matematik, felesefe, psikoloji

Kısacık yaşamımızı anlamlandırıp, yaşamın belirsizliğini ortadan kaldırmaya çalışıp ve bir değer kazandırma çabasında olan biz insanların, bu sorunsalı ortaya atıp araştırmaya ne zaman başladığımızı inceleyelim.

Tarih öncesinde insan hayatta kalabilmek için doğanın sert çetin koşullarının içinde sürekli gelişen doğa olaylarını hesaplamak zorundaydı. Kendisine zarar verecek bir canlının ona olan uzaklığını ya da yakınlığını, sayılarını yani kalabalık olup olmadıklarını, ne kadar hızlı koşup onu yakalayabileceklerini, nereye saklanırsa vücut ağırlık, genişlik ve uzunluklarının oraya sığıp sığamayacağı ya da kolunun girip giremeyeceğini içgüdüsel olarak hesaplayarak insan ne yapacağına karar verirdi. Bu özellik bir anlamda mekan ve miktar olgusu tüm canlılarda yaşamını idame ettirmesi için şarttır ve bu özellik doğuştan her canlıda da vardır.

Bu durumda insan, doğanın ve başka canlıların düzenini gözlemleyip, karmaşık düzendeki bağlantılarını anlayıp, hesap yaparak hayatta kalma mücadelesini ona göre vermesini sağladı. Aslında o çağlardan bugüne kadar gelmemizi sağlayan matematiktir ki icadı M.Ö. 6000 yıllarında antik Mısırlılar tarafından gerçekleştirilmiştir.

Antik Mısırlılar doğa olaylarını hesaplayarak, tarımdaki verimliliği arttırmak ve toprak paylaşımını adaletli şekilde yapmak için matematiği icat etmişlerdir.  Aslında matematik özünde yaşam ile ölüm arasındaki çizgidir. Bu sebeple matematik felsefenin doğumuna önayak olmuştur.

Felsefe, bilgi sevdası demektir. Felsefenin çıkışı M.Ö. 7 yüzyılda İyonya uygarlığında bulunan Milet liman şehrinde (Milet antik kenti Türkiye’de Didim ili sınırları içindedir) ilk izleri görülmüştür. O dönemlerde olayları veya nesneleri yorumlarken mitolojiden yararlanılmaktadır. Fakat mitolojik hikayelerden faydalanmak olayları anlamlandırmaya çalışırken yetersiz kaldığını gören insanlar durumları veya olayları mantıklı açıklamalar ile izah etme yoluna gittiklerinde felsefenin de ilk tohumlarını atmış oldular.

Mantık yolu ile açıklama Antik Yunanda M.Ö. Sokrates ile başlar. Sokrates “Kendini bil” der, çünkü kişiyi kendi içinde bilmeye, bilgiyi aramaya yönlendirdiğinizde ancak kendini konumlandırmaya ve çevresini anlamaya başlar.

Mantık, akıl sanatına denir. İnsanın olguları, nesneleri ve durumları kavrayışı daha derin hakikate varmasını sağlar. Sokrates’in öğrencisi Platon insanın amacı kendi refahı ve mutluluğu için kendi hayatının sorumluluğunu ele alması gerektiğini söyler. Aynı zamanda varlığını erdemli bir şekilde sürdürürken kişinin toplum yaşamı içinde ahlaklı ve iyi niyetli olması gereğini savunur. Bu sebeple “İyi, doğru bir yaşamın kesin ölçütü ve amacıdır” der.

Dünyanın nüfusu çoğaldıkça, insan yaşamı toplumsal yaşamın düzenine ve refahına bağlı olmaya başlamıştır. İnsanın da doğasına baktığımızda sosyalleşmek hem hayatta kalması hem de kendisini iyi hissetmesi anlamında gereklidir. İşte buradan yola çıkarak Aristo’da insanı tanımlarken “Siyasal hayvan” ifadesini kullanır. Aristo’ya göre insan, ancak bir topluluk içinde bulunduğunda ve orada etkileşime geçip, işe yaradığını düşündüğünde kendi benliğini bulur diye düşünür.

görüs21

Filozoflar, insanların eğitimle akıl yürütme becerisinin edindirilmesinin önemini vurgularlar. Sokrates der ki “Kişi neyin iyi olduğunu öğrendiğinde ancak iyi bir şey yapar” Aristo’da her türlü düşüncenin kavramlar vesilesi ile ortaya çıktığını söyler. Kavramların birbiri ile bağlantısı sonucu cümleler oluşur buna göre de sonuçlar çıkardığımızı ifade eder.

Bir diğer modern filozof Ludwing Wittgenstein göre ise “Lisanın felsefesi” adlı kitabında “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” diye açıklar ve ayrıca “Neye inandığımız, ne öğrendiğimize bağlıdır” der.

Aristo’nun hayatı anlamlandırırken tümevarım ve tümdengelim akıl yürütme metodunu birçok organize din ve farklı akımların filozofları kullanır. Dinler ise felsefeyi, imanın temelini güçlendirmek için kullanmıştır. Wittgenstein der ki “Bir Tanrıya inanmak, yaşamın anlamı hakkındaki soruyu anlamak demektir” diye söyler.

Din adamı Aquinolu Thomas bütün varoluşun kendisini Tanrı ile eksik bir benzerlikle dışa vurduğunu ifade eder ve Aristo’nun tümevarım teorisini kullanarak bir hiyerarşik düzenek ile ruhban grubunu kademeli bir halde sıralayarak bir düzenek oluşturur. Onun tarifine göre Tanrı’dan sonra peygamber, kral, papa ve ruhban grubunun bireyleri tecrübelerine, hizmetlerine göre sıralanır.

Allah’a yakınlık Alman Martin Luther 15. Yüzyılda yaşamıştır kendisi “İki krallık doktrini” adlı eserinde kraliyeti ve ruhban sınıfını birbirinden ayırır. Bir anlamda ifadesine göre kilise ve hükümet birbirinden ayrılmalıdır. Bunu da maddiyatın maneviyattan ayrılması “İman benzeşmesi” ile tasvir eder. Bu düşünceyi yine aynı yüzyılda yaşayan Nicolo Machiavelli daha keskin bir dille eleştirerek fikrini beyan eder. Kralların iktidarlarını korurken birtakım taktikler ve manipülasyonlar ile din, erdem, kurallar, dürüstlük, ve ahlaktan bahsederek halkı kandırıp onları sömürdüklerinden söz eder. IL Principe adlı kitabında etik ve siyaseti birbirinden ayıran ilk kişidir. Hatta en ünlü sözü “Başarıya giden yolda her şey mubahtır” söylemi günümüz günlük dilinde Makyavelist yaklaşım olarak bilinir ve hala kullanılır.

Batıya göre doğu bilgeliği ve felsefesi de temel insanın sorunlarına farklı çözümler getirmek de geri kalmadı. Hintli Siddharta Gautama’nın (Buda olarak adı sonradan değişir) aydınlanma yolu ve hayatın amacını acı, ıstırap ve mutsuzluk kaynaklarından kurtulmak ve dünyevi hazlardan uzaklaşmak ile tanımlayarak, kişinin tükenişini yaşayıp yani Nirvana’ya ulaşarak bilgeliğe ulaşabileceğini söyler. Bunun içinde uygulanması gereken etik kurallar vardır. Asya bilgeleri zaman geçtikçe sonradan imparatorlar tarafından benimsenip tanrılaştırılmışlardır.

Budizm’in etkilediği filozoflardan biri de Arthur Schopenhaur’dur. Hayatın amacını açıklarken, insanın yaşam içinde mutluluğu temel almaması gerektiğini, eğer mutluluk üzerine bir yaşam kurgulanırsa insanların hayal kırıklığına uğrayacaklarını savunur. Bir cümlesinde bu düşüncesini şöyle ifade eder; “Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır o da mutlu olmak için burada olduğumuzu sandığımızdır.” Schopenhaur, dünyanın acılar ile dolu olduğunu insanın bireysel istekleri ile toplumun beklentilerinin çatışacağını ve bu sebeple insanın mutsuz olacağını söyler.

Schopenhaur’un düşüncelerine tepki olarak Alman filozof Friedrich Nietzche de asıl insanın dünya acılarını en derine kadar yaşadığında olgunlaşıp, tecrübe sahibi olabileceğini savunur. Bir sözünde “Beni öldürmeyen şey güçlü kılar” diyerek açıklamıştır. Bir diğer benzer anlamda sarf ettiği cümlesi ise “Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız, önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz” der.

Bir başka Çinli filozof (Lao-Tse) Laozi’dir. Laozi, Tao felsefesini getirmiştir. Tao çincedir; yol, temel, yöntem, akış anlamlarına gelmektedir. Tao, evrendeki düzen ve sonsuz akıl olarak tanımlanır. Dualizm ilk kez burada karşımıza çıkar yin ve yang yani dişi ve kadın veya gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü gibi benzeri…

Taoizm akışta kalmayı öğütler. İnsanın dengesizlik halini geçmiş pişmanlıklarının, gelecek kaygısının bir tür şimdiye odaklanamama problemi yaratacağını ve yaşam ile uyumun yakalanamayacağı için yaşamın anlamını kaybedeceğini söyler. 

Batı filozoflarından Herakles de akıştan söz eder ama bu bir teslimiyet şeklinde değil değişim olarak filozof bu metaforu kullanır. Herakles “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” diyerek her şeyin akış halinde oluşunu açıklar. Bu cümlesinde savunduğu gibi nehrin suyu her an değişir. Yalnız bu akışın mekan ve zaman içindeki her eylem ile değiştiğini ve aynı kalmadığını ifade eder. İnsanın da sürekli değiştiğini ve sabahtan akşama kadar geçen sürede bile öğrendikleri, gördükleri ve tecrübesinin tesiri ile o bireyin farklı bir kişi olacağından söz eder.

Çinli Konfüçyus da sonradan tanrılaştırılmış bir filozoftur. İmparatorların bu filozofu sevip, öğretilerini devlet kuralı haline getirmelerinin başında, insanın itaatkarlığını esas almasından dolayıdır. Konfüçyus’a göre toplum bağlarının kuvveti ancak gelenek, örf, adet, kültürü korumak, büyüklere saygı ve ülkesine sadakat ile olabilir diye ifade eder.

Her bir yaklaşım, tanım ve felsefe yaşamın anlamını ifade ederken ya birbirini çürütmek ya da geliştirmek için üretilmiştir. Kilise karşıtı Alman filozof Thomas Hobes din ve kilisenin belirlediği kurallarının ağırlığı ve insanlara yaptığı haksızlıktan söz ettiği için ülkesinden sürgün edilir. “İnsanlardan alınamayacak tek hak yaşama hakkıdır” der ve “İnsan insanın kurdudur” diyerek de, kötülüklerin hiçbir inanış, ahlak kuralları ardına sığınarak din adamlarının bu gücünü kullanarak kişileri infaz etmeye hakları olmadığını, hem bir gerçekliği açıklığa kavuşturarak hem de bununla ilgili düşüncesini cesurca açığa çıkartır. Filozof Niccolo Machiavelli de Thomas Hobes gibi düşünür, insanların kötü olduklarını “Sözlerini tutmayan, beş para etmez ve güvenilmezlerdir” şeklinde kelimeler ile betimler.

18. yüzyılda Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau, Thomas Hobes’ın ve Niccolo Machiavelli’nin tersine, Rousseau insan doğasının “Kişi özünde iyidir” diyerek savunur. Ayrıca bireysel özgürlüğün devlet tarafından güvence altına alınması gerektiğini de açıkça savunur.

İnsana saygı gösterilmesinin ve mutlu yaşamasının sağlanması gerektiğini savunan bir diğer filozof da Roterdam’lı Erasmus’dur. Kendisi hümanizm felsefesini getirmiştir. Hümanizm, aklın, sağduyunun, etik kuralların, adalet ve eşitlik kavramlarını öne çıkartır. Hurafelerin, batıl inançların, doğaüstü güçlerin varlığına şüpheyle bakar. 15. Yüzyılda kiliseye karşı eleştirileri Avrupa ülkelerinin reform hareketlerinin temeli olarak hümanist (İnsancıl) Erasmus’un görüşlerine dayandırılmıştır.

Filozof Rene Deskartes (Dekart) ruhun özünün insan beyninde bulunan epifiz bezinin olduğunu ileri sürer. Realizmin (Rasyonalist) savunucularındandır. 16. Yüzyıl itibari ile filozoflar varlık, madde ve enerji üzerine felsefelerini kurgularlar. Bunun dönemin fizik bilimi ve felsefe ile ilgilenen bilim insanları ile de ilişkisi vardır. Galileo Galilei ve Johannes Kepler gibi fizikçiler o dönemde yaşayan dünyaya keşifleri ve icatları ile düşünceleri aydınlatan insanlardı. Bu bilim insanları astronomi bilimi ve felsefe ile ilgileniyorlardı.

“Düşünüyorum öyleyse varım” Dekart’ın felsefesinin bilgiye dayandırdığının örneğidir. Dekart “Yöntemli kuşku” ilkesini insanın algısının yanıltıcı olacağı için tam bir güven içinde olayları değerlendirmemesi gerektiğini savunur. Sahici bilginin ancak kuşku ile araştırıldığında çok yönlü bakıldığında bulunacağını söyler. Dualizme (İkilik) Dekart da farklı bir yorum getirmiştir. İnsanın varlığı hem maddedir hem de düşünce, şöyle ki; beden ve zihin buna örnek verilebilir.

Filozof Baruch Spinoza, Dekart’ın düalizmine karşı monizmi geliştirir. Monizm (Teklik) her şeyin tek bir tözden kaynaklığını söyler.

Töz anlam olarak; “Evrenin varoluşunu açıklamaya çalışan felsefenin ilk öğesi olarak düşündükleri varlık, öz, enerji veya madde, değişen şeylerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavramdır.”

İfade özgürlüğünü ilk ortaya atan 17. Yüzyılda filozof Baruch Spinoza’dır. Sonradan yani 18. Yüzyılda bu düşüncenin savunucularından biri de İngiliz filozof John Locke olacaktır. Spinoza, özgürce ifade hakkını kullanarak, Tanrı’yı organize dinlerin ifadesinden çok daha farklı olarak tanımlar. Ona göre Tanrı her şeyde vardır. Doğa Tanrı’dır diye söyler. Yaratıcının yaratılmış olamayacağını eğer yaratıldıysa ondan daha güçlü bir kavram daha olacağı için ancak doğanın yaptığı gibi kendi yaratılışının da bir şekilde vesilesi olmalıdır diye düşüncesini açıkladığında Yahudilikten atılır. Bu nedenle Yahudi olan Baruch ismini Benedict de Spinoza diye değiştirir.

Ayrıca Spinoza, her şeyin birbirine sebep-sonuç ilişkisi ile bağlı olduğunu, var olmak için insanın kendisinden başka bir nedene ihtiyacı olmaması gerektiğini ve bireyin özünün tüm bunlar için yeterli olduğunu ifade eder. Spinoza da bir rasyonalisttir.

İngiliz filozoflar hayatın anlamını tanımlarken rasyonalistlere karşı geldiler. Bunun yerine deneyciliği getirdiler. Deneycilik akımını başlatan filozof John Locke ve kendisi insan zihnini boş bir yazı tahtasına benzetir buna da “Tabula rasa” der. İnsan zihni hem dış dünyadan hem de iç dünyadan veriler ile gelişir. Dış dünyadan kasıt çevre ve diğer insanlar, iç dünya ise duygulardır, her iki alandan insan veri girişi ile bilgi toplar, biriktirir. İnsanın deneyimleri duyusal izlenimleri ile elde edilir diye savunurlar.

İskoç filozof David Hume de insan, düşünceleri ve izlenimleri ile algısını oluşturur der. Beş duyu organıyla algılayan insan zihninde kavramları oluşturur diye ifade eder. Misal, insan buza değdiğinde hissettiği soğuktur fakat soğukluk algısı bir izlenimdir ve düşünce ise buzun zihinde oluşturduğu bilgidir.

Bu felsefelerin üzerine Immanuel Kant yeni bir temel kazandırır. Kant, deneyci felsefeyi geliştirerek, kişisel deneyimlerin evrensel boyutta fakat geçerli metodlar ile değerlendirilmesi gerektiğini söyler.  Filozof Kant, sistematik felsefi yaklaşımı ortaya çıkarmıştır.  Bu yaklaşım hem rasyonalizm hem de deneyciliği birleştirme eğilimindedir. Kant, insanın aydınlanması ile ilgili şöyle der; “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.”

Kant’ın “Tinin görüngü bilimi” adlı kitabında “Mutlak idealizm” kavramını insanlığa sunar. Bu kavrama göre; “Her şeyin Ben’in içinde olduğu yani bilincin dışına taşan hiçbir şey olmadığı ya da daha açık bir dille, Tin’in (Ruh) her şeyi kapsadığı yönünde düşünür. Sanat, inanç, felsefesi olan kişinin mutlak Tin’e ulaşacağını ifade eder.”

Immanuel Kant’ın sistematik felsefesine karşı varoluşçuluk doğmuştur. Danimarka’lı filozof Soren Kierkegard’ın başlattığı bir akımdır. Kierkegard’a göre insanın yaptıklarının veya düşüncelerinin sorumluluğunun, hayatının anlamını belirlemesinin dinler veya toplum tarafından değil, kişinin kendisinin kararıyla olması gerektiğini savunmuştur.

İnsanın kendisini tanımlayıp, olmak istediği biçime getirip kendisini gerçekleştirdiği zaman ancak bağımsızlığına kavuşabileceğinden (18. Yüzyıl) Alman Georg Wilhem Friedrich Hegel söz eder. Buna da idealizm felsefesi der. 1900’lü yılların ortalarında Fransız Jean- Paul Sartre’da “İnsan kendini oluşturan varlıktır” diye savunur bu fikri bir başka boyutta ele alır ve başka bir sözünde de “İnsan özgür olmaya zorunludur, mahkumdur” der.

İnsanın özgürlüğüne uç bir yaklaşım getiren filozof Fransız Donatien Alphonse François Le Marquis de Sade’dir . De Sade’ye göre “Davranışların kaynağı tek arzu olmalıdır.” Ve bir başka sözünde de “Ahlak kuralları ahlak dışıdır” diyerek marjinal ve aşırı özgürlükçü açıklamalarını Sodom ve Justine adlı kitaplarında “Erotizm” ve “Sadizm” kökenine dayanan hikayeler yazar. De Sade insanların özünde cani olduklarına inanır. Bu dönemine göre kabul edilemez açıklamaları ve yazıları yüzünden hapiste ve sonra akıl hastanesinde yatar. Fakat De Sade’nin özgürlük hakkındaki düşünceleri Fransız devrimini başlatıp kraliyet yönetiminin de sonunu getirir. Buna ek olarak soylu ve ruhban kesimin ayrıcalıklarının bitirilmesine de sebep olur.

Özgürlük konusu filozoflar tarafından 20. Yüzyılda da ana tema olarak ele alınmıştır. Fransız filozof Albert Camus “Ben varım ve benim varoluşumun saygı gösterilmesini istediğim sınırları var” diyerek kişinin kişisel özgürlük alanının mahremiyetinden ve insan olarak haklarının başkaları tarafından da önem verilmesinin gereğinden söz eder. Bir başka ifadesinde “Başkaldırı, insani değerleri ortaya koyar” ve başkaldırıda bulunan bir bireyin kendi hak arayışında olduğunu ifade eder. Camus, ölümün olduğu dünyada ölmeye çalışmak değil aksine yaşamayı seçerek ona karşı gelinmesi gerektiğini ifade eder. İnsan sınırlı bir hakla dünyada varlığını sürdürür, Camus’a göre ıstırap içinde günlerini sürekli kahrederek geçiren bir insanın, bir anlamda yapmak istemediği fakat mecburiyetleri için yaşamını sürdüren insanın, hayatın anlamını anlamadığına dikkati çeker.

Absürd felsefe anlayışını Albert Camus getirmiştir, çünkü öleceğini bilerek yaşayan insanın bir saçmalık içinde hayatını sürdürüyorsa o zaman hayat ile dalgasını geçip inadına yaşamaya çalışmalıdır diye açıklar.

Filozoflar tarih boyunca teorileriyle, fikirleriyle insanlık tarihini direk olarak etkilemişlerdir ve diğer bilimlerin, buluşların, yeniliklerin yaptıklarını da teorilerini oluştururken kullanmışlardır. Filozoflar reform ve devrimlerin de çıkış noktası olarak büyük değişimlerin fitilini ateşleyen kişiler olarak da görülmektedirler. Felsefenin ortaya attığı birçok fikri, sokağa, laboratuvara ve insanlar üzerinde deneyler ile teorileri ispatlanır hale getiren bilim insanları da psikologlardır. Bir başka deyişle felsefe, psikoloji biliminin doğuşuna neden olur.