Şiir ve edebiyat

“Yer var hâlâ

Bir şiir için

Şiir hâlâ

Bir yer

Soluklanmak için.”[1]

‘Şiir İçin Cevaplar’ında belirttiği üzere, “Şiir ateşin habercisidir,/ yangının kundakçısı./ Yanardağın üstündeki kuştur şiir,” Ülkü Tamer’in dizelerinde…

Haksız da değildir! Homeros’un “Kanatlı söz” diye tarif ettiği bir yangındır şiir; yüzyıllardır alev alev yanan, yakan…

“Sümerler şiiri şöyle tanımlamışlardır: Şiir, şarkıların kalbi, göz alabildiğine uzanan mavi sularıyla kafamızdaki sıkıntıları alıp enginlere götüren, hafif hafif esen rüzgârın okşamaları ile bize huzur veren bir deniz gibidir. Şiir bilgileri öğreten, onları kuşaktan kuşağa götüren bir bağdır.”[2]

Ve derler ki şiir, Sümerlerin ‘Gılgamış Destanı’na kadar uzanan köklü bir tarihtir; kim bilir belki de ötesi…

Miladı ne olursa olsun “Şiir denilen şey belki de iletişim, icat, dölleme, keşif, üretim ve yaratının bir bileşimidir. Bütün bir niyetler aracılığıyla bir mucize gerçekleşmiştir. Artık güneşin altında yeni bir şey vardır; yokluktan varlık türemiştir; bir pınar bir kayadan fışkırmıştır.”[3]

“Şiir yazanın değil, ihtiyacı olanındır,” vurgusuyla eklediği üzere Pablo Neruda’nın: “Kim öldürebilir ki şiiri? Şiir kedi gibi yedi canlıdır. İşkence ederler, sokaklarda sürüklerler, üstüne tükürürler, alay ederler, etrafını dört duvarlarla çevirirler, sürgüne yollarlar, fakat o bütün bunları yaşar, sonunda tertemiz biz yüzle ve gülümseyerek ortaya çıkar.”

Hep böyleydi bu…

* * * * *

Binlerce tanımından söz edilebilir şiirin…

Mesela Yahya Kemal’in deyişiyle, “Bildiğimiz musikiden farklı bir musiki”; Cahit Sıtkı’nın tanımıyla, “Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı”; Ahmet Haşim için, “Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisandır.”

Veya Nâzım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nda, “Ben gördüm nasıl yapıldığını bu işin,/ Bahçıvanlıktan beter bir şey/ Turfanda sebze yetiştirmekten bile zor./ Şiir yazarken dikkat ettin mi Celal’e,/ Her seferinde sanki herif on beş yaşında kız olmuş da/ Kıvrana kıvrana/ Kemikleri açılıp çatırdayarak/ Ağrılar içinde çocuk doğuruyor,/ Sanki her seferinde dünyayı yaratıyor yeniden,” dizeleriyle anlattığıdır.

Ya da “şiirin ne olduğu”nu,  “Şiir, duvarcının elinden düşürdüğü tuğlanın yere düşmesinde değildir, havada asılı kalmasındadır,” diyen İlhan Berk’in ‘Ozan ve Sesler’deki “her gün böyle gelip dünyadaki yerini alıyor./ ‘zor olan, diyor, şiirin hayatını yaşamaktır./ yazmak sonra gelir hep.’ bir bardak su ister/ gibi kolay çıkıyor bu sözler ağzından,” dizeleri betimler.[4]

Ancak nasıl tanımlarsanız tanımlayın; “Eğer bir şiir ruhunuzu paramparça etmediyse henüz şiir sanatıyla karşılaşmamışsınız demektir,” Edgar Allan Poe’nun uyardığı gibi.

Tam da bunun için “Bazıları şiir sevmez, çünkü onların yaraları yoktur. Ama yaraladıkları vardır,” der Attilâ İlhan…

* * * * *

Kolay mı?

Aşkı ve hayatı savunan şiir, küllenen közü alevlendiren yoğunlaşmadır.

Az sözle çok şey anlatan duygu ve hayal dizgesi şiir, duyarlılık isteyen, duyargalarını dünyaya açmayı gerektirendir; söze derinlikli ahenk kazandırandır.

Acıyı deşen, dahası acıyı onaran; duygu ve mantığın ritmi, etkili anlatımı; bir meydan okuma; olması gereken için başkaldırı kelimelerin dizgesidir.

Zordur şiir; hayata tutunmaktır; damıtılmış bir insan(lık) hâlidir; damla damla üretilir; yudum yudum tüketilir.

Şiiri güzel yapan, hissettirdikleridir; hayal ettirdikleridir; içinde bulunduğun anı sorgulatması, düşündürmesidir.

Özetin özeti: Şiir ince iştir; kalın kafalara tesir etmese de; insan olmak ve kalmakta ısrarlı herkesin bir hikâyesi, bir şiiri olmalıdır mutlaka…

* * * * *

Mesela “Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun./ Cennet-i âlâ meyhane midir?/ Her mümin’e iki huri’ diyorsun./ Cennet-i âlâ kerhane midir?”

“Kim görmüş o cenneti, cehennemi/ Kim gitmiş de getirmiş haberini/ Kimselerin bilmediği bir dünya/ Özlenmeye, korkulmaya değer mi?” sorularıyla Ömer Hayyam’ın kalın kafalarca anlaşılabilmesi mümkün müdür?

Ya da “Beni özene bezene yaratan kim/ Sen ne yapacağımı da yazmışın önceden./ Demek günah işleten de sensin bana/ Öyleyse nedir o cennet cehennem.”

“Putların, Kabenin istediği: Kölelik;/ Çanların, ezanın dilediği: Kölelik;/ Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti,/ Nedir hepsinin özlediği? Kölelik.”

“Celladına aşık olmuşsa bir millet,/ İster ezan ister çan dinlet./ İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,/ müstehaktır ona her türlü zillet,” haykırışını…

Veya “Varsın hayat yalakalara şans tanısın;/ Ben Onuruma fiyat biçmem./ Yaşadığım kadar daha yaşasam asla/ Tükürülecek eli öpmem.”

“Kendini satmayan adama ekmek yok./Sen gel de yuf çekme böylesi dünyaya,” diyen duruşunu Ömer Hayyam’ın, kalın kafalılar kavrayabilir mi?

* * * * *

Örneğin “Karnını doyuranlar,/ Açlara seslenip/ gelecek güzel günlerden bahsediyor,” deyip; “Kar başlıyor yağmaya./ Burda kimler kalacak?/ Eskisi gibi gene/ taşlarla yoksullar,” yanıtı eşliğinde “Madem iyisin/ Anladık iyisin,/ Ama neye yarıyor iyiliğin?” sorusunu soran  Bertolt Brecht’i yadırgamaz mı yanıtsız kalın kafalılar?

Evet “Doğrudur yıldırımın düştüğü, yağdığı yağmurun/ Bulutların rüzgârla sökün ettiği./ Ama savaş öyle değil, savaş rüzgârla gelmez;/ Onu bulup getiren insanlardır./ Duman tüten topraktan bahar boyunca/ Dökülüp yükselir birden gökyüzü./ Ama barış ağaç değil, ot değil ki yeşersin/ Sen istersen olur barış, istersen çiçeklenir/ Sizsiniz uluslar, kaderi dünyanın./ Bilin kuvvetinizi./ Bir tabiat kanunu değildir savaş/ Barışsa bir armağan gibi verilmez insana,” diye haykıran ‘Çağrı’sıyla O uyarır herkesi:

“Gardiyanları ve yargıçları ve savcıları/ hepsi halka karşıdır/ kanunları, yönetmelikleri, bütün kararları/ hepsi halka karşıdır/ dergileri, gazeteleri, bütün yayınları/ hepsi halka karşıdır

bunların hiçbiri onları kurtaramayacak/ durduramayacaklar halkın coşkun akan selini

panzerleri, kelepçeleri, bütün silahları/ hepsi halka karşıdır/ zindanları, tutukevleri, işkenceevleri/ hepsi halka karşıdır/ borsaları ve şirketleri ve iktidarları/hepsi halka karşıdır

bunların hiçbiri onları kurtaramayacak/ durduramayacaklar halkın coşkun akan selini…”

Anlayabilirler mi şiirden anlamayanlar bunları?

* * * * *

Mesela “Bir şey insanın yüreğine yerleşince kimse onu yerinden sökemez!” diyen Federico García Lorca?

Onun “Kansız kalıp ölmek,/ kanı kuruyarak/ yaşamaktan iyidir,” meydan okumasını?

“Baştan sona sefalet ve/ haksızlıklarla dolu bir dünyada/ her sabah uyanır uyanmaz yapılacak iş/ çığlık atmak olmalı. Karşı çıkıyorum!/ Karşı çıkıyorum! Karşı çıkıyorum!” “Bu dünyada her daim/ hiçbir şeyi olmayanların/ yanında olacağım,” dizelerindeki şair duruşunu anlayabilir mi onlar?!

* * * * *

Ya A. Kadir?[5]

“ağzımda bal gibi tatlı bir türkü,/ bir iner bir çıkarım bu yokuşu./ kazanırım çocuklarıma ekmek parası”…

“bu dünya ne tek tek yaşamakta,/ bu dünya ne rakının, ne şarabın içinde,/ bu dünya ne parada, ne pulda,/ ne kalleşlikte, ne zulümde./ bu dünya aşkın içinde, alın terinde”…

“insan kuşkanadında gelen yazı./ insan gül fidanında yanan konca./ insan umutların kapısı,” dizeleriyle Nâzım Hikmet’in, “A. Kadir’i pek severim. Yüreğimin başında oturan insanlardan biridir. Onun yüreği halis bir şair yüreğidir”; Asım Bezirci’nin, “A. Kadir’in adı, çilenin olduğu kadar direncin de adıdır, umudun ve çalışkanlığın da adıdır. Kısacası, örste dövüle dövüle çelikleşen namusun adıdır,” diye betimlediği Onu nasıl anlatmalı kalın kafalara; bu mümkün mü?

* * * * *

Ya da “Yiyordunuz içiyordunuz./ Yaşamıyordunuz ki,” vurgusuyla “Bildiğim bir şey varsa ezilen halktan yana oluşum,” diyen Rıfat Ilgaz…

* * * * *

Veya “İnsan yaşadığı çağdan sorumludur. Ve tanık olduğu bütün savaşlardan, kırımlardan, yokluklardan baskılardan sanıktır. Hayır demeyi öğrenir bu yüzden ve haykırır: Hayır! Hayır! Hayır! (…) Karşı koy haksızlığa. İzi kalsın,”[6] diyen Sennur Sezer… O da sesi, sözü, kalemi ve umutla sıkılı yumruğu ile hem meydanlarda, hem edebiyatta ter akıtmış bir şiir işçisiydi…

* * * * *

1971’de yitirdiğimiz Cahit Irgat, 1951’de ‘Yeditepe’de Hüsamettin Bozok’un sorularını yanıtlarken “Esas mesleğim elbette ki aktörlüktür” demiş olsa da, 40’lı, 50’li yılların sıkı şairlerindendi.[7]

‘Aç Mezarı’ başlıklı şiirinde, “Aç mezarı yokmuş, var/ Daracık daracık odalar/ Daracık odalarda adamlar/ Bacalar, sarsılan fabrikalar/ Grevcikler, kavgacıklar/ Yalanlar, sahte çekler/ Yasak bu bahçeler, köpek var./ Aç mezarı yokmuş, var/ Haram lokmalarla süslü sofralar,” der ve eklerdi ‘Halk’ başlıklı dizelerinde de: “Halkın azını aldatırsınız/ Her zaman,/ Halkın çoğunu aldatırsınız/ Zaman zaman,/ Ama halkın tümünü?/ Hiçbir zaman,/ Hiçbir zaman.”

Can Yücel’in Onun hakkındaki şiiri fazla söze gerek bırakmayacak kadar açıktı:

“Cahit ki bu hasta düzende sağlıklı bir kanserdi/ Cahit ki haksızlığa karşı üreyen hücrelerdi./ Yorgun develer gibi çöktüğü Dormen şölenlerinde bile/ ‘Siz paranızı, ben kendi kendimi yerim,’ derdi./ Cahit zaten azalarak yaşayanlardan değil/ Çoğalarak ölenlerdendi.”

Çoğalarak ölmek şiirin sihriydi.

Bunu anlar mı onlar?!

* * * * *

“Göğe baktım yerli yerinde/ haydutlar dalavereciler yerli yerinde/ vurguncular hayınlar vurdumduymazlar da öyle/ Şaşırmadım içimden/ düzen bozulmamış dedim.”

“Belki yağmura da gerek kalmazdı,/ insanlar bu kadar kirli olmasaydı.”

“Düşünüyorum da biz,/ büyüyerek çocukluk etmişiz.”

“Tek maddede açıklıyorum./ dürüst olun, yeter.”

“Bu dünyada yediğimiz ekmekler/ içtiğimiz sular dizlerimizdeki bu güç/ derimizdeki tad karşı koymak içindir/ kaçmak için değil,” dizelerindeki üzere “İşini layıkıyla yerine getiren”;[8] “Şiire, topluma hizmet ettiği derecede değer veren”di[9] Turgut Uyar…

Can Yücel’in, “Turgut bütün yumuşak başlı görünüşüne karşın, tanıdığım en serkeş, en dik başlı, en anut, en uymaz insanlardan biriydi,”[10] diye betimlediği O; “Yaşamak ne kadar çekilmez gelse de ara sıra,/ Bu görmek, bu sevmek, bu aziz sıcaklık tende./ Bu bir nimet, bu bir nimet, Elâ gözlüm,/ Bu yaşamak bir şiir, harikulâde,” derdi ‘Ölüme Dair Konuşmalar’ başlıklı şiirinde…

Şimdi nasıl anlasın Onu kalın kafalılar?

* * * * *

“Biz hep çocuk kalmalıydık” derdi ve eklerdi Edip Cansever: “Bir yerimiz varsa bu dünya’da/ Her şey insanca olmalı./ Sevmek de,/ Yaşamak da,/ Ölmek de.”

Israrlı umuttu: “Bütün iyi kitapların sonunda/ Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda/ Meltemi senden esen/ Soluğu sende olan/ Yeni bir başlangıç vardır//

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile/ Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.”

Kim anlayabilirdi ki Onu, şiirsiz kalamayanlar dışında?

* * * * *

Nihayet “Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur” diyen Özdemir Asaf…

“Beni çağırmadınız kalktım ben geldim,/ Uzaklardan size bir haber getirdim geldim./ Solarken suladığım, koparırken bağladığım,/ Ölürken canlandığım sözler getirdim.”

O, tüm yaşamı boyunca şiiri olan şeyleri sevdi… Bir süre hukuk, iktisat ve gazetecilik öğrenimi gördüyse de hepsini yarıda bıraktı. Okul-dışı, okulu olmayan, şiire gönül verdi…

Şiir okul-dışıdır; öğretisi, örneği olmadığından. Yaşamdaki “Ne değildir”leri seçebilmek için okullarda “Nedir”ler okutulur ve öğretilir. “Şiir ise yaşamdan bekler şairini” deyip,[11] ekliyordu:

“Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç/ Sana diyeceklerim söylemekle bitmez/ Yıllardır yaşamımdan çaldığım zamanlar,/ Adına düğümlendi

Bana yaşadığın şehirleri aç/ Başka şehirleri özleyelim orada seninle/ Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar/ İkimize yetmez”…

Hangi kalın kafalı varabilir Asaf’ın bu deyişlerinin inceliğine?

* * * * *

Dediklerimizi toparlarsak…

Sözcüklerden büyü yapmaktır; insan(lık)a ele avuca sığmamayı öğretendir; sevda ve bağlanma biçimidir.

Bir eylemdir şiir, sözcüklerle davranır. Bir yanıttır. Şimdiye kadar okunanlara, söylenenlere, bilinenlere bir yanıt; yeni sorulara yol açan bir yanıt.

Kalıba sığmayan bir şeydir; içimizdeki çocuktur şiir olarak kalan; kullanabilenin elinde silah, anlayanın bağrında kurşundur.

Dilin estetik ve duygu yüklü hâlidir; bir dizesi bin söz eder anlayana.

Şiir, şairin aynasıdır; duygu ve düşüncelerini yansıtır; şair, şiirinde yaşar!

Şiir tarih boyunca duygu, düşünce ve hayalleri en etkili biçimde anlatmanın yolu oldu.

Şiir her anın mucizesini hissederek yaşamaktır; yaşanılan çağı, dünyayı, tarihi, felsefeyi, mücadeleyi özümseyip, kalabalıkların yazgısını paylaşıp, sömürülen, acı çekilen insanların safında yer almak; dünyayı yaşanabilir hâle getirmektir.

Çünkü James Branch Cabell’in, “Şiir sanatı, insanın ne olduğuna dair ayaklanmasıdır”; Michel de Montaigne’nin, “Şiir muhakememizi tatmin etmez, allak bullak eder”; Nâzım Hikmet’in, “Matematik, sibernetik, fizik, müzik, tüm bunlar, eninde sonunda, sadece, insanlar şiir okumayı öğrensinler ve anlasınlar diye gereklidir”; Halil Cibran’ın, “Şiir, kanayan bir yaradan ya da gülümseyen bir ağızdan yükselen bir şarkıdır”; Vladimir Nabokov’un, “Şiir her zaman konumsaldır: Bilincin kapsadığı evren karşısında, bireyin kendi konumunu ifade etmesi, ezelden beri var olan bir ihtiyaçtır. Bilincin kolları ötelere uzanır ve el yordamıyla aranır; bu kollar ne kadar uzunsa, o kadar iyidir,” notunu düştükleri şiir çoğaldığı karanlıklarda itirazdır. “Ve gece, yani şiirin zamanı. Çünkü şiir, alacakaranlıkta görebilen bekleyiştir, günbatımının sezgileriyle dolu uçurumdur, eşikte bekleyiştir.”[12]

Hiç anlayabilir mi kalın kafalılar onu?

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:238, Mayıs 2021…

[1] Rose Auslander, ‘Mekân’.

[2] Muazzez İlmiye Çığ, Uygarlığın Kökeni Sümerliler-1, Kaynak Yay., 2013.

[3] R D Laing, Yaşantının Politikası, çev: Kemal Sayar, Vadi Yay., 2018.

[4] “Şiir, ihtiyacım olduğu her an kendimi verebileceğim bir şeymiş gibi gelirdi bana – kendini aklama olduğu kadar, bir acil çıkış kapısı, bir can simidiydi…” (John Fowles, Büyücü, çev: Meram Arvas, Ayrıntı Yay., 2006.)

[5] Ergun Özütemiz, “A. Kadir…”, İnsancıl Dergisi, No:362, Eylül 2020, s.50.

[6] Elif Ekin Saltık, “Sennur Sezer Sınıfımızdaydı, Hep Sınıfımızda Olacak”, Evrensel, 1 Ağustos 2019, s.10.

[7] Celâl Üster, “Irgat’ın Türküsü”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2018, s.13.

[8] Metin Celal, “Başka Bir Turgut Uyar”, Cumhuriyet Kitap, No:1489, 30 Ağustos 2018, s.8.

[9] Gamze Akdemir, “Ölmek Dediğin Nedir ki?”, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2019, s.13.

[10] Can Yücel, “Turgut Uymaz”, Argos Yeryüzü Kültürü Dergisi, No:12, Ağustos 1989.

[11] Hicri İzgören, “Beni Güzel Hatırla”, Yeni Yaşam, 28 Ocak 2021, s.11.

[12] Hermann Broch, Vergilius’un Ölümü, çev: Ahmet Cemal, İthaki Yay., 2012.