Amerika

NICOLE ASCHOFF*

Birleşik Devletler başarısız bir devlet değildir – isterseniz herhangi bir Amerikan kapitalistine sorabilirsiniz. Ama herkes için daha iyi bir şeye feci ihtiyacımız var.

Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en zengin, en güçlü ülkesidir. Ancak bu günlerde, onunla en çok ilişkilendirilen kelime başarı değil, başarısızlık.

Atlantic‘te yazan George Packer, “Sonu bir türlü gelmeyen mart ayında Amerikalılar her sabah uyandıklarında kendilerini başarısız bir devletin vatandaşları olarak buldular” diyordu. Packer, koronavirüs pandemisine karşı verdiğimiz ulusal mücadelenin bizi daha önce hiç sormak zorunda kalmadığımız, “Hâlâ kendi kendimizi yönetebiliyor muyuz?” gibi sorular sormaya zorladığını ileri sürüyordu.

Salon’a verdiği bir söyleşide ekonomist Richard D. Wolff, Amerika’yı “gerçekten kötü bir kanser veya kalp krizi geçirmiş ve artık tüpler, kimyasallar ve diğer her şeyle hayatta tutulan bir hastayla” karşılaştırıyordu. “Henüz ölmedi ama başı büyük belada. “

Tom Engelhardt, Nation’da, bir çelişki olan Amerika için yeni bir terime ihtiyacımız olabileceğini bile öne sürüyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nin zengin ve güçlü olabileceğini, ancak “aynı zamanda onun tam bir üçüncü dünya olarak nitelendirilmesini gerektiren otokratik, iklimi değiştiren, ekonomik, askeri ve polis katliamı denizinde de yüzdüğünü” ifade ediyordu. Belki de “gezegendeki potansiyel olarak en güçlü, en zengin başarısız devlet” olduğumuz gerçeğini yansıtmak için “dördüncü dünya” olarak nitelenebilir.

Elbette başarısızmış gibi hissediyoruz. COVID-19 yaşlıları kırıp geçirir ve orman yangınları şiddetlenirken hangi devlet barışçıl protestoculara gözdağı vermek için Ulusal Muhafızları görevlendirir? Hangi devlet hemşirelerini ve doktorlarını uygun koruyucu ekipman olmadan çalışmaya zorlar? Ya da ülke çapındaki bir krizin ortasında trilyonları en zengin azınlığa dağıtırken halkının aç kalmasına ve evlerinden çıkartılmalarına izin verir?

Amerikalılar, Trump yönetiminin beceriksizliği ve koronavirüs salgınının maliyetlerini çalışan insanlara yüklemeye niyetlenmesi karşısında öfkelenmekte haklı. Ancak bariz başarısızlıklarına rağmen, Birleşik Devletler başarısız bir devlet değildir ve bu ayrımın neden önemli olduğu anlambilimin ötesine geçmektedir. Teşhis müdahaleyi şekillendirir. Kendimizi bu karmaşadan kurtaracaksak, neyin yanlış olduğunu ve onu nasıl düzeltmeye başlayacağımızı daha net bir şekilde tespit etmeliyiz.

Tüm Başarısızlıkların Toplamı

Yukarıda bahsedilen gözlemciler arasında bile, Amerika Birleşik Devletleri’ni kapitalist başarı öyküsünden, iddia edildiği üzere, umutsuz duruma götüren yol hakkında geniş bir anlaşmazlık var. Wolff, Amerika’nın savaş sonrası yükselişi 1970’lerde sona erdiğinden beri ölümcül bir hasta olduğunu düşünüyor. Packer, Amerika’nın büyük krizlerle noktalanan döngüsel bir “gevşemenin” ortasında olduğunu düşünüyor. Engelhardt, bundan Soğuk Savaş sonrası kibri sorumlu tutuyor.

Bununla birlikte, son noktada dikkate değer bir fikir birliği var – başarısız bir devlet olarak Amerika. Terimin tarihi göz önüne alındığında, bu fikir birliği biraz şaşırtıcı.

“Başarısız devlet (Egemenlik vasfını olması gerektiği şekilde yerine getiremeyen devlet)” terimi Somali’nin çöküşünün ardından kullanılmaya başlandı. 1994’te CIA, devlet başarısızlığının nedenlerini çözmek üzere Başarısız Devlet Görev Gücü’nü kurdu. Birkaç yıl sonra, Clinton yönetimi başarısız devletleri güya kurtarmak ve düzeltmek için insani, diplomatik, ekonomik, askeri ve emperyalist müdahalenin diğer çeşitli türlerini savunan yeni bir dış politikaya ağırlık vereceğini ilan etti.

Ardından 11 Eylül gerçekleşerek başarısız devletler meselesini popüler hale getirdi. Taliban liderliğinde başarısız bir devlet (failured state) olarak tanımlanan Afganistan, El Kaide’ye ev sahipliği yapmıştı. Politika yapıcılar ve seçilmiş yetkililer, başarısız devletlerin tehlikeli olduğu, teröristlerin ve diğer kötü niyetli kişilerin serpildiği kanunsuz oyun alanları yarattıkları konusunda uyardılar. George W. Bush’un 2002 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde, “Amerika artık işgalci devletlerden çok başarısız devletlerin tehdidi altındadır,” ifadesi yer alıyordu. Francis Fukuyama, 2004 tarihli Devlet İnşası kitabında, zayıf ve başarısız devletleri “uluslararası düzen için en önemli tek sorun” olarak değerlendiriyordu.

Bir devlet ne zaman başarısız bir devlet haline gelir? Harvard Üniversitesi’nden Robert I. Rotberg, başarılı devletlerin sakinlerine sağladığı siyasi hizmetlerin bir listesini sunar: güvenlik, bağımsız bir yargı ve anlaşmazlıklarda hüküm vermek üzere öngörülebilir bir sistem, siyasi sisteme katılma yeteneği, tıp ve sağlık hizmetleri, okullar ve eğitsel öğretim, iyi altyapı (fiziksel, iletişim, ticaret), sağlam bir para ve bankacılık sistemi, özgür bir sivil toplum ve girişimcilik fırsatları ve çevrenin korunması.

Başarısız olan devletler (failured State), bu siyasi faydaları sağlayamayan, şiddet, yolsuzluk ve işlevsizlik tarafından ele geçirilmiş devletlerdir. Birçoğu eski koloniler olan ülkelerin listeleri (birkaç isim vermek gerekirse Angola, Burundi, Fildişi Sahili, Doğu Timor, Haiti, Sierra Leone, Somali ve Sudan) oluşturuldu ve “klasik başarısız ve çökmüş devletler,” olarak örnek gösterildiler. Bu parçalanmış devletlerde düzeni yeniden tesis etmek bir ulusal güvenlik meselesi haline geldi; gerçekten de Irak ve Afganistan işgalleri kamuoyuna kısmen devlet kurma girişimleri olarak pazarlandı.

Ancak yirmi birinci yüzyılın ilk on yılı sona ererken, bu kavram cazibesini kaybetti. Sayısız hayatın yok edilmesinin ve trilyonlarca doların boşa harcanmasının ardından, Birleşik Devletler’in devlet kurma konusunda çok da başarılı olmadığı acı verici bir şekilde görüldü. Dahası, akademisyenler, Charles T. Call’un belirttiği gibi, “tekanlamlı Weberyan son evre tarafından tanımlanan doğrusal endekse göre öğretmenin puan çizelgesini” yansıtan terimin kendisinin pek teorik değeri olmadığına karar verdiler. 2006 tarihli Failed States (Başarısız Devletler) adlı kitabında Noam Chomsky, bu terimi, Amerika Birleşik Devletleri’nde dürüst gözlemcilerin “başarısız devletlerin özelliklerini kendi yurtlarında bulmakta hiç zorlanmayacaklarını” belirtmek üzere küçümseyerek kullandı.

Peki bu terim bugün neden yeniden canlanıyor?

Hiç şüphe yok ki Amerika’da işler kötü. Gelir ve servet eşitsizliği, son kırk yılda önemli ölçüde büyüdü ve birçok gösterge, yoksulların ve işçi sınıfının yaşam kalitesinin kötüleştiğini gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri, küresel Sosyal İlerleme Endeksi’nde yirmi sekizinci sıraya geriledi (2011’de on dokuzuncu sıradaydı) ve on üç ülkedeki insanların Amerika’yı nasıl gördüğüne dair yapılan bir Pew Araştırma Merkezi anketi, küresel ölçekte Amerika’nın saygınlığının tüm zamanların en düşük seviyesinde olduğunu gösteriyor. Ülkenin altyapısının çoğunun yenilenmesi gerekiyor; barınma ve gıda güvensizliği sürüyor; milyonlarca kişi yüksek kaliteli, uygun fiyatlı tıbbi bakıma erişimden yoksun; eğitim daha ayrımcı ve pahalı hale geldi ve polis şiddeti büyük bir sorun. Tüm bunlara ek olarak, ülke viral bir pandemi ve beraberindeki ekonomik, sosyal ve politik etkiler tarafından tahrip ediliyor.

Bununla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri, terimin geleneksel anlamıyla başarısız devlet tanımına uymuyor. Dolar değersiz bir kağıt haline gelmedi ve ekonomi çökmedi. Ülke, savaş ağaları tarafından yönetilen çatışan devletlere bölünmedi veya sivil çatışmalarla parçalanmadı. Hukukun üstünlüğü ve yargı sağlamlığını sürdürüyor ve devlet kurumları yolsuzluktan aksamıyor. Hastaneler ve okullar çoğunlukla işliyor. Uçaklar uçuyor, ışıklar açılıyor, postalar teslim ediliyor ve otoyollardan kolayca geçilebiliyor.

Terimin şu anki popülaritesi, ABD hükümetinin koronavirüse verdiği tepkinin beceriksizliğini ve yetersizliğini vurgulamak için kullanılan bir kısaltma mı? Önümüzdeki dört yılın neleri getireceğini hayal etmeye çalışırken kolektif umutsuzluğumuzun ağzımızda bıraktığı tadı yansıtmak, Başkan Trump’ın bizi bu kadar küçük düşürmesi karşısında duyduğumuz tiksintimizin derinliklerini belirtmek üzere anımsatıcı bir yafta mı?

Belki de öyle. Ama o terimi uluorta kullanmak konusunda dikkatli olmalıyız. Amerika’ya başarısız bir devlet (failured state) olarak atıfta bulunmak, hem mevcut krizin niteliğini hem de demokratik sosyalistlerin daha iyi bir yere varmak için öne sürmeleri gereken talepleri muğlaklaştırabilir.

Büyük Başarı

Karışıklığın bir kısmı, popüler anlatılarda devletin rolünün nasıl tasavvur edildiğinde yatıyor. Rotberg, başarısız bir devlet (failured state) tanımının başlıklarını tasvir ederken, “bir ulus devletin sorumluluğu, tüm vatandaşlarının esenliği ve kişisel refahını en üst düzeye çıkarmaktır” şeklindeki yaygın olarak paylaşılan bir inancı esas alır. Bu yanlış değil. Devletler, meşruiyetlerini korumak için genel anlamda düzen ve refah sağlamalıdır. Ancak kapitalizmde, meşruiyet için daha belirleyici olan devletin sermaye birikimini ne kadar iyi koruduğu ve beslediğidir.

Ve sermaye birikimini kolaylaştırıcı rolüyle ABD devleti büyük bir başarıdır. Geçtiğimiz yarım yüzyılda, Amerikan şirketlerinin hem yurtiçinde hem de yurtdışında gelişmesi için gerekli koşulları yaratmada oldukça hünerli olduğunu kanıtlamıştır. Ticaret anlaşmaları, vergi mükelleflerinin finanse ettiği araştırmalar, deregülasyon, ballı vergi anlaşmaları ve sosyal güvenlik ağına ve örgütlü işgücüne büyük çaplı saldırı, kâr elde etme koşullarını tekrar tekrar canlandırmıştır.

Aynı zamanda, ABD devleti ve seçilmiş yetkilileri, çıkarlarını korumaya çalışan seçkinler için gönüllü ve muktedir ortaklar olmuşlardır. Şirketler gibi, Amerika’nın milyonerleri ve milyarderleri de iktidara kolay erişimin tadını çıkardılar, tam olarak yönetici sınıfın ihtiyaçlarına göre uyarlanmış yasalar yoluyla vergi indirimleri ve diğer pek çok fayda elde ettiler.

Koronavirüs salgını sırasında bile, ABD devleti sermayenin çıkarlarını koruma konusundaki kararlılığını sürdürdü. Hükümet, sağlık çalışanlarına koruyucu ekipman sağlamak, ülke çapında bir test programı oluşturmak veya salgından etkilenen Amerikalılar için sağlık, gıda ve barınma hizmetlerine erişim sağlamak için çok az çaba sarf etti – ancak Federal Rezerv ve Hazine Bakanlığı ustaca piyasaları sakinleştirmek için manevra yaptı, kurtarma paketleri, hibeler ve tahvil alımları yoluyla Wall Street’e trilyonlarca dolar pompaladı ve faiz oranlarını süresiz olarak düşük tutma sözü verdi.

Financial Times’daki bir makale, bu manevranın sonuçlarını aydınlatıyor. Baharda ticaret hacimleri, küresel elitlerin artan hisse senedi fiyatlarını fırsat bilmesi nedeniyle normalden altı kat daha yüksekti. Popüler bir koronavirüs sığınağı olan Monako’da, varlıklı yabancılar “zamanlarının çoğunu çılgınca portföylerini alıp satarak geçirdiler.” Bir özel bankacı, “Çok iyi bir yıl geçireceklerini” söylüyordu.

Devletin, kısa ömürlü bir federal işsizlik sübvansiyonu ve kötü tasarlanmış bir Maaş Çeki Koruma Programı dışında, çalışan aileler için aynı mali ve sosyal korumayı sağlayamaması, beceriksizlik veya yaygın bir başarısızlığın bir sonucu değildi. Bu, ülkenin en zengin vatandaşlarının ve şirketlerinin ihtiyaçlarını karşılamak ve sıradan insanların ihtiyaçlarını görmezden gelmek veya en aza indirmek üzere ince ayar çekilmiş bir devletin tepkisidir. Nicos Poulantzas’ın uzun zaman önce savunduğu gibi, devlet statik veya içsel bir varlık değildir; sınıf güçlerinin dinamik, tarihsel temelli bir ilişkisidir.

Amerika’yı parçalanmanın, çökmenin veya diktatörlüğe kaymanın eşiğinde başarısız bir devlet olarak görürsek, politika hedeflerimiz bu odağı yansıtacaktır. Başarısız bir devlette yaşadığımızı kabul edersek, bunu nasıl düzeltebiliriz?

Engelhardt ve diğerleri gibi, Trump’ın görevden alınmasını en önemli öncelik olarak görebiliriz. Veya Packer gibi, vatandaşlığı ciddiye alma ve dayanışmaya değer verme ihtiyacını vurgulayabiliriz. Bunlar değerli hedefler. Ancak genel olarak, başarısız bir devleti düzeltmek belirsiz ve çoğu zaman apolitik bir projedir.

Şu anda, ABD devletinin yönetme kapasitesini yitirip yitirmediğinden ziyade kaynaklarını ve enerjilerini kime ve neye yönlendirdiğine odaklandığımızda, daha net bir yenilenme vizyonu hem gerekli hem de mümkün olur.

Sorunu bu şekilde çerçevelemek, demokratikleşme, temel ihtiyaçların meta olmaktan çıkarılması ve yeniden bölüşüm hedeflerini vurgular. Bu yaklaşım, devletin kendisini sıradan insanlar için çalışan bir kuruma dönüştürebilecek işçi sınıfı kurumlarını inşa etme ihtiyacının altını çizer. Aynı zamanda, bizi yüzüstü bırakmayan bir devlet istiyorsak, böyle bir devlet için mücadele etmemiz gerektiğini de hatırlatmaktadır.

Nicole Aschoff, Jacobin’in yayın kurulundadır. The Smartphone Society: Technology, Power, and Resistance in the New Gilded Age and The New Prophets of Capital (Akıllı Telefon Toplumu: Yeni Yaldızlı Çağda Teknoloji, Güç ve Direniş ve Sermayenin Yeni Peygamberleri) kitabının yazarıdır.

Bu makale Jacobin’de yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye Çevrilmiştir. Çeviren: Irmak Gümüşbaş*