Tkip hatıraları

Yaşar Ayaşlı, Yeraltında Beş Yıl, Yordam Kitap, 2011

H. Selim Açan, “Bitmedi Daha…”, Sel, 2019

H. Selim Açan, “Sürüyor O Kavga”, Sel, 2019

Başlarken hemen söyleyeyim, elimdeki notlara bakarak bu yazının biraz uzunca tutacağını tahmin ediyorum. Yazının bütününü okumak istemeyenler, ara başlıklara bakarak konu seçimi yapıp okuyabilirler. Beklentim, ara başlıklardan bir kısmının önemli tartışmaların kapısını aralaması.  

TİKB’nin Kısa Tarihçesi

Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) adlı Marksist-Leninist örgüt, daha bu adı almadan önce, 1971 yılında, Aydınlık Hareketi içinden doğmuştur. Önceleri Aydınlık Hareketi’nin içinde yer alan Aktan İnce’nin ismine atfen “Aktancılar” olarak anılıyorlardı. SBF’nin hemen yanındaki Basın Yayın Yüksek Okulu’nda üslenen ve “Basın Yayın Komünü” diye de anılan “Aktancılar”, TKP-ML’yi kuran İbrahim Kaypakkaya’nın tersine, Aydınlık Hareketi içinde herhangi bir “ideolojik mücadele” vermeden, sessizce ayrılmış, 12 Mart koşullarında, 1971 yazında Ziraat Bankası kuryesinden 4 milyon lira ele geçirerek o dönemin en büyük banka soygununu gerçekleştirmiş ve bu soygunla birlikte “Aktancılar” diye tanınan ayrı bir örgüt olarak anılmıştır. “Aktancılar”, 1975 yılında THKO’nun devamı olan Halkın Kurtuluşu (HK) hareketine katılmış, fakat bu örgütle kaynaşamayıp 1977 yılında yeniden bağımsız bir örgüt haline gelmiş, sonunda, 1979 yılında TİKB adını alarak, “Arnavutlukçu” bir ideolojik hat üzerinde ilerleyen, sert silahlı eylemler ortaya koyan küçük bir grup olarak (bu arada Aktan İnce’yi de dışlayarak) varlığını sürdürmüştür.

TİKB, polis ve jandarmayla silahlı çatışmalara giren, kuyumcu soygunları yapan, 12 Eylül’den sonra az sayıdaki üye ve taraftarına ülke dışına çıkmayı yasaklayıp çetin mücadele çizgisini öneren, poliste her türlü işkenceye rağmen ifade vermeyi reddeden ve az sayıdaki üye ve yöneticisiyle bu yolda gerçekten de olumlu örnekler veren, bazı üyeleri işkencelerde, bazıları açlık grevlerinde ölen ya da sakat kalan bir örgüt olarak temayüz etmiştir.

Mücadelede düşmüş Osman Yoldaşcan, Fatih Öktülmüş, Ataman İnce, Selma Aybay, İsmail Cüneyt, Aysel Zehir (ölüm orucundan sakat kaldı) vb. gibi saygın yönetici ve üyelerine rağmen TİKB 2000’li yılların başlarından bu yana, adı var kendisi yok bir örgüt durumundadır.

Aktan İnce

Aktan İnce’yi 1968 hareketinden tanırım. Az konuşan, fakat yüzünde her zaman iyimser, hafif bir gülümseme olan, yaşına göre çok ağırbaşlı bir gençti. Beyaz Aydınlık/Kırmızı Aydınlık bölünmesinde Beyaz Aydınlık’dan (PDA) yana tavır almasına rağmen Kırmızı Aydınlıkçılar ona saygı gösterirlerdi. Çünkü bölünmeye rağmen birlikten yana bir gençti ve karşı tarafın militanlarıyla arkadaşça bağlarını hiçbir zaman kopartmamıştı. Buna rağmen, o zamanki hercümerç ortamında onlardan birkaç yumruk yediğini hatırlarım.

Yaşar Ayaşlı ve Selim Açan’ın hatıratlarından, onlar her ne kadar Aktan’ın bu tutumunu onaylamadan yansıtıyorlarsa da, Aktan’ın soldaki birlikçi tutumunu devam ettirdiğini anlıyorum. Ayaşlı ve Açan’ın beklentilerinin tersine Aktan, “bir örgüt şefi gibi davranmak” yerine, karınca kararınca başka sol örgütlerle birleşmenin yolunu aramış. Onların olumsuz sözlerinden bile bu birlikçi yönelimi algılamak mümkün:

“Aktan İnce, 1975 yılında çok az ortak yanımız olmasına rağmen önce Kurtuluşçulara, sonra da Mihricilere yanaştı. Net bir politik çizgi olmayınca gemisini istediği limana yönlendirebiliyordu.” (Ayaşlı, s. 150)

“…siyasal yaşamı boyunca hep ‘birleşilebilecek birileri’ arayışından bir türlü kurtulamayan Aktan’ın…” (Açan-I, s. 75)

“74 Affı’yla çıktığından beri, olmadık isim ve çevrelerle, bazılarına bizatihi katıldığım görüşmeler yaparak sürekli ‘birleşilebilecek birileri’nin peşinde koşan Aktan…” (Açan-I, s. 212)

Oysa bugünden ve sekt oluşturma mantığının dışında baktığımızda Aktan İnce’nin haklı ve doğru bir tutum içinde olduğunu görüyoruz. Gerçi o günün bölünme ve sektleşme furyasında Aktan İnce’nin ve onunla yakın bir konumda olduğu anlaşılan Muzaffer Doyum’un birlik yönünde olumlu bir sonuç elde etmeleri imkânsıza yakın bir şeydi ama yine de sektçi bir yönelimi temsil eden Ayaşlı ve Açan’ın yakındıkları tutumları tarihi bakımdan haklıydı.

Aydınlık’a Bakış

Ayaşlı ve Açan’ın Aydınlık’a ilişkin tutum ve değerlendirmelerini de sekter buluyorum. Oysa bir hareket, bugünden değil, o günden bakılarak, tefrikçi bir bakış açısıyla doğru değerlendirilebilir. Aydınlık hareketinin bugün geldiği aşırı sağcılığı başından beri öyleymiş gibi ele almak yanlıştır. Elbette bugünün tohumu dündedir, bu doğru ama tohumun gelişip esası oluşturmasına daha zaman vardır.

Oysa Ayaşlı ve Açan, Aydınlık’ı daha 1970’lerin başından itibaren bugünkü gibi bütünüyle olumsuz değerlendirmekte, özellikle Açan, Aydınlık’ın sözü geçince, belki biraz da bu harekete kenarından köşesinden bulaşmış olmanın verdiği bir kompleksle bol sıfatlı (hatta küfürlü) cümleler kurmaktadır. Bazı örnekler vereyim:

Açan’a göre, “…kariyerist, hırs küpü bir karanlık yaratığın tekkesi olan” (Açan-I, s. 75) “Aydınlık’a bulaşmış olmak utanılacak bir leke”ymiş (Açan-I, s. 79); Aydınlıkçılar “bağnaz”, “içten pazarlıklı”, “nefrete layık” insanlarmış (Açan-I, s. 83); “Aydınlık bataklığı”na düşenler “çirkeflikte sınır tanımayan bir geleneğin” temsilcileriymiş, Açan, “özel bir kin duyduğu” bu insanlarla karşılaşsa “yüzlerine tükürür”müş (Açan-I, s. 85); bunlardan bazıları sonradan “omurgasız sürüngenlere” dönüşmüşler (Açan-I, s. 86) vb.

Oysa siyasi hareketleri böyle ağzı köpürerek “değerlendirmek” hiç olumlu sonuçlar vermez, hatta neredeyse karşı olduğunuz siyasi harekete puan kazandırır. Haydi o kadar ileri gitmeyelim ama muhataplarınızın sağlıklı bir değerlendirme yapmasını engellediğiniz gibi sizin de tefrikçi, doğru bir değerlendirme yapmanızın önünde engel oluşturur.

Bu yüzden, Aydınlık hareketinin bugün maalesef vardığı aşırı sağcı, ırkçı noktayı net bir şekilde saptamakla birlikte ben geçmişin tefrikçi, sapla samanı ayıran bir değerlendirilmesinin yapılmasından yanayım. Bunun için, Aydınlık hareketinin olumsuz yanlarının yanında bazı olumluluklarının olduğunu da belirteceğim:

Birincisi, Aydınlık hareketi, 1970 yılında Kürt sorununda ve ulusların kaderlerini tayin hakkı konusunda Türkiye solunun tümünden ileri bir konumda olmuş ve bunu 1974 savunmasında net formüllerle ortaya koymuştur;

İkincisi, Aydınlık hareketi, kullandığı dil ve bölücü, hizipçi yaklaşımına rağmen, Kırmızı Aydınlık hareketine yönelttiği “fokocu” ve “şehir gerillacısı” eylemlerin yanlışlığı ve bunların yenilgiye götüreceği eleştirisinde haklı çıkmıştır;

Üçüncüsü, Aydınlık hareketi, 1974 yılındaki Kıbrıs’ın işgaline “İşgale nihayet, Kıbrıs’a hürriyet” sloganıyla net bir şekilde karşı çıkan tek sol grup olmuştur. Gerçi bugün tam tersini savunmaktadırlar, o başka.

Keza Aydınlık hareketi, 1974 savunmasında Ermeni katliamını net bir şekilde formüle etmiştir. Bugün tam tersini savunmaktadır, yine başka.

Öte yandan, birçok sol örgütün tersine Aydınlık, sol içi şiddetten ve örgüt içi infazdan uzak duran bir hareket olmuştur.

Aydınlık hareketi, ancak 1975 yılından sonra, ÇHC’nin tam denetimine girerek, onun sağcı ve iş birlikçi politikalarını benimsedikten sonra soldan kopmuş ve ihbarcı bir çizgi izlemeye başlamıştır. 1975’e kadar olan Aydınlık’la sonraki Aydınlık arasında net bir ayrım yapmak gereklidir. Öte yandan, Aydınlık kökenli olup da, bugün de devrimci tutumda ısrar eden ve Aydınlık’ın bugünkü çizgisine net tavır alan çok sayıda arkadaş tanıyorum. Dolayısıyla, “Aydınlıkçılık” adlı devası olmayan bir virüs ya da mikroptan söz etmek gerçekçi değildir. Her virüs antikorlarını da üretir!

Sol İçi Şiddet ve İhbarcılık

Aydınlık hareketinin 1978’den itibaren ihbarcı bir çizgi izlediği, sola ilişkin örgüt şemaları çizip yayınladığı, eylemlere karışan solcuların adlarını (ister doğru olsun ister yanlış) açıkladığı, dolayısıyla devrimcileri polise ihbar ettiği bir gerçektir. Bununla birlikte, Ayaşlı’nın ve Açan’ın anlatımlarında da gördüğümüz gibi, sol içi hizip kavgalarının yol açtığı sol içi şiddet ne yazık ki solda bir ur olarak büyüdüğü gibi ardından gelen ihbarcılıkta da sol gruplar Aydınlık’tan pek geri kalmamışlardır:

“HK’cılar… İskenderun’da 1980 Ocak’ında, aramızdaki çatışmaların sona erdirilmesini isteyen bir bildiriyi dağıtan Hacı Köse’yi kurşunladılar.” (Ayaşlı, s. 61)

“20 Kasım 1979’da, Kocasinan’da evine gitmekte olan üyemiz ve kongre delegemiz Ali Algül, pusu kurulup çapraz ateşe alınarak öldürülmüştü… Bahçelievler tarafında DY temsilcisini araya koyarak, THKO yetkilisiyle görüşmek istedim… Cinayetlerini üstlenmeye bile yanaşmadılar… Gazetelerinde açık isimler yayınlayarak ihbarlarda bulundular… İskenderun’da barış çağrısı yapan bildiriyi dağıtan Hacı Köse, kurşun yağmuruna tutularak ağır yaralandı… Amaçlarına ulaşamayacaklarını anlamaları karşılıklı üçer cana mal oldu (abç. GZ) ne yazık ki.” (Ayaşlı, s. 161-162)

“Üç ayrı sokağın köşesinden Ali’nin üzerine ateş açmışlar (ateş açanlar HK’cı. GZ)… Ali… bir inşaatın kum yığınlarının arkasına atmış kendisini… pusu kuranlardan biri arkasından yaklaşıp ensesinden vurmuş… HK Merkez Komitesi üyelerini gördüğümüz yerde vuracağımızı duyuran bir bildiri çıkardık… Sonunda bizimkiler, Musa ve Cüneyt’i, bir gece Şirinevler’deki bir kahvede yakaladı. Arabayla Mahmutbey ya da Küçükçekmece taraflarında boş bir araziye götürüp öldürdü.” (Açan-I, s. 231-232)

Bundan sonra HK, TİKB’lileri “faşist hizipçiler” ilan eden ve doğrudan isim veren bir bildiri yayınlar (Açan-I, s. 233-236).

“İşlerin karşılıklı öldürme noktasına gelmesinin sorumlusu olan HK şefleri, ‘Ruh hastası MİT ajanı Aktan İnce’nin etrafındaki faşist çete’ olarak tanımladığı TİKB’lilerden ‘hesabı’, bu kez… Hamit Tekin’i (Hamido), 9 Aralık 1979 günü evinin kapısında, hayat arkadaşı ve çocuklarının gözleri önünde kurşunlayarak ‘sordular’.” (Açan-I, s. 236)

Gerçi bu korkunç karşılıklı öldürme olaylarının ardından Açan, “… iki genç devrimcinin ölümünün bizlerin elinden olmasını savunmam, savunamam” (Açan-I, s. 237) diyerek özeleştirel bir tutum takınmaktadır ama 12 Eylül öncesi sol gruplar arasındaki hizip çatışmalarının geldiği nokta gerçekten içler acısıdır. Bundan sonra, nasıl olup da 12 Eylül cuntacıları solu bu kadar kolay ezdiler, nasıl oldu da sol örgütler hep birlikte cuntaya karşı direnemediler diye sormanın bir anlamı var mı? Fütursuzca birbirini vuran ve sakınmasızca ihbar eden sol gruplar (HK ve TİKB’yle kısıtlı değildir bu furya) birbirlerinin hesabını cuntadan önce görmeye başlamışlar bile!

Ne yazık ki!

12 Eylül Darbesi, Halkın Mücadelesinden “Ürkmenin” Sonucu muydu?

Yaşar Ayaşlı’nın, 12 Eylül darbesine yol açan sebeplerin içinde, “devrimcilerin ve halkın mücadelesinin egemen sınıfları ürkütür boyutlara ulaşması”nı görmesi (Ayaşlı, s. 20), bana öküzün karşısında şişinen ve sonunda patlayan kurbağa masalını hatırlattı. Oysa yok böyle bir şey. Yani, darbeciler, devrimcilerden ya da “halkın mücadelesinden” korktukları için darbe yapmış değiller. Darbenin nedeni, sistemin ve rejimin krize girmesiydi ve “halkın mücadelesi” olarak nitelenen (yukarda gördüğümüz gibi) herkesin herkese silah sıktığı kaotik ortam bile darbenin nedeni değil, tersine darbecilerin iktidara el koymak için bahaneleriydi. Öyle ki, bu ortamı bile bile körüklemişler, sıkıyönetim makamlarına “müdahalesizlik” talimatı vermişler, Alevi katliamlarını bilerek körüklemişler, çeşitli şiddet eylemlerini MİT eliyle yürürlüğe koymuşlardır. 12 Eylül öncesinde hâkim düzeni tehdit eden halkın mücadelesi değil, darbecilerin bizzat körüklediği kargaşalık ortamıydı. Ayaşlı, halkın mücadelesiyle kimin kime vurduğunun bile anlaşılamadığı kaotik ortamı birbirine karıştırmış olmalı. Eğer sözü edilebilecek bir halk ya da emekçi mücadelesi varsa, bu da 1 Mayıs 1977 kırılmasıyla zaten dumura uğratılmıştı.

Fakat Ayaşlı, “öküzün karşısında şişinen kurbağa” sendromunu sürdürmektedir. Ona göre, “1974-80 dönemindeki mücadele, yığınsallık, örgütlenme ve mücadele alanlarındaki çeşitlilik ve zenginlik, kazanımlar ve deneyimler açısından, cumhuriyet dönemi boyunca halkın ve devrimci güçlerin o zamana kadar ulaşabildikleri en ileri seviyeyi” (Ayaşlı, s. 25) temsil etmektedir.

1974 yılında, 12 Martçılara karşı halkın mücadelesinin bir kabarış içinde olduğu ve kendini “Karaoğlan efsanesi”yle ifade ettiği, 1974 affıyla hapishanelerden çıkan örgüt mensuplarının kendilerini devrimcilik bakımından mümbit bir ortamda buldukları doğrudur. Ne var ki bu durum, bir yandan ölümle sonuçlanan MHP’li komando saldırılarının yoğunlaşmasıyla, bir yandan sol örgütlerin sağın silahlı düello çağrısını kabul etmesiyle, bir yandan da sol örgütlerin kendi iç rekabetleri ve çatışmaları nedeniyle zıddına dönüşmeye ve işçiler olsun, semtlerde yaşayan halk olsun ya içine kapanmaya ya da silahlı sol örgütlerin himayesine giren pasif bir kitle haline gelmeye başlamıştır. İşte 12 Eylül darbesi halkın mücadelesi açısından böylesine bir yılgınlık ortamı içinde gelmiş ve böyle bir ortamdan yararlanarak terörünü rahatça ve aşağı yukarı hiçbir direniş olmadan yaygınlaştırabilmiştir.

“12 Eylül Faşist Diktatörlüğü” Meselesi

Bugüne kadar bütün sol gibi, Ayaşlı ve Açan da,12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini ezberden “faşist askeri diktatörlük” olarak nitelemeyi sürdürmektedirler. Bunu tartışalım.

Kanımca bu tür sağcı askerî darbelerin ardından kurulan geçici müdahale rejimlerini “faşist diktatörlük” ya da “faşist askerî diktatörlük” diye nitelemek doğru değildir ve yanıltıcıdır.

Çoğunlukla bu tür darbeleri yapan cuntalar, doğal olarak muhafazakâr ve sağ bir ideolojiye sahip olmakla birlikte ezberden “faşist” denecek bir ideolojiden yoksundurlar. Evet, faşistlere benzeyen birçok yanları vardır ama bunlar, Mussolini’den, Hitler’den ve bütün klasik faşistlerden farklı olarak sadece ve sadece halihazır devleti koruma güdüsüyle hareket ederler (Franko bile faşistten çok bu kategoriye girer bence). Yeni bir faşist devlet kurma projeleri yoktur. Bütün emelleri, var olan devleti “kaos”tan, “yıkımdan”, “çözülmekten” korumaktır. Bu yüzdendir ki görevleri geçicidir. Aynı Fransa’daki 1830, 1848, 1871 devrimlerini bastıran generaller gibi (Goizot, Thiers vb) “görevlerini” tamamladıktan, yani halkı kılıçtan geçirip düzeni teessüs ettikten sonra rejimi “gerçek sahiplerine” teslim edip geri çekilirler. 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de de böyle olmuştur. Yalnız 12 Eylül generalleri, rejimi düzenin normal kurumlarına teslim ederken kendileri için bazı güvenceler istemiş ve elde etmişlerdir ki, bu da gayet doğaldır.

Bu generaller, elbette “düzeni teessüs ederken” terörün her türlüsünü uygularlar, zaten bunun için düzenin normal “hukuk” kurallarını, parlamentosunu falan askıya almışlardır. Ne var ki, bu da sürekli değildir. Bu tür kurumlarda da bazı düzenlemeler yaptıktan sonra geri çekilirler. Oysa gerçek bir faşist diktatörlükten böyle bir geri çekiliş beklenemez. Mussolini ya da Hitler’in, kurdukları düzeni savaşsız veya ayaklanmasız düzenin normal kurumlarına, bilindik politikacılarına devredebileceğini hayal edebiliyor musunuz? Bana soracak olursanız, Şili’deki Pinochet ya da Arjantin’deki Videla rejimleri bile diktötörlükler olarak adlandırılamaz. Onlar da bir süre sonra, rejimi düzenin kurumlarına bırakıp çekilmek zorunda kalmışlardır.

Peki, bizim sol bu “faşist askeri diktatörlük” meselesini, askerler çekip gittikten sonra bile (elbette bu tür müdahaleci ordular hiçbir zaman tamamen çekilip gitmezler; geri planda “nöbette” beklemeye devam ederler, o başka) neden hâlâ “faşist askerî diktatörlük” demeye devam etmişlerdir. Bence bunun bir tek nedeni vardır, o da örgütlerin bu sayede “saflarını sıkı tutma” çabalarıdır. Bu tür örgütler, ancak sıkı “savaş çağrılarıyla” ayakta durabilir ve güç toplayabilir, üye ve taraftarlarını çevrelerinde “savaş düzeninde” tutmaya devam edebilir.

Diyebiliriz ki, bu tür bütün küçük, dar örgütler faşizme fena halde ihtiyaç duyarlar!

Ülke Dışına Çıkma Yasağı

Bu tür bütün askeri darbe ve müdahalelerde olduğu gibi, darbenin baş hedefi durumundaki sol büyük bir “exodus” (büyük göç) yaşadı. Darbe karşısında direnmeye karşı hazırlanmamış olan sol örgütlerin yönetici ve üyeleri canlarını ancak illegal yollardan ülke dışına kaçarak kurtarma yoluna gittiler.

Küçük bir örgüt olan TİKB’nin yönetimi ise üyelerine ve yönetici kadrolarına “yurt dışına çıkma yasağı” koymayı bir direniş biçimi olarak gördü. Ayaşlı (s. 33, 221, 223, 300, 301, 303) ve Açan (II- 15) örgütün ülke dışına çıkma yasağını savunmaktadırlar. Gerçi Selim Açan, daha sonra, eşi Oya Açan’la birlikte ülke dışına çıkıp Paris’e yerleşmiştir, o başka (Açan-II, s. 11, 245, 259).

Bu, görülmemiş ölçüde sekter bir karardır ve somut mücadeleye hiçbir yararı olmadığı gibi ülke dışına çıkarak kurtulabilecek bazı üye ve kadroların polisin eline düşmesine ve son tahlilde örgütün de zarar görmesine yol açmıştır.

TİKB yönetimi böyle sekter ve mantıksız bir kararı neden almıştır? Bu yolla cuntaya ve saldırı halindeki polis güçlerine gerçekten direnebileceklerini düşünmüş olabilirler mi? Hiç sanmıyorum. Bu kararın arkasında bence, cuntaya direnişten çok, ülke dışına kaçan diğer sol örgütlere nispet, bir “direniş destanı” yaratarak örgüte prestij sağlama güdüsü yatmaktadır. Bir bireyden çok daha bencil olan “kolektif birey” (yani örgüt), üyelerinin güvenliğinden ve hayatta kalmasından çok, örgütün “şanı ve şerefini” düşünmüş, işkencede ya da ölüm oruçlarında (oraya da geleceğim) ölen üye ve yöneticilerinin omuzlarına basarak yükselmeyi hedeflemiştir.

Bu tür örgütler ölümün yüceltilmesinden (bayraklarının üzerinde eski korsan gemilerinin bayrakları gibi görünmez bir kurukafa vardır) beslenir ve “bireyciliğe” karşı açtıkları savaşla davaya kendilerini adayan bireylere “kolektif”in önünde diz çöktürürler.

İllegalite Sorunu

İllegal gizli örgütlenme deaslında bu tür örgütler tarafından, devrimci mücadelenin bir gerekliliği olmaktan çok, örgütün var edilmesi amacıyla kullanılır. Tabii, onlara sorulursa, örgütün varlığıyla devrimci mücadele özdeştir.

Özellikle baskı dönemlerinde devrimci örgütlerin kendilerini korumak için bazı gizlilik önlemleri alması doğaldır. Ne var ki, TİKB türü örgütler gizliliği iyice abartır ve mücadelenin baş ilkesi haline getirirler. Öyle ki, “gizliliği”, polise karşı önlemden çok, genç militanları örgütlerine çekmekte ve dahası kontrolleri altında tutmakta kullanırlar. Onları, sözde “profesyonel devrimcilik” adı altında istedikleri gibi sevk etme yetkisini elde ederler. Oysa kendilerine örnek aldıkları Bolşevikler bile gizliliği böylesine abartmamış, Çarlık rejiminin en baskıcı dönemlerinde dahi Duma’da açık Bolşevik gruplarının temsil edilmesine önem vermiş, legal haklardan yararlanmış, ancak legalitenin sınırlarının bittiği noktada illegaliteye başvurmuşlardır (gerçi, Lenin’de de illegalite yoluyla örgütü denetimi altında tutma yönelimi vardır). 

Öte yandan bu illegalite, genelde devrimci mücadeleden çok polisin işine yaramıştır. Bu tür örgütlerin “illegal hücre örgütlenmesi” içinde olduğunu bilen polis, yakaladığı militanları işkence yoluyla konuşturarak (elbette kimi zaman çözmekte başarısız olsa da çoğunlukla ağır işkenceyle bunu gerçekleştirir) ip merdivenlerden tırmanır gibi “yukarılara” doğru tırmanır. Açıkçası, illegal örgütlenme, gizlenilmeye çalışılan polisin çok işine gelen bir yöntemdir. Bunu sadece TİKB için değil, illegal çalışmaya yönelen bütün sol örgütler için söylüyorum.

“Silahlı mücadele” için de aynı şeyi söyleyeceğim. Silahlı eylemi iyice abartıp bildiri dağıtmaya ya da afiş asmaya bile silahlı birimlerle çıkan TİKB türü örgütler, bu yüzden militanlarının polis ya da MHP’li (ya da bazen rakip sol örgütlerin) kurşunlarına hedef olmasına yol açmışlardır. Diyeceksiniz ki, “ne yapsınlardı, karşı taraf bu tür faaliyetlerin üzerine silahla geliyorsa boş mu gitselerdi?” Haklı bir sorudur bu ama ben en basit eylemlere silahla gitmenin kayıpları engellemediğini, tersine artırdığını söylüyorum. Böyle durumlarda genç militanların boşu boşuna ölümünü göze almaktansa başka çareler düşünmektir akıl kârı olan. O anda başka çare bulunamıyorsa böyle bir eylemden o noktada vazgeçmek en mantıklı olanıdır. Hiçbir şey kaçmıyor. Bir militanın hayatı o eylemin getireceği yarardan çok daha değerlidir.

Ama örgütler bunu düşünür mü? Tam tersine, bu yolla güç toplamaktadırlar. Bir yoldaşları silahlı saldırıyla düştüğü zaman bunun da propagandasını yapıp akılları sıra güç toplayacaklardır. Feda kültürünün hâkim olduğu bir ortamda bu hiç de yanlış bir hesap değildir.

İşkence Karşısında Tutum

TİKB’nin işkencede konuşmama, hatta gerçek kimliğini kabul etmeme ve ifade vermeme konusunda ihtisaslaşmış bir örgüt olduğunu ve bu konuda bazı başarılar da elde ettiğini yazının başlarında belirtmiştim. Bu öyle bir direniş çizgisidir ki, Selim Açan’ın anlatımlarından da öğrendiğimiz gibi, polis, bunu başaran militanlar karşısında çaresiz kalmaktadır. TİKB hiçbir şeyi başaramadıysa, polisin işkencesi karşısında direnmenin mümkün olmadığı efsanesini yerle bir etmeyi başarmıştır. Öyle ki, böyle olağanüstü bir direniş, işkencenin kesilmesine (polis bunun boşuna zahmet olduğunu görmüştür çünkü) bile yol açabilmektedir. Doğada, her türlü zehire direnebilen bir canlı türü türeyebilmekte, mutasyon yoluyla bunu sağlayabilmektedir. O dirençli varlığı öldürecek daha da güçlü bir zehir üretilse bu sefer ona da direnen bir tür ortaya çıkabilmekte ve bu böylece sürüp gitmektedir. TİKB bu mutasyonun net örneğidir.

Evet ama bu, aynı zamanda sonunda itirafçılığa bile varacak (ki Adil adlı üyeleri bunun örneğidir) çok tehlikeli bir çözülmeye de kapı aralamamakta mıdır? Bu olağanüstü direnci bütün ele geçen üyelerin gerçekleştirmesi mümkün değildir (nitekim ancak 8-10 kişi bunu başarabilmiştir). Bir üye, bütünüyle çözülmese de kimliğini kabul ettiği ya da ifade vermeye başladığı veya polise küçük bir gerçek bilgi verdiği zaman kendini “ihanet etmiş” biri olarak görecek ve eğer örneğin Oya Açan gibi sağlam bir karaktere sahip değilse, çözülüp bayır aşağı yuvarlanacak, polisin karşısında hiçbir direniş gösteremeyecektir. Dolayısıyla örgütün “seçkin” direnenlerin yanı sıra kalabalık bir “çözülenler” kesimi ortaya çıkacak ve polis bundan büyük yarar sağlayacaktır.

Oysa yapılması gereken şuydu: Tamam, ifade vermeyi kabul etmeyin denebilir. Ama militana, eğer bunu başaramadıysa daha geri bir mevzide yeni bir savunma hattı kurma şansı tanınmalıydı. O zaman, işkence karşısında ilk mevzide tutunamayan militan, “ihanet” psikolojisine girmeden bir geri mevzide yeni bir savunma hattı kuracak, örneğin polise yanlış bilgi verme ya da zaten ortaya çıkmış bilgilerle polisi oyalama vb. yoluna gidecektir. TİKB, bildiğim ve okuduklarımdan çıkardığım kadarıyla işkencede tutum konusunda bunu yapmamış (yoksa Selim Açan, sonradan özeleştirisi yapmakla birlikte, poliste şu ya da bu nedenle kısmen çözüldüğünü kendisi söyleyen o andaki nişanlısı Oya Açan’la olan nişanını anında neden bozsun ki? Açan-II, s. 304), en üst düzeyde direnemeyen üyeleri için polis karşısında moral bozukluğu kapısının aralanmasına yol açmıştır. 

Ölüm Orucu

Bu son derece acı verici bahsi mümkün olduğu kadar kısa geçmek istiyorum.

Açlık grevi, mahkûmların doğal bir mücadele aracıdır. Fakat direnişleri mağlubiyete uğrayarak üye ve yöneticilerinin büyük kısmıyla içeri düşmüş örgütler bu sefer açlık greviyle yetinmeyip, içeride üyelerini denetim altında tutmak için “ölüm orucunu” icat etmişlerdir. Sonuçta, “ürküttüğü kurbaya değmeyecek” (Ayaşlı, s. 323) küçük tavizlerin dışında hiçbir başarı elde edilmemiş ama yüzlerce fedakâr militanın eriyerek ölmesine ya da ömür boyu sakat kalmasına yol açılmıştır. Bunu aslında Ayaşlı da, Açan da kabul etmektedir.

Bu rezaleti doğrudan onlardan okumak daha öğreticidir, bu bakımdan ilgili sayfaların okunmasının (Ayaşlı, s. 315-330; Açan-II, s. 262-288) yararlı olacağını düşünüyorum. Örneğin, o zaman Dev-Sol diye anılan DHKP-C örgütünün “ölüm oruçlarında” “IMF’den çıkılması” (Açan-II, s. 281) şartını ileri sürmesinin “biz militanlarımızın açlıktan ölmesini istiyoruz” demekten başka bir anlama gelmediğini belirtmek yeterlidir sanırım.

Bitirirken

Yazarların diline, kullandıkları ifadelere ilişkin bir dolu not aldığım halde bunların üzerinde durmayacağım, çünkü durursam şu ana kadar yazdıklarımdan daha fazla sayfa harcamam gerekecek. Özellikle Ayaşlı’nın kullandığı deyimler “yönetici dili” olmanın ötesinde aşağılayıcı ve yer yer “slang” bir dil. Elbette yazarın tercihidir ama slang dili kaldıracak bir roman değil, hatırat yazdığımıza ve bu yazılanların yıllar sonrasına kalacağını hesap ederek daha usturuplu bir dil kullanmak gerekirdi. Başka bir sürü yan konu var, örneğin “serbest aşka bakış” gibi. Ama bunlara da girmeyeceğim. Feride Çiçekoğlu’nun Mamak kadınlar koğuşunca serbest aşkı savunması ya da Ali Taşyapan’ın “cinsel düşkünlüğü olumlaması” (s. 141) Ayaşlı’yı rahatsız etmiş, böyle bir kitapta hiç de yeri yokken bu konuya da bir sayfa ayırıvermiş.

Her iki yazar da kitapları boyunca birbirlerine bol bol atışlar yapmışlar. Bu tür örgütlerde (ya da belki bütün örgütlerde) bu tür lider sürtüşmelerini doğal kabul etmek gerekir ve tabii bizim bu tür sürtüşmelere burnumuzu sokmamız da doğru olmaz, zaten bizi de pek ilgilendirmez. Bununla birlikte, Sel Yayınları editörünün, Selim Açan’ın ikinci kitabında, 38 yerde ismi geçtiği halde (ki bunların çoğu, Ayaş’a ilişkin eleştiri ve suçlamalardır) isim dizininde yer vermemiş olması önemli bir eksiklik ve hatadır.

19 Ocak 2021


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve iceriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.