ferit temur

Röportaj: Turan Altuner – Ferit Temur

Jeostrateji Uzmanı Ferit Temur ile kısa bir süre önce Anayurt Gazetesi’nde yayınlanan bir mülakatında ABD ile İngiltere arasında küresel çapta yürütülen örtülü savaşı ve bu eksende Türkiye’nin bölgedeki “dengenin dengeleyicisi” rolü üzerine konuştuk.

T.A: Kısa bir süre önce yayımlanan bir mülakatınızda Türkiye’nin dış politikada “dengenin dengeleyicisi” rolünü oynaması gerektiğini ifade etmişsiniz. “Dengenin dengeleyicisi” rolünden kastınız nedir, biraz açar mısınız?

F.T: Tarih boyunca uluslararası ilişkileri belirli güçler dengesi içerisinde süregitmiştir diyebiliriz. Günümüz uluslararası ilişkileri ise Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan “Amerikan tek kutuplu” dünya düzeninin esasında sağlam temellerden yoksun oluşu ve ülkeler arası mevcut güç dengelerine uyumsuzluk arz etmesi nedeniyle kaotik bir formata bürünmüştür. ABD bu süreçte rakibi Sovyetler Birliği’nin çöküşünü fırsata çevirmek amacıyla Vaşington merkezli küresel bir egemenlik kurma hedefi gütmüş ve geniş Avrasya coğrafyası olarak tanımlanan Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya bölgelerinde bir dizi askeri, siyasi ve ekonomik hamlede bulunmuştur. Buna karşılık Rusya, Çin, İngiltere, Hindistan, İran gibi oyuncular da ABD’nin tek hegemon olarak dünyaya hâkim olmasını kendi ulusal çıkarlarına tehdit olarak gördükleri için bazı konu ve bölgelerde Vaşington aleyhinde bir dizi açık ve örtülü jeopolitik hamle yürütmektedirler. Çok boyutlu ve denklemli bu çıkar çatışması ise uluslararası ilişkilerde bir süredir süregiden bugünkü kaotik ortamı yaratmıştır. Şuan küresel ekonomi-politik güç dengelerinde Batıdan Asya-Pasifiğe doğru kaymakta olan bir eğilim ve buna bağlı çok kutuplu yeni bir dünya düzeni gidişatı gözlemlense de henüz yeni denklem tam anlamıyla kurulmuş değil. Dolayısıyla böylesi sancılı bir geçiş döneminin yüksek risklerini en aza indirgemek ve oluşacak yeni dünya düzeninde uzun vadeli stratejik çıkarlarımız açısından en doğru pozisyonu alabilmek adına dış politikada acil paradigma değişikliğine gidilmesi gerektiğine inanıyorum.

“Dengenin dengeleyicisi” paradigmasından kastım ise uluslararası ilişkilerin mevcut karmaşık ve kaotik yapısını doğru analiz eden ve bu analizi, jeopolitik kodlarımıza dayalı uzun vadeli stratejik çıkarlarımız doğrultusunda çok taraflı, boyutlu ve parametreli bir yüksek siyasa ile harmanlayan yeni bir dış politika yaklaşımıdır. Diğer bir ifadeyle, gerçek anlamda ulusal çıkarların farkındalığına dayanan Türkiye merkezli bakış açısıyla geliştirilmiş ya da geliştirilecek yeni bir dış politika perspektifi… Kuramsaldan uygulamsala özetlemek gerekirse belirli konu ve bölgelerde ABD’nin tek taraflı çıkar projeksiyonuna dayalı politikalarına karşı hareket eden İngiltere, Rusya, Çin, İran, Hindistan ve diğer bazı aktörlerle ikili ve çok taraflı işbirliğine gitmek. Bunu yaparken de olabildiğince ABD ile doğrudan karşı karşıya gelmeyecek, doğrusal olmayan, örtülü bir mücadele biçimini benimsemek ve yürürlüğe koymak. Öte yandan da Çin, Rusya, İran gibi aktörlerden doğabilecek olası risklere karşı da ABD gibi bir aktörle yeri geldiğinde birlikte hareket edebilecek bir dış politika esnekliği ve setlerine sahip olabilmek… Burada özellikle Türkiye’de pek bilinmeyen ve işlenmeyen ABD ve İngiltere arasındaki “kuzen çatışmasını” ve bunun coğrafyamıza yansımalarını doğru analiz etmenin fevkalade önemli olduğu kanaatindeyim.

T.A: O halde öne sürdüğünüz Türk dış politikasındaki bu “dengenin dengeleyicisi” yaklaşımı uygulama açısından bir hayli zor değil mi?

F.T: Stratejik düşünme yetisi, devlet yönetim deneyimi, diplomasi ve istihbarat nosyonundan yoksun mevcut İslamcı siyasiler ve niteliksiz kadroları ile elbette yürütülebilecek bir dış politika değil bu. Mevcut siyasal erkin yönetimi altında Türkiye dış politikada kuşkusuz cumhuriyet tarihinin en güçsüz dönemini yaşadığı öne sürülebilir. Dolayısıyla böylesine hassas bir dış politika ustalığı sergileyebilmek için önce ulusal çıkarlarımıza ağır darbe vuran ve uluslararası itibarımızı en dip seviyeye indiren bu iş bilmez siyasal zihniyetin değişmesi, ardından da dış politika karar alma ve uygulama sürecine etki eden kurum ve kuruluşlarımızda çağın gerekliliklerine uygun olacak şekilde baştan aşağıya köklü değişimlerin yapılması şart. Ancak bu değişimden sonra Türkiye merkezli düşünen, alanında uzman kişilerden oluşan profesyonel kadrolarla dış politikada bahsigeçen paradigma değişimine gidilebilinir. Yeryüzünün geniş bir coğrafi alanı olan Afro-Avrasya hinterlandına yayılmış, I. Dünya Savaşı sonrasında küllerinden doğmayı başarmış yüzlerce yıllık bir devlet yönetim geleneğine sahip Türkler için esasında böylesi bir stratejik vizyon hayal ürünü değildir. Temel sorun, Türkiye’de sistemsizliğin sistemleşmesi ve mevcut siyasilerin 20 yıllık yönetimi altında ülkenin her yönden çöküş dönemini yaşamasıdır. Tabi ki önce bu çöküşten çıkmak gerekiyor.

T.A: Pekiyi “kuzen çatışması” olarak adlandırdığınız ABD – İngiltere arasındaki çıkar çatışması iddiasını neye dayandırıyorsunuz? Böyle bir iddia pek gündeme gelen bir konu değil çünkü…

F.T: Öncelikle “kuzen çatışması” tanımlamasını farkında olmadan ilk defa ben mi kullandım yoksa başka bir kaynakta okuyup da bu terim aklımda mı kaldı bundan emin değilim. Ancak İngiltere tarafından ABD’ye karşı yürütülen bu jeopolitik örtülü savaşımı, Sovyetler Birliği/Rusya – Batı arasındaki uzun soluklu uluslararası ilişkiler okumalarımı/araştırmalarımı belirli bir analitik süzgeçten geçirdikten sonra fark ettiğimi ve Türkiye’nin de bu çıkar çatışmasının tam ortasında yer aldığını anladığımı belirtmek isterim. Kısaca bu tezi somut bazı tarihsel olaylar üzerinden açıklamak gerekirse, meselenin kökünü II. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin küresel gücünün zayıflaması ve yerine ABD’nin potansiyel bir güç olarak ortaya çıkmasına bağlamak mümkün. Bu tarihten itibaren İngilliz establişmentı adım adım kendisini yeni uluslararası koşullara uyarlayarak daha çok arka plandan örtülü mücadele yöntemini tercih ettiğini görüyoruz. Atom bombasına sahip tek ülke olan ABD’nin küresel askeri gücünü sınırlandırmak için Sovyetler Birliği’ne atom bombasının sırlarının sızdırılmasından tutun da Ortadoğu’da ABD’nin yeni jeopolitik tasarımlarına karşı Baasçı rejimlerin Sovyetler Birliği’ne eklemlenerek yönetime gelmelerine varana kadar pek çok önemli olayda İngiltere’nin gizli politikalarını tespit etmek olası.

Ferit Temur kimdir?

Rusya ve Avrasya Siyasi Analisti olan Ferit Temur, bugüne kadar ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli kurum ve kuruluşlarda “Rusya-Avrasya” birimlerinde çalışmıştır. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı, yüksek lisansını da Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde tamamlayan yazar doktora çalışmasına Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Diplomasi Akademisi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde devam etmektedir. Türkçe, Rusça, İngilizce ve Gürcüce gibi farklı dillerde yayımlanan 80’i aşkın analiz, makale, rapor ve mülakat çalışması bulunan yazarın “20. Asrın Casusluk Şebekesi: Cambridge Beşlisi (2014)” ve “Yükselen Asya’da Şangay İşbirliği Örgütü: Dünü, Bugünü ve Yarını (2015)” isimli iki kitabı vardır. Yazarın uzmanlık alanları Türk Dış Politikası; Rus Dış ve Enerji Politikası, Rus Devlet ve Etnik Yapısı; Kafkasya ve Orta Asya Ülkelerinin Siyasi Yapıları, Güvenlik, Dış ve Enerji Politikaları; Avrasya’da Ulusüstü Örgütler; İstihbarat Teorisi ve Diplomatik İstihbarat’tır.

Türkiye özelinde ise somut örnekler vermek gerekirse… Kıbrıs sorununda ABD, adada Rum ve Türk kesimleri arasında uzlaşı olmasını ve AB’ye eklemli birleşik yönetim modelini savunurken, İngiltere ihtilaflı statükonun devamını savunmaktadır. Bu suretle Akdeniz havzasındaki eşsiz jeo-stratejik öneme sahip Kıbrıs’ta askeri üsleri bulunan İngiltere, ABD’nin de buraya askeri olarak yerleşmesini engellemeye çalışmaktadır. Aynı şekilde Türkiye’nin ABD’nin Irak, Suriye politikalarına kayıtsız şartsız eklemlenmesi ve II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan bölgesel denklemin Vaşington tarafından bozularak kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tasarlamasına da karşı çıkmaktadır.

Nitekim bugün Ortadoğu özelinde ABD ve İngiltere arasındaki bu çıkar çatışması ABD–İsrail–Suudi Arabistan–BAE eksenine karşı İngiltere–Türkiye–Katar eksenini doğurmuştur. Türkiye’yi de kapsayan Ortadoğu özelindeki bu “kuzen çatışmasının” bir diğer uzantısını Kürt sorununda ya da Fetullahçı örgütlenme konusunda da irdelemek mümkündür. Türkiye’de barış süreci olarak literatüre giren siyasal uzlaşı çabalarını ABD desteklerken, İngiliz establişmentı fiiliyatta destek vermemiştir. Çünkü ABD için silahlı Kürt ayrılıkçı hareketinin unsurları olan PKK’nın ve Suriye’deki kollarının Ankara ile askeri çatışmada olmak yerine bunların Vaşington’un kontrolünde tam kapasite Irak ve Suriye’deki merkezi hükümetlerin zayıflatılması ve Türkiye sınırına paralel birbirine eklemli özerk bir jeo-stratejik hatta güçlenmelerine odaklanmaları öncelikli bir ihtiyaçtır. Oysa İngiltere’nin ulusal çıkarları açısından bölgedeki statükonun bir başka güç tarafından bozulması kabul edilebilir bir durum değildir.

Nitekim 1 Mart tezkeresi sürecinde o dönemde ABD çizgisinde hareket eden Tayyip Erdoğan’ın tüm çabalarına rağmen, AKP içerisinde İngiltere çizgisine sahip Abdullah Gül’ün öncülüğündeki grubun istediği gibi anılan tezkerenin Meclisten geçmemesi buna somut örneklerden biridir. Yine CIA tarafından Fetullah Gülen’e Soğuk Savaş döneminde “komünizmle mücadele” gerekçesiyle kurdurulan ve Sovyetlerin çöküşünün ardından eski Sovyet ülkelerinde Rusya’nın nüfuzunu kırma görevi verilen Fetullahçı örgütlenmenin Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte ABD lehine ciddi bir güç elde etmesi karşısında 15 Temmuz hain darbe girişimi sürecinde İngiltere Erdoğan’ı desteklemiş ve CIA tarihinin belki de en başarılı casusluk yapılanmasına karşı ağır bir darbe vurulmasını sağlamıştır. Benzer şekilde ABD’nin aksine İngiltere Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmasını da istememektedir.

Son olarak ABD ve İngiltere arasındaki bu çıkar çatışmasının küresel boyutunun da olduğunu ve Amerikan tek kutupluluğuna karşı İngiliz establişmentının belirli uluslararası ekonomik ve politik konularda Çin ve Rusya ile adı konulmamış bir işbirliği içerisinde olduğunu ileri sürebiliriz… Küresel ölçekli bu yeni büyük stratejisinde İngiliz establişmentının o kadar kararlı olduğunu gözlemliyoruz ki planlarını zora sokacak şekilde en basit bir Rus – Amerikan yakınlaşmasına dahi tahammülleri yok. Dikkat ederseniz son Putin – Biden görüşmesinin ABD ve Rusya arasında üst düzey diplomatik kanalları açık tutma ve gerginliği azaltma ihtimalinin belirdiği bir anda İngiliz donanmasına ait HMS Defender gemisi Karadeniz üzerinden Kırım kıyılarına girerek NATO ve Rusya arasında yeni bir kontrollü krize yol açmıştır.

T.A: Çok ilginç… Oysa kamuoyunda İngiltere’nin sizin burada öne sürdüğünüz tespit ve iddialarınızla pek anılan bir ülke değil. Tam tersine daha çok ABD, Rusya ve Çin’in isimleri uluslararası güç mücadelesinde geçiyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

F.T: İngiliz “istihbari aklına” (intelligence mind) dayalı İngiliz tarzına. II. Dünya Savaşı’yla birlikte küresel gücü zayıflayan İngiliz establişmentının, hem doğrudan sıcak çatışma örnekleri olan geçmiş 2 dünya savaşının yarattığı sonuçlardan gerekli dersleri çıkardığını, hem de zayıflayan imkanlarını dış politikada en verimli şekilde kullanmak adına daha çok profesyonelce hareket ettiğini söyleyebiliriz. Nasıl formüle edebilirim bilmiyorum ama İngiliz tarzını şu şekilde tanımlamaya kalkışırsam sanırım yanlış olmaz: birden çok parametreyi birbirine eklemli karmaşık bir ağ örüntüsü içerisine son derece hassas ve iyi hesaplanmış bir kurgu çerçevesinde yerleştirerek denklem kuran ve bu denklemde kendisini ustaca gizlemeyi başaran bir stratejik akıl… O nedenle ABD’ye karşı uluslararası arenada çıkar çatışması yaşadığı konularda “ön planda” yerine göre “Rusları”, “Çinlileri”, “Türkleri”, “Fransızları”, “İranlıları”, “Arapları”, “Yunanlıları/Rumları”vs. kullanabilme yetkinliğine ve ustalığına sahip bir ekol. Kesinlikle çok profesyonel ve övgüyü hak eden bir ustalık bu…

T.A: Madem iddia ettiğiniz gibi İngiltere, ABD’ye karşı örtülü bir mücadele içerisinde, o zaman Londra’nın küresel hedefi ne? II. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye kaptırdığı küresel liderlik rolünü geri almak mı?

F.T: Bu sorunuza tam yanıt verebilmek için İngiliz ekonomisine ve gelecek projeksiyonuna dair uzman olmak gerekir ki benim bu konudaki bilgim çok yüzeysel. Ancak dış politika perspektifinden baktığımda İngiltere’nin, ABD’nin meşhur 11 Eylül 2001 tarihli İkiz Kulelere yapılan saldırıyı gerekçe göstererek geniş Avrasya coğrafyasında hakimiyetini pekiştirmek adına bir dizi yeni jeo-stratejik hamlede bulunmasına paralel olarak kendi büyük stratejisini geliştirdiği çıkarımını yapabiliyorum. Özellikle Arap Baharı süreciyle birlikte gelişmelerin ABD’nin lehine II. Dünya Savaşı sonrası oluşan statükoyu değiştirme riskinin belirmesi karşısında Brexit dahil bir dizi önemli kararları uygulamaya koyması şaşırtıcı değil. Burada ABD’ye kaptırdığı küresel liderlik rolünü geri kazanmaktan ziyade, Commonwealth olarak adlandırılan kendi tarihsel nüfuz alanındaki konumunu yeniden güçlendirerek, küresel ekonomi-politik düzlemin yörüngesinin Asya-Pasifik bölgesine kayışına uygun olarak oluşmakta olan çok kutuplu yeni dünya düzeninde bağımsız bir “kutup” olmayı hedeflendiğini düşünüyorum. Bu çıkarsamayı yapmamda İngiliz establişmentının yetiştirdiği ve naçizane benim fevkalade başarılı bulduğum Türkiye eski Büyükelçisi, şimdinin MI-6 Direktörü olan Richard Moore’un 13 Mart 2017 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan bir makalesi de destek vermektedir.

T.A: Başa dönecek olursak Türkiye açısından İngiltere’nin yeniden “Büyük Oyuna” dahil olmasını olumlu değerlendiriyorsunuz öyle mi?

Esasında İngiltere’nin son 200 yıldır “Büyük Oyunun” daima içerisinde yer aldığını, hatta başat aktörü olduğunu öne sürmek abartı olmayacaktır. Soğuk Savaş döneminden farklı olarak belki son 15-20 yıldaki uluslararası gelişmelerin dikte ettiği koşullar nedeniyle artık İngiltere için daha öncül, görünür bir rol oynamanın zamanı geldi. Ve İngiltere’nin bu yenilenen dış politika tutumu büyük ölçüde Türkiye’nin uzun vadeli ulusal çıkarlarıyla da uyumludur diyebiliriz. Çünkü küresel ekonomik, politik ve askeri üstünlüğünü korumak adına uzun vadeli rakibi olan Çin’in yükselişini sekteye uğratmak amacıyla geniş Avrasya coğrafyasında özellikle Pekin’in “Bir Kuşak Bir Yol” jeo-ekonomik projesini etkisiz kılacak şekilde “kontrollü kriz” alanları yaratmaya çalışan ABD’nin Ortadoğu bölgesine yönelik politikaları Türkiye için ulusal güvenlik riski yaratmaktadır. Dış politikada cumhuriyet tarihinin en güçsüz dönemini yaşatan mevcut iş bilmez siyasal erk iktidardan gitse bile yarattığı zayıflığın kısa ve orta vadede onarılması pek mümkün olamayacağı için Ankara’nın öz ulusal güç kapasitesi ABD gibi küresel bir aktöre tek başına mücadele etmeye imkân tanımamaktadır. Bu nedenle Kıbrıs, Irak ve Suriye’de geçmiş statükonun korunması gibi konularda çıkarlarımızın uyuştuğu İngiltere ile ABD hegemonyasına karşı işbirliğini sürdürmek yararımızadır. Bu anlamda İngiltere ile sadece ikili değil, Commonwealth oluşumda yer alarak çok taraflı ve boyutlu ilişkilerimizi de geliştirmemizi önceleyebiliriz.

Öte yandan, Rusya, İran, Hindistan, Çin, Japonya gibi aktörlerle de çıkar uyuşması içerisinde olduğumuz belirli konularda ikili ilişkilerimizi ve Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS gibi Batı dışı ulusüstü oluşumlarla da çok taraflı ilişkilerimizi geliştirmemizin uzun vadeli stratejik çıkarlarımızın bir gereği olduğunu savunabiliriz. Bu suretle, jeopolitik kodlarımıza dayalı uzun vadeli ulusal çıkarlarımız doğrultusunda oluşturacağımız “büyük strateji” çerçevesinde Türk dış politikasının Asya-Pasifik eksenli gelişimi ve kurumsallaşması, İngiltere eksenli Commonwealth yönelimiyle desteklenirse ABD ve AB ile de önümüzdeki 10 yıllık süreçte karşılıklı yarara dayalı daha saygın ve dengeli bir ilişki zeminine Ankara’yı kavuşturacağını ileri sürebiliriz. Buradan hareketle böylesi bir dış politika paradigmasını küresel ve bölgesel aktörler arasındaki güç mücadelesinin doğru analizi kapsamında geliştirilecek “dengenin dengeleyicisi” rolüyle tanımlıyorum.

T.A: Çok teşekkür ederim bu çarpıcı söyleşi ve vakit ayırdığınız için