog unvanını vermiştir. Tarihteki ilk psikolog unvanını alan kişi de Wundt olmuştur. Psikoloji tarihinin en başlarından itibaren 6 düşünce okulunun öğretileri ile farklı psikolojik yaklaşımlar oluşmuştur. Bunlar, Yapısalcılık Düşünce Okulu, İşlevselcilik Düşünce Okulu, Davranışçılık Düşünce Okulu, Psikanaliz Düşünce Okulu, Hümanistik Psikoloji Düşünce Okulu ve  en son Bilişsel Psikoloji Düşünce Okuludur.

Yapısalcılık Düşünce Okulu öğretisine göre, insan tecrübelerini oluştururken, dış dünyadan örneğin, sosyal çevre ve koşullara bağlı aynı zamanda iç dünyasından ki bunlar duyu verileri temellidir. İnsan düşünce kalıplarını öğrendiği deneyimlerine göre düşünce yapılarını oluşturur. Bu öğretinin kurucuları olan Wilhem Wundt ve Edward Titchener’dir, insan bilincinin analiz edilebilmesi için kişinin hissettikleri, olayları yorumlaması, deneyimlerini “İç gözlem metodu” ile saptanabileceğini savunurlar. Burada psikologlar kişinin içsel duygular yoluyla oluşturduğu düşünce yapısallığı ve düşünce oluşum sürecine odaklanırlar. Bu düşüncenin temeli aynı zamanda felsefesi, Sokrates’ten  (Socrates) gelir bir nevi, şöyle ki; Sokrates de der ki “Kişiyi, kendi içinde bilgiyi aramaya yönlendirmek gerekir” der. Tarihte ilk olarak kişilere soru sorarak kişinin cevapları arasındaki tutarsızlıkları tespit edip, düşünce tarzını anlamasını ve kavramasını sağlayan filozof Sokrates’tir.

İşlevselcilik Düşünce Okulu William James ve John Dewey bu okulu kurmuştur. Bir önceki okulun oluşturduğu yönteme ek olarak düşüncenin, algının ve öğrenmenin nasıl gerçekleştiğine özellikle yoğunlaşır. Bu okulun adından da anlaşılacağı üzere zihnin işlevi, nasıl çalıştığı konularını ele alır. Yapısalcılık teorisinden ayrıldığı nokta içsel duygulanımı sorgulanmak yerine kişinin toplum içinde davranışları ve uyumuna odaklanılır. Bu okulun etkilendiği felsefelerden biri de, Aristo’nun varlık bilgisine ve çevre ile etkileşim süreçlerine aynı zamanda düşünceyi oluştururken insanın, tümevarım, tümdengelim metodunu kullanarak kendisinin mantık teorisini oluşturup, algıyı gerçekleştirdiğini savunur. Dekart (Rene Descartes) Aristo’nun tümdengelim yöntemini temel alarak öğrenmenin ve algının kişinin “Ben” kavramını oluşturması ile bilincin oluştuğunu söyler. Tarihte ilk olarak sinir sisteminin işlevselliği ile insanın davranışlarını açıklayabiliriz diyen kişi de Dekart’tır. Filozofların akla dayalı ve insanı merkeze alan ve Aristo’nun insan için kullandığı benzetmedeki gibi “Siyasal hayvan” tamlamasıyla sosyalleşmeye mecbur halinin, zihnin işleyişini belirlediğini öngörür. Bu öngörüyü canlılar üzerinde gözlemler ile işlevselcilik okulu ele almıştır.

Davranışçılık Düşünce Okulunu John Watson, Ivan Pavlov, Frederic Skinner ve Edward Thorndike bu okulun temsilcileridir. Davranışçı düşüncenin savı, insanın gözlemlenebilir davranışlarını incelerken öte yandan da insanların ödül yöntemi ile öğrendiklerini izah ederler. Hatta John Watson “Bana rastgele bir insan verin, soyu, yetenekleri, eğilimleri, becerileri ne olursa olsun, ondan istediğim şeyi yaratırım. Bir doktor, avukat, tüccar, bilgin, hırsız ya da bir katil” diyerek bu teorisini ispatlayacağını iddia eder. Bu okul İşlevselci teorinin odaklandığı insanın bilişsel süreçleri ile ilgilenmez. Davranışçı düşüncenin 18. Yüzyılda İngiliz felsefe insanlarının savunduğu; duyumculuk ve deneycilik teorilerinden izler taşımaktadır. Duyumculuğa göre insan duyusal yani kendi iç dünyasından acı, açlık, susuzluk, üzüntü, kızgınlık, çaresizlik, doygunluk, neşe, mutluluk vs. gibi benzeri birçok duyguya tepki verir. Bu tepkiler insanda bir davranış geliştirmesine sebep olur ve devamında bu öğrenilen davranışlar otomatik reflekslere dönüşebilir. Deneycilik de; insanın tecrübeleri vesilesi ile bilgiyi hal etmeyi öğrenir der. Deneyci felsefenin kurucusu İngiliz filozof John Locke’tur. Locke’a göre insan boş bir sayfa gibidir “Tabula rasa” iç dünyamızdan ve dış dünyadan aldığımız verilerin edimleri ile  sonuca ulaşır, buna göre tepkiler veririz. Varlığımızı buna göre oluşturur ve koruruz der. İskoç filozof David Hume de insanın zihinsel algısının düşünce ve izlenimlerden oluştuğunu öne sürmüştür ve beş duyu organımızla edindiğimiz veriler ile insan algısının bu şekilde oluştuğundan söz eder döneminde ve davranışçı düşünce bu filozofların savlarından yola çıkarak psikoloji okullarının temelini oluştururlar.

Psikanaliz Düşünce Okulu savunucusu Sigmund Freud’dur. Bu okulun teorisine göre insanın kendi istekleri ile toplumun beklentilerinin aynı olmamasından doğan çatışmaya dikkatleri çekerken, insanın doyuramadığı arzularının bilinçaltına atılarak, farklı davranışların oluşumuna imkan sağladığından söz eder. Bu sebeple Freud insanın davranışlarının temelinde cinsellik ve saldırganlık gibi iki temel içgüdünün yattığını savunur. Bu düşünce teorisine göre insan doğuştan kötü ve bencildir. Freud’un düşüncesinin etkilendiği felsefelerden biri de flozof Fransız Marquis de Sade’ın düşünceleridir. De Sade’ye göre davranışların kaynağı sadece arzudur. De Sade’ın savına göre, insanın doğasında sadizm vardır. De Sade tarihte ilk kez açıkça insanın içgüdülerinin, hayatta kalmak için cani olmasının ve bunun normal olduğunun aynı zamanda dürtüsel olarak cinsel isteğinin yönlendirmesi doğrultusunda hareket ettiğini savunur.

Hümanistik Psikoloji Düşünce Okulu temsilcileri Carl Rogers ve Abraham Maslow’dur. Bu düşünce Psikanaliz teorisinin aksine insanın doğuştan iyi olduğunu savunur. Bu düşünce okulu teorisine göre insanın eşsiz olduğunu, temel ihtiyaçlarının yanında sosyal konumlandırmasını yapıp kendisini gerçekleştirdiğinde topluma katkıda bulunan bir bireye dönüşeceğine inanılır. Hümanist sözlük anlamı ile insancıl demektir ve felsefesi Rotterdamlı Erasmus’a dayanır. 15. Yüzyılda yaşamış bu filozofun felsefesi insanın saygı gösteren ve başkaları tarafından da karşılığını aldığı mutlu bir yaşam sürmesinin toplum kuralları ve devlet sistemleri tarafından sağlanmalıdır diye savunur. Adalet, etik, mantık ve eşitlik bu düşüncenin temelini oluşturur.

Bilişsel Psikoloji Düşünce Okulu temsilcisi Jean Piaget’tir. Zihinsel süreçlerden özellikle öğrenme ve hatırlama üzerine araştırmalar yapan bilim insanı Hermann Ebbinghaus’tur. Bu Düşünce Okuluna göre insanın bilişsel süreçleri beyin gelişime göre farklılık gösterir. Bu okul, düşüncenin oluşum evrelerini, misal, hafızada tutma, zihinde şemalandırma, problem çözme, karar verebilme, yargılama gibi  benzeri farklı zihinsel süreçlere odaklanır. Aynı zamanda insan, dışardan uyaranları seçerek verileri işleyen ve o veri hakkında bir bilgi oluşturup ona göre bir tutum sergileyen canlıdır. İnsan aktif öğrenme hali ile kendisini geliştiren bir varlıktır diye savunurlar. Bu okulun etkilendiği filozoflardan biri de Immanuel Kant’tır. “Saf aklın eleştirisi” “Pratik aklın eleştirisi” “Yargı yetisinin eleştirisi” adlı kitaplarında insanın hayatta edindiği tecrübelerinin bilgiyi oluştururken karar verme mekanizması ve problem çözme yetisi ile sebep-sonuç ilişkisini devreye dahil ederek, aklın devreye girdiğinde gerçekçi bir davranış, tutum içinde olduğunu ifade eder.

Matematik felsefeyi, felsefe psikolojiyi, psikoloji fizyolojiyi, nörolojiyi ve biyolojiyi etkisi altına alıp birbirlerinden beslenmişlerdir. Aynı zamanda bu bilim dalları kendi içinde uzmanlıklara ayrılarak yeni bilim dallarının doğuşuna da önderlik etmişlerdir. Döneminde filozoflar çağın icatlarından, mucitlerinden, astronomiden, fizikten doğrudan etkilenip, farklı ve çok boyutlu olaylara bakabilme yetisi kazanmıştır. Bu bilim dalları arasındaki bağlantı, çağımızın gelişmelerinin temelini oluşturmuştur. Tıpkı bilişsel psikolojinin, bilgisayarın çalışma biçimini zihnin öğrenme şemalarını taklit ederek kodlanmasına yardımcı olduğu gibi diye örnek verebiliriz.

Yazarın konuyla ilgili diğer makaleleri