Zamanın ötesinde olmak sanatın şartlarından biridir ancak bir de sanatın içinde çoğalabilmek vardır ki o da çok az görülen mucizevî bir oluşumdur. Leonardo Da Vinci için, Rönesans’ın ilk yıllarında anne rahminde oluşan, büyüyen ve orada arsızca beslenip çoğalarak yayılan bir varlıktı diyebilirim. Çünkü tek bir insanda bu kadar yeteneğin toplanmış olması başka türlü açıklanamaz. Leonardo Da Vinci, sanat için var oldu, bilimi, geometriyi ve anatomiyi sanatla harmanladı ve Rönesans’ın nabzını kuşların kanat çırpışı ile tuttu.

500. yılında Leonardo Da Vinci, Ahmet Yeşil Sanat Galeri’sinde bir saygı sergisi ile anıldı. Sergi öncelikle Da Vinci’nin yaşamından izler taşıyan anlatımlardan oluşan bir belgesel gösterimi ile başlayıp meslektaşım Sanat tarihçi İlkin Kabadayı’nın rehberliğinde devam ediyor. Yalçın Gökçebağ, Bedri Baykam, Devrim Erbil, Mehmet Erbil ve Onay Akbaş gibi pek çok değerli sanatçının, Leonardo Da Vinci’nin son yıllarını yaşadığı ve öldüğü şatoya düzenlenen geziye katıldıktan sonra Da Vinci’ye göndermeler yaptığı eserleri ile katıldığı sergi, açıldığı ilk günden beri sanat galerisinin asla boş kalmamasına neden oldu.

Sergiyi bütünüyle ele alacak olursak tüm sanatçılar en az bir yönü ile Da Vinci’nin sanatıyla ortak noktalarda buluşmuş denebilir. Yalçın Gökçebağ’ın eserlerinde bunu en şeffaf şekilde görmek mümkün. Leonardo Da Vinci’nin erken dönemlerinden bu yana verdiği eserlere bakacak olursak, tam bir doğa aşığı olduğunu görürüz. Yalçın Gökçebağ’ın ürettiği pek çok sanat eserinde açık alan ve doğa tasvirleri bulunması açısından bir bağ kurduğunu düşünebiliriz. Sanatçının, sergide yer alan eserinde önce yeşil bir tarla, ardından sararmış bir tarlada çalışan işçiler ve resmin tam ortasına konumlanan ve Hıristiyan ikonografisinde son derece önemli olan “Son Akşam Yemeği” adlı resmi görürüz.

Gökçebağ, burada Da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği”ni iç mekândan dış mekâna çıkartarak daha ulaşılabilir hale getirmiştir ancak eseri, resmin tam ortasına, merkeze yerleştirerek ve resmi çepeçevre saran tarlayı örten bitkiler dışında bir bitki kaidesine koyarak kutsallığını korumuştur. Ayrıca resmi aydınlatan ışık da “Son Akşam Yemeği”nin yer aldığı bölgede parlayarak verilmiştir.

Bu da esere ilahi bir gücün hafifletilerek katılmış olduğunu hissetmemizi sağlar. Resmin devamında tarlada çalışan işçiler ve kuzular vardır. Böyle bir eserde kuzu detayı olması, ikonografik açıdan bakıldığında akla ilk İsa’nın doğumunu getirse de Gökçebağ’ın diğer eserlerinde de tarlada çalışan işçilerin kuzu ve koyun otlattığını bildiğimiz için bu fikirden hızla uzaklaşırız. Aynı şekilde yine resmin ortasına yerleştirilmiş “Son Akşam Yemeği” görürüz fakat bu kez sararmış bir tarladadır ve etrafta hiç işçi yoktur.

Yalçın Gökçebağ’a ait eserler
Yalçın Gökçebağ eseri

Burada Gökçebağ bize bir zaman algısı yaşatmak istemiş olabilir. Üstelik sadece “Son Akşam Yemeği”nin bulunduğu bölge yeşil kalmıştır ve bu da hayatın gelip geçiciliğine, her şeyin değişim halinde olmasına karşın kutsal kalıpların kırılmayışı olarak düşünülebilir. Gökçebağ’ın üçüncü eserinde de yemyeşil bir tarla ve çalışan işçiler, resmin tam ortasında “Meryem ve Çocuk İsa” figürlerinin bulunduğu dikey ve çizgisel bir eser yer alır. Bu esrin bir ağaca yaslanmış olması, İsa’nın Tanrının oğlu oluşu şeklinde düşünmemize de neden olabilir. Sanatçı, bu üç resmi de kuşbakışı bir görünümle sunarak tanrının gözü ile izlenme duygusu katmıştır.

Yalçın Gökçebağ eseri

Burçin Erdi adlı sanatçımız da Leonardo Da Vinci’nin sisli kayalıklarından ve hayali manzaralarından etkilenerek eserlerine yansıtmıştır. Sanatçı, “Pandora” adlı eserinde soyut bir çalışma yapmayı tercih etmiş ve kanımca kadın sorununu ele almıştır. Esere, Leonardo’nun hayali doğasına göndermeler yapan bir doğa fon olmuştur. Ayrıca esere uzaktan bakıldığında yatay bir insan yüzü de hayal meyal görülebilir. Örtüsü yırtık ve yıpranmış bir masa, etrafında oturan iki saydam kadın figürünün hayal kırıklıklarını sembolize ediyor olabilir. Bununla birlikte bu iki kadın figürünün önünde birer elma görürüz. Elmanın ikonografik olarak kadın cinselliği ile ilişkilendirilmesi, sanatçının kadın cinayetlerine olan tepkisini gösteriyor. Pandora’nın kutusu da kötülüklerin saçılması için orada bekliyor. Sergideki bir başka eseri olan “Doğmamış”’da da Leonardo’nun sisli kayalıklarını görmek mümkün.

burcin-erdi-3
Burçin Erdi: “Pandora”
Burçin Erdi: “Doğmamış”

Mercan Dede ise, Leonardo’nun resmettiği kadınlardan biri olan Ginevra De Benci’yi, İsa’nın doğumunu sembolize eden bir kuzu ile karşımıza çıkartmıştır. Aynı dönemde Kuzey Rönesans’ının dehası olan Dürer’i resme dâhil etmiş ve fes takılmış baykuşlarla Osmanlı’ya gönderme yapmıştır. Mercan Dede’nin bu eserine genel hatlarıyla bakacak olursak Leonardo’nun yaşadığı dönemi bütünsel olarak ele almıştır diyebiliriz.

leonardo-vinci-sergisi
Mercan Dede: “İsimsiz”

Leonardo Da Vinci, geçmişten günümüze pek çok sanatçıyı etkilemiş bir dehadır. Ondan etkilenen her sanatçının içinde bir miktar Da Vinci bulunur. Bu nedenle birçok Da Vinci, yüzyıllardır aramızda dolaşır.

Saygın Ünel