Podcast (1. Bölüm) | Turan Altuner – Nebiye Hilal Şan / Transcript

  • Ben Turan Altuner, Görüş21.com’a hoşgeldiniz. Bugünkü konuğumuz Hilal Şan.

Nebiye Hilal Şan 1982 yılında Almanya’da doğdu, ODTÜ İngilizce Öğretmenliği’ni anadal, Almanca Bölümü’nü yandal olarak bitirdi. Daha sonra Albert-Ludwigs Üniversitesi Freiburg’ta Avrupa Dilbilimleri Bölümü’nde yüksek lisansını yaptı. Bir süre koklear implant takılmış çocuklarla işitme terapisti ve aile danışmanı olarak çalıştıktan sonra, sırasıyla Pädagogische Hochschule Heidelberg, Johann Wolfgang Üniversitesi Frankfurt, Europa Universitesi Flensburg’ta çokdilli çocukların dil gelişimi ve dil bozuklukları hakkındaki projelerde araştırma görevlisi olarak bulundu. Şu anda Applied Sciences Frankfurt Üniversitesi’nde  Almanya’daki üçüncü nesil Türkçe konuşan üniversite öğrencilerine anadillerindeki akademik becerilerini geliştirmeleri için Anadilciler İçin Türkçe dersini vermektedir, ilginç bir şey. Aynı zamanda Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi’nde Eğitim Fakültesi Özel Eğitim Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Göç Türkçesinde Özgül Dil Bozukluğunu Ölçme adlı konu üzerine doktorasına Pädagogische Hochschule Heidelberg’te devam etmektedir. Yurtdışı Türkler ve Akrabalar Topluluğu’nun Türkçe Ödülleri kapsamında jüri ödülü alan şiiri Kök Gök’ün de içinde bulunduğu Lal Rüyalar adı bir sitesi vardır, burada amatör olarak şiirler yazmakta ve yayınlamaktadır.

Hilal Hanım, hoşgeldiniz.

N.H.Ş: Hoşbulduk, teşekkür ederim Turan Bey bana bu fırsatı verdiğiniz için.

  • Biz de teşekkür ederiz katıldığınız için ve vakit ayırdığınız için. Size güzel sorular hazırladım bugün. Sizinle bugün ikidillilik, ikidilli çocukların dil gelişimi, dil bozuklukları ve ikidilli yetişen çocukların eğitimi, yani pedagojisi. Bu oldukça önemli bir konu. Küreselleşen bir dünyada, ya da küresel mobilitenin gitgide yükseldiği bir dünyada gerçekten de geleceğin pedagojik formasyonlarından biri diye düşünüyorum. Siz de zaten çift dilli büyümüş, iki kültür arasında, Almanya’da doğmuş, Türkiye’de yaşamış, Türkiye’de okumuş, sonra tekrar Almanya’ya gelmiş bir profil olarak uğraştığınız konularla da birebir uyuşuyorsunuz.

Şimdi birinci sorumla başlayayım değerli Hilal Hanım.

N.H.Ş: Evet, merak ediyorum sorularınızı. Heyecanla bekliyorum.

  • Evet siz bu konuda çok da yetkinsiniz, zaten Görüş21.com’da da bu konuda iki tane makale yayınlamıştınız. Onun için bu konuları işin erbabından dinleyelim ve ben de ilk sorumu size sorayım. Hilal Hanım, çok dilli çocukların dil gelişimini ve dil bozuklukları konusunu bize biraz anlatın lütfen. Dil gelişimleri nasıl oluyor bu kategorideki çocuklarda veya dil bozuklukları nasıl oluşuyor? Hem gelişim hem bozukluk açısından böyle çiftli bir çerçeve içinde ele alırsanız… Bizi bu konuda biraz aydınlatın, nasıl oluyor yani?

N.H.Ş: Bu konuda genel bilgiler verebilirim, çünkü çok derin bir konu ikidillilik ve dil bozukluğu. Şöyle anlatabilirim ikidilliliği, aslında dünyamıza baktığımızda ikidilli olmayan insan sayısı çok az. Örneğin biz köyümüzde bir ağız ya da lehçe konuşuyorsak ve standart Türkçe varsa ve standart Türkçeyi daha sonradan öğreniyosak, biz bile ikidilli olabiliriz. Dünyada bir çok kişi aslında farklında olmasalar bile ikidilli. Ve İngilizce gibi bir dilin dünyada küresel bir dil olmasından kaynaklanan durumuyla birlikte çoğu insan İngilizceyi öğrenmek zorunda kalıyor ve İngilizce ile büyümese bile sonradan ikidilli olabiliyor.

Peki, çocuklardaki ikidillilik, hani göç ortamındaki ikidillilik nasıldır? Örneğin bunu da ikiye ayırabiliriz. Bir eş zamanlı ikidillilik, bir de art zamanlı ikidillilik vardır. Eş zamanlı ikidillilik doğumdan itibaren çocuğun – bizim Almanya bağlamında düşünürsek – Almanca ve Türkçeyle birlikte büyümesi olabilir. Örneğin, baba Alman, anne Türk olabilir ve baba çocukla tüm zamanda Almanca konuşup, anne Türkçe konuştuğunda çocuk doğuştan itibaren eş zamanlı olarak ikidilli olur ve bu çocuk aynı zamanda iki dili de anadili gibi konuşabilir.

Bir de art zamanlı ikidillilik vardır. Art zamanlı ikidillilik ise, en erken bir yaşından itibaren – ya da genelde bizim Türkiye kökenli çocuklarda kindergarten yani anaokulundan itibaren – Almancayı öğrenmeleri art zamanlıikidilliliktir. Bunda çocuk ilk önce anadilindeki genel özellikleri öğrendikten sonra, daha doğrusu edindikten sonra – çocuklar dili edinir, büyüklerse yabancı dili öğrenir – edinmek demek mesela çocuğun bisiklet kullanmayı öğrenmesi gibi kendiliğinden gelişen, dili bünyelerine alması diyebiliriz. Bu art zamanlı olarak kindergarten girişiyle başlar. Fakat yaşları küçük ve beyin yapıları buna müsait olduğu için gene dili anadili gibi öğrenebilirler art zamanlı ikidillilikte de.

Dil bozukluğu konusuna gelirsek, özgül dil bozukluğu – benim hem çalıştığım projelerde hem de doktora konum özgül dil bozukluğu – bunu kısaca açıklamak istersem; bir çocukta doğuştan kaynaklı nörolojik bozukluğun olmadığı, işitme engelliliğin olmadığı, herhangi dejenerasyona uğrayabileceği bir hastalığınolmadığı durumlarda kendiliğinden gerçekleşen dil bozukuğuna özgül dil bozukluğu diyoruz. Özgül dil bozukluğunda, dil bozukluğu olması için – tek dilli çocuklarda da özgül dil bozukluğu görülüyor – ikidilli çocukta özgül dil bozukluğunu belirleyebilmemiz için her iki diline de bakmamız gerekiyor. Almancanın dilbilgisinde belli alanlarda özgül dil bozukluğu varken, Türkçenin de farklı alanlarında dil bozukluğu var. Bunu tanıyabilmemiz için çocuğu her iki dilde de uygun testlerle test etmemiz gerekiyor ki özgül dil bozukluğunu fark edelim, tanı koyabilelim. Bunu yapmamız çok önemli, eğer bunu yapmazsak çocuklara yanlış tanı konabiliyor. Örneğin çocuk kindergarten’e gittiğinde evde şimdiye kadar hiç Almanca öğrenmediği için tek tük Almanca kelimelerle kendini ifade etmeye çalıştığında herhangi bir eğitimci ona “Bu çocukta dil bozukluğu var, o zaman logopediye – yani dil ve konuşma terapistine – yollayalım,” ve daha ileriki yaşlarında da Förderschule’ye yani özel eğitim okullarına yollayalım diyebilirler. Ama çocuk aslında uygun testlerle test edildiğinde ve düzgün gözlem yapıldığında belki bu çocukta girdi eksikliği olabilir, yani aile tarafından anadilinde ve ikinci dilinde yeterli desteklenmediği için dil yetersizliği olabilir. Bunun için dil ve konuşma terapisine ya da özel eğitim okuluna ihtiyaç yok, düzgün bir dil desteğine, yani kindergarten’da gerçekleşebilecek bir dil desteğine ihtiyaç vardır. Böyle yanlış bir tanının önüne geçmek için çocukları erken zamanda gözlemlemek, test etmek, durumunu bilmek ve uygun bir desteğin sağlanması gerekiyor. Birinci soruyu kısaca böyle açıklayabilirim.

  • Şöyle bir şey var, Almanya’da özellikle bu konu üzerine biraz tartışıldı – gerçi pedagoglar ve öğretmenler özellikle okul öncesi eğitimde bu konuya ne kadar hakimler bilmiyorum ama – ama bu dil bozukluklarında bir önyargıdan hareketle hemen logopedik bir bozukluk olarak teşhis konuluyor ve hemen logopediye yönlendiriliyor ama aslında çocukta herhangi özgün bir dil bozukluğu yok, sadece sizin belirttiğiniz o girdi eksikliği var. Peki buna kültürlerarası bir pedagoji ve kültürlerarası logopedinin – yani çocukların gelişimi açısından – okullarda bunlara özellikle vurgu yapılması ve bu perspektiften bakılması gerekmiyor mu? Veya nasıl oluyor bu işler?

N.H.Ş: Bu çok güzel bir soru. Anaokulu öğretmenliği, ya da diğer okulların öğretmenliğini okuyan kişilere bu konularda ders verilmesi gerekiyor. Yani müfredata, üniversite eğitiminin içine, ya da anaokulu öğretmenliği eğitiminin içerisine çokdillilik üzerine ve çokdilli çocukların gelişimi üzerine bilgi eklenmesi gerekiyor. Ben şu anda Goethe Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü’nde çalıştığım için farklı konularda ders veriyorum, örneğin heterojen gruplarda yazı diline nasıl geçilir, ya da engellilik, inclusion bölümü gibi dersin bir bölümünde her zaman çokdillilik konusunu ortaya çıkartıp öğrencilere bu konuda birşeyler sunmaya çalışıyorum ki yarın bir gün Gymnasium – yani lise – öğretmeni de olsa, ortaokul öğretmeni de olsa karşısına zaten bu çokdilli toplumda çokdilli çocuklar çıkacak, şok olmamaları ve çocukları etiketlememeleri için bu konuda ben kendim birşeyler yapıyorum.

Tabii Almanya’da akademik hayatta birçok Türk arkadaş var, öğretmenlikte ders veren, onların da yaptığına inanmak istiyorum. Bir de anaokullarında ya da dil ve konuşma bozuklukları merkezinde, yani logopedi merkezinde son yıllarda Almanya’da ikidilli özellikle Türkçe konuşan birçok logopedler var ve terapilerini Türkçe de yapıyorlar. Hatta Whatsapp grupları var, ben de ekliyim orada, onların bu konudaki çabalarını görüyorum. Çok dilli çocukların terapilerini takip ediyorlar, Türkçelerine de bakıyorlar, test de yapıyorlar. Bu konuda bir hedef var ve bunun için çaba da var. Yeterli mi bilmiyorum, daha da iyi olabilir. Okullarda da tekdilli Alman bir öğretmenin bu konuda çocuğa etiket yapıştırmadan önce – öğrencilere de bunu anlatıyorum – bu konuda, eğer çocuğun Almancasında herhangi bir problem görüyorsanız disiplinler arası çalışıp diğer uzmanlara da sorun, sosyal hizmetliye ya da Türkçe bilen bir terapiste ya da Türkçe bilen bir öğretmeni de yanınıza alıp çocuğun anadilindeki gelişimine de bakın. Almancadaki gelişimi yetersizse bu sadece girdi eksikliğinden olabilir ama anadilinde belki çocuk çok iyi konuşuyor. Bunu baştan iyi belirlemeniz gerekiyor. Bu konuda bizim gibi ikidilli eğitmenlere, uzmanlara rol düşüyor her zaman, birçok konuda olduğu gibi. Arada köprü oluyoruz ve yanlış anlaşılmaların, yanlış tanının önüne geçebiliyoruz.

  • Evet. Şimdi, bir diğer soru, bu ikidilli yetişen çocukları bilimsel anlamda bir kategorize etme durumu var mı? Yani şu çocuklar ikidilli büyüyor, bunlar ikidilli çocuklar, bunlar da tek dilli çocuklar gibi. Böyle spesifik bir kategorizasyon var mı ve aralarında kesin sınırlar var mı bu iki kategorizasyonun? Gerçi siz biraz önce söylediniz, biz hepimiz ikidilliyiz, yani konuştuğumuz yerel aksan bile…

N.H.Ş: Yazdığım makalede de onu belirtmiştim. İkidilliliğin çok çok tanımları var, kim ikidillidir? iki dili bilen kişi ve hayatında aktif olarak kullanan kişi aslında ikidillidir. Belki bazıları aktif de kullanmıyor, mesela ben bunu Kürtçede ve Kürt asıllı insanlarda görüyorum. Çocukluğunda Kürtçeyle büyümüş, ilkokula gittiğinde Türkçeyi öğrenmiş, sonra Türkçe akademik dil olunca Kürtçe biraz geride kaldığı için daha sonra pasif bir bilgiye dönüşüyor Kürtçe, Türkçede daha iyi devam ediyor. Bu kişiler de ikidilli ama birinci dilleri daha pasif kalmış oluyor. Bunu aynı zamanda Almanya’da da görebiliyoruz bazı Türkiye kökenli insanlarda. Türkçeyle büyüyorlar ama okulla birlikte, daha doğrusu anaokulundan, okul eğitiminden itibaren çok Almancaya yüklendikleri için Türkçelerini hiç kullanmıyorlar, Türkçeleri çok pasif kalıyor. Bir çok kişiden duyuyorum, “Ben anlıyorum, ama konuşamıyorum,” diyor, ya da, aslında konuşuyorlar da. Benim dersime gelen üniversite öğrencilerimde görüyorum, “Ben Türkçe bilemiyorum, konuşamıyorum,” diye biraz utanma oluyor, standart Türkçeden farklı bir göç Türkçeleri olduğu için. Aslında çok güzel konuşuyorlar, sadece standart Türkçeye yetişmeleri için biraz dokunuşlar gerekiyor. Yani aslında ikidilliliğin böyle tam bir tanımı yok, iki dili hayatlarında farklı şekilde kullanan insanların hepsi ikidillidir.

  • Ama özellikle eğitmenlerin veya pedagogların, öğretmenlerin bu konuda özellikle biraz daha duyarlı olması gerekiyor değil mi? Çocuğu çok daha kapsamlı bir değerlendirmeye almak ve çocuğa da haksızlık yapmamak için böyle bir perspektif önemli diye düşünüyorum. Gerçi ben bu konuda uzman değilim ama kültürlerarası iletişim okuduğum için bu konularla şu veya bu şekilde ilgilenmişliğim var geçmişte. Bu konu da çok karmaşık bir dünya aynı zamanda, kolay da değil yani bunu da söylemek lazım.

N.H.Ş: Tabii. Dil kültürün parçası ve kültürü oluşturan aslında büyük etkenlerden olduğu için dil ile kültür birbirinden ayrı düşünülemez diye düşünüyorum. Burada, konum olan dil bozukluğu olan çocuklara haksızlık yapmamak için onları baştan beri iyi gözlemlemek ve uygun testleri uzmanların önerdiği gibi uygulamak gerekiyor. Örneğin burada şu örneği verebilirim; Frankfurt Üniversitesi’nde Petra Schulz ve Mannheim Üniversitesi’nden Rosemary Tracy bir test geliştirdiler Lise-Daz diye. Bu testi çocuğa uyguladıktan sonra dilbilgisi konusunda, tek dilli çocuklar için değerlendirmeyi ayrı bir normda yapıyorlar, iki dilli çocuk için ayrı bir normda. Yani ikisinin yanlışlarını ayrı ayrı değerlendiriyorlar, çocuklara haksızlık yapmamak için. Bu tip şeylere, test olsun ya da gözlem olsun, ailelerle yapılan anket çalışmalarını değerlendirmede, sonucu almada ikidilli çocuklara çok ayrıntılı bakmamız gerekiyor. Bu çocuk hangi dilde baskın? Baskın dili Almanca mı, Türkçe mi, yoksa iki dil de dengeli mi? Biz nereye bakıyoruz, nerede ayrım yapıyoruz? Çok ayrıntılı bakmamız gerekiyor. Biz projelerimizde bunları yaptık hep. Çok meşakkatli bir iş, çok fazla test kullanıyorsunuz, çok fazla uygulamalar var, röportajlar var aile ile ama iyi bir değerlendirmeden sonra çocukta gerçekten bir bozukluk var mı yok mu karar verebiliyorsunuz ve bunun aslında yaygınlaşması gerekiyor.

  • Peki bu konuyu, kültürlerarası pedagojiyi veya kültürlerarası eğitimi, bir de Türkiye çerçevesinde ele alalım. Kürt çocuklarının anadili genellikçe Kürtçe, daha sonra Türkçe öğreniyorlar. Peki bu art zamanlı dil eğitiminin Kürt çocukları üzerinde herhangi bir negatif etkisi oluyor mu? Çünkü evde çok farklı bir dil konuşuluyor, ondan sonra okula geliyor, çok daha farklı bir dil. Zaten okula başladığında, nasıl söylesem, anadilinden ötürü dezavantajlı başlıyor. O dili zamanında öğrenememenin getirdiği bir dezavantaj var. Peki bunun Kürt çocukları üzerinde bir etkisi oluyor mu? Türkiye’de bu konu pek tartışılmıyor da biz kendi aramızda tartışacağız. Bunu daha sonra gene psikiyatrist Doç. Dr. Veysi Çeri’yle de tartışacağız, özellikle de anadil ve psikososyal gelişim açısından. Biraz da sizden dinleyelim. Bunun özellikle de Kürt çocukları açısından ne tür dezavantajları var?

N.H.Ş: Şimdi, Veysi Bey mutlaka psikolojik, psikososyal açıdan çok daha iyi açıklar benden. Ben o konuda çok yetkin değilim ve yaklaşık 17 senedir de Almanya’dayım. Ben Almanya’daki üç dilli Kürt çocuklarını daha iyi tanıyorum ikidillilerdense. Üç dillilerde şunu görüyorum; ailede genelde -buraya daha sonradan gelmiş Kürt aileleri – aralarında Kürtçe-Türkçe karışık konuşuyorlar. Çocuk Kürtçeyi biraz anlıyor, Türkçeyi daha çok biliyor, Almancayı daha çok biliyor, Kürtçede biraz eksik oluyor.

Şöyle diyebilirim, insanların anadili – hangi dil olursa olsun, Kürtçe de olabilir, Korece de olabilir, ya da Türkçe – onların aidiyetini belli eden, köklerini gösteren bir dildir ve bunu eğer okuldan sonra kullanamıyorlarsa akademik alanda, onlara ait olan bir şey bastırılmış oluyor ve kendilerini akademik alanda iletletemiyorlar o dillerinde, hani bir şiir yazmak istediklerinde ya da bir hikaye yazmak istediklerinde… Her dil gibi Kürçe de zengin bir dil. Ben bilmesem de, birkaç kelime biliyorum ya da onların Türkçeye çevrilmiş edebiyatlarını okuduğumda çok zengin bir dil olduğunu görüyorum. Böyle bir dili kullanamamak, başkalarını olduğu gibi anadilini kullanamamak, tabii ki de aidiyet duygusunu biraz köreltebilir ya da nereye ait olduğunu bilemeyebilir. Benim Frankfurt’ta verdiğim Türkçe dersime gelen Zaza kökenli bir öğrencim var mesela, Urfa’dan geliyor. İlkokula kadar Zazaca öğrenmiş, ilkokulda Türkçeye geçmiş – Türkçeyi ikinci dil olarak öğrenmiş – altı yaşından sonra, ortaokulda Almanya’ya gelmiş burada Almancayı öğreniyor. Şimdi ders alıyor benden Türkçesini daha geliştirmek ya da standarta daha yakın yapabilmek için. Almanca üniversitede okuyor, Türkçesini geliştiriyor, peki Zazaca nerede kalıyor? Zazaca aile dili gibi olmuş oluyor. Ailede, annesiyle babasıyla konuştuğu günlük bir dil ama akademik yönde geliştiremiyor dilini. Bu bir dezavantajdır çünkü insanlar bildiği dilleri ne kadar geliştirirse dünyayı da o kadar güzel anlar, kendisini ifade eder, kültürler birbirlerine daha iyi geçer, yani ben bunun öğretilmemesini bir eksiklik olarak görüyorum tabii ki.

  • Tabii ki bir eksiklik. Ben konunun uzmanı değilim ama bir yerde okumuştum, çocukların anadilde okuduğu metinleri ya da kitapları algılama veya onları zihinde sentezleme oranı sekiz kat daha yüksek diye duydum. Doğru mu bu? Böyle bir şey mümkün mü? Bir de resimsel bir algı da giriyor işin içine, yani soyut bir algıdan resimsel bir algıya okuma sürecine şey oluyor. Sekiz kat daha fazla olduğunu okumuştum bunun, ne kadar doğru bilemem tabi…

N.H.Ş: Bu konuda öyle benim de çok derin bir bilgim yok ama anadili evde, doğduğumuzdan itibaren, özellikle art zamanlı dil edinen birisiyseniz üç yaşından itibaren annenizden babanızdan duyduğunuz ‘duygu dili’, hani anneniz sizi severken canım yavrum, evladım, bazen kurban olurum sana diye seviyor onu, üç yaşına kadar benim bildiğim psikoloji bilgisine göre – ben doğru bilmeyebilirim ama- birçok şeyi kodluyorsunuz ve onu kalbinize yerleştiriyorsunuz anadili olduğu için. Daha sonra Almanca öğreniliyor, o da anadili gibi bir seviyeye ulaşıyor ama gene benim öğrencilerimden duyduğum bir şey -ben mesela Almancayı yabancı dil olarak konuşuyorum – onlar anadili olarak konuşuyorlar, ama diyorlar, belli bir noktaya gelince Almancada gitmiyor diyorlar yani. Özellikle duygu dili olarak. Ne kadar yazı da yazsalar, ödev de yapsalar Almancada bir noktada o duygularda bir kasılma oluyor. Orada işte ben aidiyeti anadile görüyorum, oradaki duygu dili, kızgınlığını, sevincini, aşkını anadilde daha iyi ifade edebiliyorlar ve orada bir kimlik meselesi ortaya çıkıyor galiba. Gene Veysi Bey’e atacağım topu, kendisi haftaya daha iyi açıklayacaktır.

  • Şimdi, gene ben bir şey okumuştum sizinle bu söyleşiye hazırlanırken. Burada (Almanya) doğmuş bir Türk anne “Çocuğumu kucağıma alırken onunla Türkçe konuşuyorum ama alışveriş yaparken Almanca konuşuyorum,” demişti. Galiba bu sizin bahsettiğiniz meseleye geldi, o çocukla ebeveynler arasındaki duygusal iletişim o en temel sosyalizasyondan başlıyor, daha sonra günlük yaşam, alışveriştir, okuldur gibi rasyonel, daha ikincil şeyler, ikinci dil veya eş zamanlı ve artçıl dilde. Daha doğrusu eş zamanlı demeyelim de…

N.H.Ş: Eş zamanlı da olabilir, mesela şöyle bir örnek verebilirim. Ailelere danışmanlık da yapmıştım. Mesela yalnız yaşayan bir anne, değişik sebeplerden dolayı çocuğunu yalnız yetiştiriyor. Almancası da iyi, Türkçesi de iyi, burada doğmuş büyümüş. Çocuğuna iki dili de anadili gibi vermek istiyor. Böyle bir durumda ben mesela kendisine şunu öneriyordum, “Kendinize bir durum belirleyin, mesela akşam yemeği yediğinizde ya da gece kitap okurken Türkçe yapabilirsiniz bu aktiviteleri ama sadece Türkçe; ‘autoya binelim’, ‘kauf’a gidelim’ gibi iki dili birbirine karıştırmadan – dil karışması, code switching deniyor buna – onu yapmayın, çünkü onu yaparsanız iki dilde de çocuk yeterince ilerlemiyor ve ilerideki akademik başarılarına da engel oluyor. Almancayı da mesela çocuk parkına gittiğinizde, markette, dışarıda, ya da evde çizgi film izlerken konuşun ama sadece Almanca ve düzgün bir Almanca konuşun. Almancanız o kadar iyi değilse, aman çocuk okul başarısında Almanların gerisinde kalmasın deyip bozuk Almancayı öğretmeyin, daha çok kötülük olur. Duygu diliniz neyse, kendinizi hangi dilde daha iyi ifade edebiliyorsanız bu dille devam edin,” diye öneriyorum.

  • Çok ilginç. Bir de farklı kültürden evlilikler var Hilal Hanım, Almanya’da, Türkiye’de her yerde oluyor. Artık küresel mobilite var, insanlar tatile gidiyor, aşık oluyor, evleniyorlar Almanya’da Fransada, herneyse… Şimdi, iki dilli ebeveynlerden bahsediyoruz, Almanya örneğinden yola çıkarsak birisi Türkçe konuşuyor, diğeri Almanca. Şöyle bir şey diyorlar o dil karışıklığını önlemek için, bir ebeveyn çocukla sadece Almanca konuşsun, diğer ebeveyn de sadece ve sadece Türkçe konuşsun çocukta o zihinsel veya dilsel karmaşaya yol açmamak için. Bunun pedagojik olarak, çocuk için çok ilerletici olduğu ve zihinde bir berraklık sağladığı söyleniyor. Çift dilli ama berrak bir şekilde yani. Siz bu konuda ne demek istersiniz?

N.H.Ş: Sorunun içinde aslında cevap var, doğru bir tanım. Çocuğun iki dil sisteminin birbirine karışmaması için ve o dillerde daha iyi gelişim göstermesi için iki milletli evliliklerde herkes – eğer aile politikası böyleyse, bir aile politikası da var, biz çocuğumuzun ikidilli yetişmesini istiyoruz derlerse – bu doğru yaklaşım. Anne Türkçe, baba Almanca, ya da anne Boşnakça, baba İsviçre Almancası konuşabilir. Öyle bir arkadaşım var, ondan örnek verdim. Mesela onlar çok güzel bir örnek. Brüksel’de yaşıyorlar, anne Bosna Sırpı, çocuklarla Boşnakça konuşuyor ve baba İsviçre Almancası konuşuyor ama Brüksel’de yaşadıkları için kindergarten’da Fransızca öğreniyorlar ve anneyle baba birbirleriyle İngilizce konuşuyorlar. Yani çocuklar dört dilli büyüyor. Siz bunu güzel bir ortamda, iyi bir destekle yaparsanız ve dilleri birbirine çok fazla karıştırmadan – yani en önemli şey bir cümleye hangi dille başlıyorsanız aynı dilde bitirerek – bunları yapıyorsanız çocuklarda sistem karışmıyor. Hepsini öğrenebiliyorlar, belki biraz seviyeleri farklı olabilir, dört dili öğrenir ama belki iki tanesini de daha anadili gibi konuşabilir.

İkinci bölüm yarın.