afrika
ZEKERİYA ŞİMŞEK Tanzanya İşbirliği Forumu Kurucusu

2021 Nobel Edebiyat Ödülü, Abdulrazak Gurnah’a verildi.

Akademisyen-yazar Abdulrazak Gurnah (1948-), Zanzibar doğumlu, İngiltere’de ikamet ediyor. Afrikalı “hariçten gazelhan”lardan. Deyim bana ait, hariçten gazel okuyan kişilere verdiğim kod adı. İtici biliyorum ama gerçek!

Neden?

Abdulrazak Gurnah, kökleri Kenya/Mombasa’ya uzanan Müslüman bir ailenin altı çocuğundan biri. Esnaf baba, 20 yaşındayken Abdulrazak Gurnah’ı ağabeyiyle birlikte İngiltere/Canterbury’ye gönderiyor. Gidiş o gidiş! Cennet’i yazmak için/yazarken kısa süreliğine Zanzibar’a gelen Abdulrazak Gurnah’ın 1987-2020 yılları arası yayımlanmış 10 romanı var: Memory of Departure/Ayrılışın Hatırası (1987),Pilgrim’s Way/Hac Yolu (1988), Dottie (1990), Paradise/Cennet (1994), Admiring Silence/Sessizliğe Hayranlık (1996), By the Sea/Deniz Kenarında (2001) Desertion/Terkediş (2005), The Last Gift/Son Hediye (2011), Gravel Heart/Kumdan Yürek (2017), Afterlives/Ölümden Sonra (2020). Ayrıca, yayımlanmış öyküleri ve bilimsel yayınları bulunmakta.

Abdulrazak Gurnah’ın romanlarının hepsinde mekân Doğu Afrika; kaçış ve terkediş temaları ağırlıkta. “Postkolonyal edebiyat uzmanı” Abdulrazak Gurnah, İngiltere’de göçmen, Zanzibar’da yabancı. Anadili Swahili ama İngilizce yazmayı tercih ediyor. Ülkemizde de tanınıyor ve kitapları çevriliyor.

İnsan dilinin altında gizlidir derler. Kastedilen, organ olarak dil değil anadildir; kültür, tarih, coğrafya, kişilik, inanç, tasa, sevinç her şeyimizi dile getiririz, dile getirdiğimiz… Anadiline uzaksa başka bir insandır o. Nâzım Hikmet, Şairin, yazarın anayurdu dilidir, der. Neden mi bunları söylüyorum? Swahili, Afrika’da/Afrikalı her beş kişiden birinin anadili iken, bir insanın kendi anadilinden vazgeçip yirmi yaşında ayak bastığı ülkenin diliyle yazması ne demektir? Çok okunmak, çok satmak… Ya aidiyet! Yazıldığı dil, bir/her edebî eserin aidiyetini belirleyecektir.

1994’de yayımlanan üçüncü romanı Cennet1 üzerinden, Abdulrazak.Gurnah’ı anlamaya çalışıyorum. Romanı, Afrika konulu yayınlara özel ilgime istinaden 2016’da bir sahafta görüp almıştım. Roman, bir aidiyetsizlik nostaljisi. Abdulrazak Gurnah, Yakup’un oğlu Yusuf’un Kur’an’da anlatılan hikâyesini 1900-1914 arası Doğu Afrika’sına uyarlıyor. Kolonyal söylemin Afrika’ya dair klişelerini kölelik, tarihin çarpıtılması, İslâmofobi vb. merkezli tartışırken Yusuf’un hikâyesi, bir yandan kolonyalizmin öte yandan despotizmin eleştirisine açılan iki kapılı bir yolculuktur. Abdulrazak Gurnah’ın gerçeklik anlayışı/arayışı, kolonyal dönemin karamsar ve toptancı betimlemeleriyle aidiyete dair eleştirel yaklaşım üzerinden yol alıyor. Abdulrazak Gurnah, romanda üç farklı alan yaratıyor; Arap tüccarlar ile Swahili seçkinlerinin denetimindeki uygar kıyı şehri, uygarlık ile vahşi doğa arasında sınır konumundaki iç ticaret kasabası ve uygarlığın bu ileri karakollarından “vahşiliğin” güç merkezine uzanan başıboş coğrafî ortam. Bir de Swahili seçkinlerinin kıyıdaki gelişmişlik ile iç kesimlerdeki barbarlığı birbirinden ayırma inceliklerini umursamayan Alman sömürgeciler var ki, onlara göre beyaz olmayanların hepsi vahşidir. Abdulrazak Gurnah‘a ve romanlarına dair kanaatim odur ki; yazınsal metinler, hem zamanlarının hem de yazarlarının zaaflarını, kusurlarını, umutlarını, yıkımlarını içerirler.2 Bir yazarın-şairin yazdıkları, mutlaka bir yerlerden özel hayatını ele verecektir. Cennet, bu bağlamda bir çok ipucu veriyor…

Derdimin arka planını, kataraktlı gözler için açıklamam gerekirse; dünün sömürgeci güçleri, bugün Commonwealth of Nations/İngiliz Milletler Topluluğu veLa Francophonie/Uluslararası Frankofoni Örgütü şemsiyeleri altında, seçtikleri ya da yatağından taşıp gelen gençlere, üniversitelerinin kapılarını sonuna kadar açıp vatandaşlık veriyorlar. Yurtdışı eğitim seçeneği; Doğu Afrikalı çocuklar için İngiltere, Batı Afrikalı çocuklar için Fransa, standarttır. Kısır döngü değildir bunun adı, ah şu tesadüfler! Fransa-İngiltere, ne de olsa “Eski Tostlar.” Sonra? Diplomalı Afrikalı ya Afrika’yı unutuyor ya da uzaktan bakıyor; idealist olanlar ülkelerini kurtarmak için dönmekle birlikte çoğu doğduğu değil doyduğu ülkenin yüksek menfaatleriyle hareket edip işbirlikçi ya da diktatör olup çıkıyor. İki elin parmakları kadar var mıdır namusunu koruyan siyasetçi Afrika Tarihi’nde, emin değilim.

Burslar “tehlikeli madde”dir, bedeli ağırdır. İşte bir prototip, Abdulrazak Gurnah.

Bir yazar-şair anadilinde yaz(a)mıyorsa, anayurdundan uzakta mutluysa, ülkesiyle dertlense ne olur? Kamuoyu oluşturmak, tanıtım elçiliği, double consciousness/ikili bilinç vb. söylemler hoştur ama içi boştur. Abdulrazak Gurnah’ıntüm romanlarında göçmenlik ve Zanzibar ana temalar iken yabancılaşarak fayda sağlamak tercihi; fiilî sömürgeciliğin, zihnî sömürgeciliğe evrilmeyi başardığının resmi demektir. Abdulrazak Gurnah’ın dâhil olduğu post – kolonyal edebiyatçıların önemli bir bölümü “orda bir köy var uzakta” korosunun solistleridir. Âşk, sahada mücadele etmektir. Türbine oynamak takıma maç kazandırmaz; sadece türbine oynayan oyuncuya piyasa sağlar.

Aydın (münevver/entelektüel); donanımlı, deneyimli ve sorumluluk duygusu (sorgulayan ve hesap verebilir) odaklı düşünce insanıdır; bedel ödemeyi göze alır ve bireysel menfaatini toplumsal menfaate karşı öteler. Donanımdan kasıt; bilgi, ahlak/erdem, muhalif olmak (şikâyet etmek değil talep etmek) ve ideolojiler üstü olabilirlik yani bağımsız bakış açısı/yorum yeteneğidir. Sokrates (MÖ 469-399)’in dediğince bilgi insanı ancak ahlaklı davranışlarla doğru eyleme taşıyabilir: Bilgi ve ahlak, terazinin birbirini dengeleyen iki kefesi gibidir, sözü aydın olmanın bugünde geçerliliğini koruyan ilkesi değil midir? Aydının yetişme süreci ile güçlü devlet olgusu arasındaki ilişkiye dikkatinizi çekmek isterim: Aydın olmak, uzun bir yetişme süreci gerektirir. Güçlü devlet, bekâsı ve yetkinliğinin garantisi olarak kendi aydınlarının yetişmesini asla şansa ve/veya başka ülkelerin eline bırak(a)maz.

Aydın kavramı, bilimsel düşünceden beslenmekle birlikte gönül zenginliği ve ruh yüceliği ile ilintilidir. Evrensel perspektif, aidiyet ile kimlik bulacaktır. Kişinin işi-gücü, serveti, unvanı, makamı ve rütbesi ile organik bağı yoktur aydın kavramının, olamaz da. Aydın, elitleri temsil edemez. Bunların yanı sıra sağlam bir karakter yani “dik duruş” aydını aydın yapan haslettir. Aydın olmak, aydına anavatanına ve anadiline dair tercih hakkı vermeyecektir.

Olup biten karşısında tutum ve davranışları ile kuru yaprak gibi rüzgâra teslimiyet; güce, güçlüye ve çıkarlarına hizmetin adı “aydın kolaycılığı”dır ve “aydın piyasası”nın çığırtan satıcısıdır. Toplumdan kopuk “sırça köşk sakini” aydın tipolojisi kadar ülkesine uzaktan bakan aydın tipolojisinin arka planında yatan zihniyet dünyası bulanıklığıdır ki pratiği “vicdanî gargara/yaygara”dır. En sık rastlanılan “aydın zaafı”dır. Aydın da insandır da kapitalist rehavet virüstür. Aydın çok, aranan aydın “kıt”tır.

“Uzaktan aydın” olmaz, gönüllü köleliktir bunun adı. Afrika’dan cebren koparılarak köleleştirilen Siyahîler’in çocukları istisna olabilir; kıta dışında eğitim gören Afrikalı “aydın tabaka”nın, doğduğu topraklar sürekli tehdit altındayken doyduğu topraklardan çözüm önerileri havale etmesi ne kadar erdemli bir davranıştır? “Taş yerinde ağırdır”, Siyah Öfke’de.

Her şeyi Batılı gözüyle gören, zihnî felçleşme ve aşağılık kompleksiyle aşınmış aydınların rolü, “acente”likten ibaretse arz hedefi vurmuş, talep akıl tutulması olmuştur. Yazar-şair derdi olan insandır; derdini delege etmez, taraftar toplar. Afrika’nın ilelebet köleliğinin garantisi, aydın aidiyetsizliğidir. Hayatı ile eserleri arasında boşluk bırakmayan yazar-şair, iyi yazar-şairdir. Aydının yeri, ait olduğu topraklardır.3 Aidiyet, milliyetçilikten öte bir kavramdır, karıştırmamak gerek. Aydın, misafir sanatçı olamaz. Misafir sanatçıysa umut olamaz. İnsan içine doğup büyüdüğü/yaşadığı toplumsal, soy-sop, çekirdek aile ve arkadaş çevresinden soyutlanabilir belki… Ama kendinden asla! Amin Maalouf (1949-) sanki itiraf etmektedir: Bana “içimin derinliğinde” ne olduğum sorulduğunda, bunda herkesin “içinin derinliğinde” ağır basan tek bir aidiyetin, bir bakıma “kişinin derin gerçekliğinin”, doğarken ebediyen belirlenen ve artık değişmeyecek olan “öz”ünün var olduğu inancı yatıyor.4

Acıları yüklenmek, kimsenin acısına katılmamakla ya da uzaktan el sallamakla elde edilen sözüm ona aydın erdemlerinden midir?

Abdulrazak Gurnah örneği yaygındır. Kıta ülkelerine bir göz atmak yeterlidir: Güney Afrika Cumhuriyeti’nden Nijerya’ya, Kenya’dan Senegal’e, Gana’dan Kongo’lara… Afrika’nın epistemik köleleşme tarihi, ruhunu yitirmiş aydınlar dönemi ile yürürlüktedir.Ruhunu, yani varoluş sebebini ve iradesini, her tür zorluğa direnme gücünü ve yeteneklerini kaybetmiş aydınlar ordusuyla, sömürgeci güçlerin geleceği emin ellerdedir. Kendi’ni yitiren, ülkesine ne verebilir ki?  Hoca Nasreddin bir kez daha itiraz etsin; neden hırsızdan önce ev sahibine bakmak gerektiği için. Afrika’nın uluslararası arenada iradesi yoktur, bunun için? Ruhu yok edildiği için. Afrika’nın kaderi, dünyanın geleceğidir; abartılı bir gözlem gibi gelebilir, gerçek budur.

Sade Afrikalılar, Avrupalılar’dan nefret etmez; aydınlar nefret ederler ama Avrupa’da, Amerika’da yaşarlar. Sade Afrikalı, Afrika’nın ikinci bir Amerika olma hayaliyle mutlu mesuttur; gecikmenin tek sebebi Araplar’dır onlara göre. İşe yaramazlık, beceriksizlik Araplar’dan miras derler. Sade Afrikalı, yapabileceği en iyi şeyin Avrupalıyı taklit etmek olduğunu düşünmektedir. Bu yeterlidir geleceği için. Sade Afrikalı’nın yönetilmek ihtiyacı tarihsel gerçektir, peki kim yönetecektir sorusu da…

Aydının temel görevi düşünce üretmek ve ifade etmek (yazmak/anlatmak) kadar itirazına dair sahada olmak, et-tırnak mücadele etmektir; uzaktan işaret buyurmak uzun vadede işe yaramayacaktır. En rahatsız edici cümleler, “Bu şekilde/uzaktan daha faydalı oluyorum” ve “Afrika’ya bir daha dönmedi ama öğrencilerini Afrika’da alan çalışmaları yapmaya yönlendirdi/yönlendiriyor.” Bravooo! Kulak tırmalayan ironi budur.

Afrika’nın, onurunu geri kazandıracak, silkeleyip/silkelenip kendine getirecek, kendi kaynaklarını kullanarak hayat öpücüğü sunacak, doğal zenginliklerini meyveye durduracak, eril ve dişil asaletini iade edecek aydınlara ihtiyacı vardır; Afrikalı aydın, evine dönmediği sürece Afrika gün yüzü gör(e)meyecektir, buraya yazıyorum. Atasözlerini hazzetmem ama hep bana gol atıyorlar. Tıpkı şu Afrika atasözü gibi: Aslanlar kendi hikâyelerini yazmadıkçaavcıların hikâyelerini dinlemek zorundayız. Afrika’nın Aydınları, kıtanın kaderine sahip çıkacak iradeye can suyu olmadıkça; meydanı boş bulanlar borazanlarını öttürecektir.

Romanlarının hepsinde mekân Doğu Afrika olan Abdulrazak Gurnah, edebî kişiliğini doğduğu topraklara borçludur. Buna karşılık 2011’den bugüne Tanzanya-Zanzibar coğrafyası ile senli-benli biri olarak Zanzibar’da adını yolda, barda, üniversitede, okyanus sularında vb. bilcümle hiçbir yerde duymuşluğum, görmüşlüğüm yoktur.

Ülkesinin “sırtı”ndan para kazanmak ve ülkesine uzaktan bakmak! Hangi aydın ahlakı? Hani aydın ahlakı? Dünya toz dumansa bunu “endüstriyel aydın”lara borçluyuz!

Hayır işleri, bizim kültürümüzde yaygındır. Acaba diyorum, bir dahaki Zanzibar’a gelişimde bir mermer sebil, kütüphane ya da 3-5 derslikli bir okul ile karşılaşır mıyım üzerinde “Abdulrazak Gurnah Hayratı” yazan; 10 milyon İsveç Kronu’nu duyunca şeytan aklıma getirdi de…

Edebiyat, bir halkı, bir insanı tanımak/tanıtmak için en güvenilir kaynaktır. 

*Sözcükler Dergisi 94. sayısında (Kasım Aralık 2021) yayımlanan aynı adlı deneme-eleştiriden özetlenmiştir.


Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve içeriklere açık bir platformdur. Yayınlanan tüm makaleler yazarın kişisel görüşlerini yansıtır ve Görüş gazetesinin editoryal politikalarıyla uyumlu olmak zorunda değildir.


  1. Gurnah, Abdulrazak (1998), Cennet (Çev. A. Ören) İstanbul: Adam Yayını.
  2. Oktay, Ahmet (1993), Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayını, s.51.
  3. Ülkemiz aydını da terk etmeyi ya da uzaktan sevmeyi bir kez daha düşünmelidir, vakit varken!
  4. Maalouf, Amin (2019), Ölümcül Kimlikler (Çev. A.Bora), İstanbul: YKY Yayını, s.92.