Borsalar

Bu yazıda, genel olarak 1980’den beri ve özel olarak bu pandemi döneminde deneyimlediğimiz borsalardaki yükselişin arkasındaki makroekonomik dinamiği tartışmak istiyorum.

İzahat, Monetary Circuit Theory (Parasal devre teorisi) ve finanşallaşmanın arkaplanını açıklayan doktora tezimin bulgularına dayanıyor.

Öncelikle, borsaların varoluş sebebine, yani firmaların neden hisse ihraç ettiklerine değinelim.

Yatırımların tasarruflarla finanse edildiğini, kredinin mevduattan verildiğini sanan anaakım yaklaşıma göre, firmalar hisse ihraç ederek hanehalklarından aldıkları tasarrufları yatırımlarını finanse etmek için kullanırlar.

Oysa firmalar yatırımların finansmanı için daha stabil olan bono ihracını ve kredi çekmeyi tercih ederler ve hisseyi de yatırım harcamasıyla sirkülasyona sokulan yeni paranın, işçilerin tasarruflarından dolayı sirkülasyondan sızması/ kaçması, kendisine dönmemesi nedeniyle oluşan likidite açıklarını ikmal etmek (reserve replenish), geri çekmek üzere ihraç ederler.

İşçilerin tasarrufları vurgusu burada önemli çünkü işçilerin tasarruf etmediği bir durumda kapitalistlerin toplam yatırım harcamaları, kapitalistlere toplam tasarruf olarak geri dönecektir.

Makro ölçekte formüle edilecek olursa:

Gayrisafi Milli Hasıla (GDP); hanehalkının tüketim harcamaları (C), firmaların yatırım harcamaları (I), hükümet harcamaları (G) ve ihracat (X) ile ithalatın (M) farkı olan dış ticaret dengesinden (X-M=NX) oluşur.

Bu harcamalar öte yandan gelirler olarak, maaşlar (W), karlar (P) ve vergi gelirlerine (T) eşittir.

GDP= C+I+G+NX= P+W+T

(P+W-C)-I=G-T+NX.

Özel kesimin gelirlerinden (W+P), tüketim harcamalarını düştüğümüzde geriye kalan toplam tasarruflardır: W+P-C=S.

Bu durumda S-I= G-T+NX.

Ekonomiyi dışa kapalı ve devleti de yok sayarsak;

G-T=0; NX=0.

O halde: S-I=0; S=I.

Yani bütçe ve dış ticaret dengeleri sıfır ise, yatırımlar kendileri kadar tasarruf yaratırlar. Kamu bütçe açığı ve dış ticaret fazlası, S-I (özel kesim tasarruf dengesini), artırırken; bütçe fazlası ve dış ticaret açığı ise azaltır. Hükümet ve dış dünya, özel kesimden aldığından fazlasını verirse (G>T veya X>M), özel kesim pozitif denge verir, tersinde ise negatif denge verir.

Dolayısıyla „Türkiye’nin tasarruf açığı sorunu var, tasarruf açığı olduğu için dışardan borçlanıyor ve o yüzden cari açık veriyor“ şeklindeki iddianın hiçbir temeli yoktur. Çünkü tasarruf ve tasarruf açığı bir sonuçtur.

Özel kesimin tüketim harcamalarını, kapitalistlerin tüketim harcamaları (Ck) ve işçilerin tüketim harcamaları (Cw) olarak ikiye bölersek:

S= P+W-Ck-Cw idi.

S=I= P+W-Ck-Cw

İşçilerin düşük gelirleri nedeniyle tasarruf etmediklerini ve tüm gelirlerini harcadıklarını varsayarsak, Cw=W.

Bu durumda, P=I+Ck.

Yani toplam karlar, toplam yatırım ve kapitalistlerin tüketim harcamlarının toplamına denktir. Başka bir ifadeyle kapitalistler ne kadar kar yapacaklarına karar veremezler, o önceden belli değildir; ama yatırım ve tüketim için ne kadar harcayacaklarına karar verebilirler. O nedenle yatırım için harcamaları lazım ki, kar ve sonrasında tasarruf oluşabilsin.

İşçilerin tasarruf ettiklerini varsayarsak, toplam tasarruflar, işçilerin (Sw) ve kapitalistlerin (Sk) tasarruflarından müteşekkil:

W-Cw=Sw

P-Ck=Sk

S=Sw+Sk=I

Sk=I-Sw

Yani işçiler tasarruf ettiklerinde, kapitalistlerin karları ve tasarrufları düşer.

İşte firmalar da, işçilerin tüketmek yerine istifledikleri bu tasarrufları hisse ihraç ederek geri edinirler ve böylece tasarruf yüzünden oluşan likidite açıklarını kapatırlar. Örneğin pandemi sürecinde azalan tüketim harcamalarına mukabil artan tasarruflar, birçok firmayı yakın zamanda halka açılmaya ve hisse ihraç etmeye yöneltti.

Peki ne tür işçiler tasarruf edebiliyor da bu „sızıntıları“ oluşturuyorlar ve sonrasında tasarruflarını borsalara yönlendiriyorlar?

El cevap: Tasarruf edebilecek kadar geliri olan beyaz-yakalı çalışanlar.

Peki bu beyaz-yakalıların sayısı ve maaşları neden arttı da borsaları 40 yıldır şişirmeye devam ediyorlar?

Dünya ekonomisi, özellikle ABD, 1980 sonrasında, özelleştirmeler, şirket evlilikleri ve kamu harcamalarının kısılması nedeniyle piyasa yoğunlaşmasının artışına, yani rekabetin düşüşüne tanık oldu. Büyük firmalar, pazar paylarını artırmak için inovatif işler yapan beyaz-yakalıların istihdamını ve maaşlarını daha yüksek ödemeyi tercih ederler ve maliyet yapıları gereği bunu başarabilirler de. Talebin esnekliğini ve üretimin maliyetlerini düşürmeyi hedefleyen bu inovatif işler; pazar araştırması, ürün farklılaştırması, araştırma ve geliştirme, satış planlaması ve reklamcılık gibi işlerden oluşuyor. Yoğunlaşmış bir piyasada ise egemen firmalar daha az üretim ve daha yüksek fiyat sayesinde yüksek karlar edinebildiklerinden, çok üretim ve yatırım yapma gereği duymazlar. Dolayısıyla bu süreçte mavi-yakalıların maaşları baskılanırken işsizlik oranları yüksek seyretti. Buna mukabil, aşağıdaki grafikte sergilendiği üzere, beyaz yakalıların maaşları piyasa yoğunlaşmasıyla birlikte, mavi-yakalıların maaşlarına göre daha yüksek arttı (Dögüs, 2019a).

borsalar

Öte yandan beyaz-yakalılar gelirleri daha yüksek olduğu için, yine büyük firmalar tarafından üretilen daha pahalı ve statü-göstergesi olan, marka değeri olan ürünleri tercih ettiklerinden dolayı, tüketim tercihleri ile piyasa yoğunlaşmasını tekrar beslediler (Dögüs, 2019b).

Yine gelirleri daha yüksek olduğundan tasarruf edebildiler ve bu tasarruflarını özel emeklilik ve özel sağlık sigortaları yoluyla finansal piyasalara aktardılar (Dögüs, 2018a):

Finsansal piyasalara bu aşırı akış (excess inflow) nedeniyle finansal varlıkların fiyatları şişerken ve mavi-yakalıların gelirleri baskılandığından talep düşerken, finansal varlıklardan kar elde etme beklentisi, reel yatırım varlıklardan (üretim yapan makinelerden) beklenen karın üstüne çıktığı için, finansal-olmayan firmalar, varlık kompozisyonlarını finansal varlıklar lehine dönüştürdüler; yani finanstan kar yapar oldular, finansallaştılar (Dögüs, 2018b).

Finansal-olmayan firmalar finansallaştıkça, finansal varlıkların fiyatları daha da şişti, finansal-karlar finansal-olmayan karların önüne geçti ve kendi kendini besleyen bir sürece girilmiş oldu (Dögüs, 2018b). Böylece ve Merkez Bankaları’nın düşük faiz ile mümkün kıldıkları „spekülatif borçlanma“ ve niceliksel kolaylık (quantitative easing) politikaları sayesinde borsaların GSMH’ya oranı, 200% düzeyine ulaşır oldu.

“Türkiye’de bu kadar beyaz-yakalı ve özel emeklilik fonu gibi birikimleri var mı da borsa bu kadar şişiyor?” sorusu, İstanbul Borsası’nın yurtdışından, özellikle Batı’dan gelen portföy yatırımları ile şiştiği gerçeğinde yanıtını bulur.

Özetle, günümüzün tekelci finans kapitalizmi, beyaz-yakalı çalışanların üstünde yükseliyor. Eğer daha rekabetçi, kamunun güçlü olduğu, eşitsizliğin az olduğu, dolayısıyla talebin güçlü olduğu bir durum olsaydı, borsalar bu kadar şişmiş olmayacaktı. Bir başka ifade ile, mal ve hizmet piyasasında baskılanan talep nedeniyle deflasyon ile finans piyasalarında enflasyon, bu sürecin iki veçhesi oldular.

Kaynakça:

Dögüs, I. (2018a). Wage dispersion and pension funds: Financialisation of non-financial corporations in the USA. PSL Quarterly Review, 71(284).

Dögüs, I. (2018b). A Minskyan critique of the financial constraint approach to financialization. Review of Keynesian Economics, 6(2), 202-220.

Dögüs, I. (2019a). Rising wage differential between white-collar and blue-collar workers and market concentration: The case of the USA, 1964-2007. PSL Quarterly Review, 72(290), 223.

Dögüs, I. (2019b). Consumption dispersion between white-collar and blue-collar workers and rising market concentration in the USA: 1984-2011 (No. 72). ZÖSS Discussion Paper.