Podcast (2. Bölüm) | Turan Altuner – Nebiye Hilal Şan / Transcript

  • Hilal San ile çok dilli aileler ve çocuk eğitimi üzerine yaptığımız söyleşinin ikinci bölümü ile devam ediyoruz. Hilal hanım birinci bölümün sonunda çok dilli ailelerde çocukla hangi dilde konuşulması gerektiği konusunda bir aile politikasının belirlenmesine işaret etmişti.

Şimdi, burada da iki tane görüş var okuduğum kadarıyla. Şöyle diyorlar, bu çok dillilik çocukları aslında zorluyor. İki dili öğrenmek çocukların kapasitesini zorladığı için en iyisi tek dille başlamak, tek dilli eğitimi oturttuktan sonra ikinci dile başlamak lazım. Diğerleri de diyor ki, hayır ikidilli ya da çokdilli eğitim eşzamanlı, yani simultan olursa bu çocuğun eğitimsel gelişimi açısından çok daha yararlı olur. Burada siz nerede duruyorsunuz? Yani tekdilli mi çiftdilli mi? Gerçi açıkladınız da böyle bir sorun da var ortada.

N.H.Ş: Mümkünse ve ailenin kendi aile politikası buna uygunsa ve dilleri destekleme açısından da uygunsa, doğumundan itibaren ikisiyle başlayabilir. Ama mesela aile Almanya’ya yeni geldiyse Almancaları yetersizdir, İngilizceleri yoktur, o zaman Türkçe. Tek tek kelimelerle ya da bozuk bir Almancayla Almanca öğretmelerini tercih etmem. Çocuk anadilini çok iyi öğrensin ki – zaten anaokuluna gittiğinde Almanca öğrenmeye başlayacak – anadili yeterince gelişirse Almancayı da o kadar iyi öğrenir, edinir çocuk, hızlı öğrenir. Ama böyle karmaşık bir dil yapısıyla dil karışımı yaparak, bir oradan bir buradan devam ederlerse çocuk zorluk yaşar. Bu iyi desteklenmemesinden kaynaklanan bir zorluktur. Ama bir çocuk, eğer başka bir sağlık problemi yoksa, herhangi bir sendrom yaşamıyorsa, ya da işitme engeli yoksa -gerçi işitme engellilikte de en baştan düzgün desteklenirse onlar da çok güzel dil edinebiliyor, kendim onlarla çalıştığım için biliyorum – aslında ikidillilik çocuğa zorluk getirmez, zekasını da hiç bir şekilde etkilemez, yani herkesin iki dil öğrenme kapasitesi vardır. Yalnızca güzel bir destek gerekiyor.

  • Burada ebeveynlere tavsiyeniz şu mu olacak yani, bu konuda bir strateji, yani bir aile politikası oluşturmak lazım, eğer ebeveynlerin Almancası kötüyse kendi anadillerinde konuşsunlar – çocuk daha sonraki eğitim yaşamında yani özellikle okul öncesi yaşamında kindergarten dediğimiz kurumlarda o dili zaten doğal süreci içinde öğrenecek. Eğer dile hakimlerse mesela anne sadece bir dilde konuşsun, baba sadece hakim olduğu dilde konuşsun. Böyle bir strateji oluşturmak mümkün değil mi?

N.H.Ş: Ben böyle öneriyorum. Eğer bu konuda biraz şaşkınlarsa ve tam da bilemiyorlarsa işin uzmanına başvurabilirler. Konuşma ve dil terapistlerine başvurabilirler, ya da benim gibi bu konuda uğraşan insanlarla randevulaşıp bu konuda tabii ki konuşabiliriz, bilgilerimizi yayıyoruz, bu konuda yazılar okuyabilirler. Doktorlara danışmanın, mesela Profesör Solveig Chilla’nın bir kitabı var, bu Rusça ve Türkçeye de çevrildi. Bu bir el kitabı, ailelerin çokdilli çocukları nasıl desteklemesi gerektiğine dair el kitabı, yani kılavuz diyebiliriz Türkçesine. O kılavuz çok anlaşılabilir bir dilde, Türkçeye de çok iyi çevrilmiş Ezel Babur tarafından. Onu okuyarak bilgilenebilirler. Hala bir soruları varsa uzmanlara sorabilirler. Türkiye’de de, en son ben Köln Kütüphanesi üzerinden Profesör Doktor Belma Haznedar’ın bir kitabını ısmarladım ikidillilik üzerine – kendisi sanırım Boğaziçi’nden Üniversitesi’nden. O da böyle ailelere yönelik hem ikidilliliği açıklamış, bozukluklar nelerdir, neler yapılabilir, hani çocuğun ikidillilikte beyni karışır, zekası bozulur falan… hayır öyle bir şey yoktur deyip, neden yokturu çok güzel bir şekilde açıklayan kitaplar var. Böyle kitapları okuyabilirler. Aynı zamanda şeyi de önerebilirim, hani neler yapılabilir? İkidilli kitaplar var Almancada belki bilirsiniz, Talisa Verlag. Aylin Kellar isimli biri – aynı zamanda tanıyorum kendisini, çok değerli bir tanıdığımız – onun bir yayınevi var. Birçok dilde Arapça, Rusça, Farsça, Kürtçe, Türkçe, Almanca olmak üzere çok dillerin kombinasyonunda kitaplar yayınlıyor. Bir sayfası Türkçe, bir sayfası Almanca. Siz de o dilleri iyi biliyorsanız çocuklarınıza bir hikayeyi bir Almanca okuyabilirsiniz, bir de Türkçe okuyabilirsiniz. Böyle desteklenebilir, şarkılarla desteklenebilir iki dilde de, tekerlemelerle, bilmecelerle bu tip şeylerle çocuklarını ilk başta destekleyebilirler. Hiç mi bir şey yapmıyorlar? Rehabilitasyonda çalışırken annelere öyle diyordum, “Hiç mi oyun oynamıyorsunuz, hiç mi bir şey yapmıyorsunuz? Ev işi yaparken, temizlik yapıyorsunuz, siliyorsunuz… Çocuğa da bir bez verin, onunla konuşa konuşa silin mesela. Ya da onunla birlikte bulaşık makinasını boşaltın. Bulaşık makinasının içinde bir sürü şey var; bardak, çatal, bıçak, onu çıkartıyoruz.” Çocuk bunları duya duya, özellikle işitme engellilerde – onlar implanttan sonra konuşmaya biraz daha geç başlıyorlar – o yüzden aynı kelimeleri – ikidilliler için de geçerli – defalarca duya duya dil dağarcığına ekliyorlar. Bunun için sürekli konuşmak gerekiyor. Aktivite yapmıyorsanız ev aktivitesinde çocuğu yanınıza alın, bol bol konuşun.

  • Bu konuda bir de şöyle bir şey var, bu konuda ailelerin yapması gereken – yani bu çift dilli ailelerin ya da çift kültürlü ailelerin veya göçmen ailelerin – bu çok dilli eğitim için işin erbabından bir danışmanlık hizmeti alması, kafalarının netleşmesi açısından çok daha iyi olur, değil mi? O zaman işin erbabına sormuş oluyorsun, ona göre bir aile içi strateji ve eğitim politikası belirlemiş oluyoruz, değil mi?

N.H.Ş: Kesinlikle. Şimdi, Almanya’daki göçmen kitle – özellikle Türkiyelileri düşünürsek – çok heterojen bir kitle, yani homojen bir grup yok. Almanya’ya çok değişik kitleler göç etti, politik, ekonomik, ondan sonra eğitim açısından… Yani sadece ‘gastarbeiter’ işçi aileleri yok burada. Çok farklı aileler olduğu için yardıma ihtiyacı olduğu bilincine gelecek aile sayısı da farklı. Belki bir ailenin bu konuda çok yardıma ihtiyacı var ama farklında bile değil, bu da olabilir. Özellikle bu ailelere yönelik, onları bilgilendirecek atölyeler, kurslar düzenlenebilir. Zaten Almanya’da değişik sosyal kurumlar var ailelere değişik konularda destek veren. Çocuğun yetiştirilmesi, sosyopsikolojik…

  • Ve bunlar ücretsiz yani…

N.H.Ş: Tabii, ücretsiz. Onun için de çokdillilik üzerine de kurslar ya da yardımcılar, danışmanlar olabilir. Vardır da mutlaka – her şeyi de çok ayrıntılı takip etmiyorum – öyle bir uzman olabilir. “Evet sizin çocuğunuzun dil problemi mi var? Bakalım. Önce bir işitme testine yollayalım, belki çocuğunuz iyi işitmediği için dili öğrenemiyor. Ya da çocuğunuzda belki nörolojik bir problem var, bir testlerini yapalım. Ondan sonra hiç bir şey yoksa bakalım ikidillilikten kaynaklanan bir gerilik mi var – hani olmak zorunda değil –“ deyip, çocuğa ayrıntılı bakacak, dil gelişimini takip edecek uzmanlara danışmakta yarar var. Bu sosyal kurumların içerisinde, ücretsiz kurumlarda bunu takip edecek uzmanların olması gerekiyor. Mutlaka vardır Almanya’da, şimdi düşününce aklıma gelmiyor.

  • Peki, diyelim ikidilli, iki kültürle büyüyen çocukların, gençlerin – bu bizde de var, ben ikinci kuşağım yani, siz de öylesiniz zihinlerinde ve ruhsal dünyasında içsel bir kültürel çatışma yaşanıyor mu? Yani örnek verirsek çocuğun içinde bu aileden edindiği Türkçe ile, Türk kültürü ile daha sonradan ya da eşzamanlı edindiği Alman kültürü ve dili arasında bir çatışma – içsel, zihinsel, duygusal – yaşanıyor mu? Çocuklar nezdinde. Bu büyüklerde var yani. Bu Friedrich Schulz von Thun intercultural communication / kültürlerarası iletişim kitabında çok güzel yazmıştı ama bunu dengelemek de mümkün. Ama çok geliştirici de olabiliyor bu içsel kültürel çalışmalar. Bende var örneğin, bazen çok Almanvari düşünürken, yani zihinsel dünyam Almanvari, duygusal dünyam da oldukça Türkiyevari yani ve ikisi arasında çatışırım bazen, ondan sonra kendime diyorum “Aman aman… peace and love.” İkidilli yetişen çocuklarda da böyle şeyler oluyor mu?

N.H.Ş: Bu biraz kültürlerarası çalışma ve psikolojiye girdiği için – ben daha çok dil gelişimlerine bakıyorum – bu konuda çok bir şey diyemem ama çok küçük çocuklarda aslında çok görmüyorum. Daha onlar yeni anaokuluna başladıkları, daha çok Türk kültürüyle büyüdükleri için daha başta çok belli olmuyor. Okul yılları devam ettikçe ve Almanca konuşan diğer çocuklarla ilişkiye girdikçe içlerinde o yırtılmanın – psikolojide yırtılma deniyor – zaman içinde oluşabileceğini ve evden uzaklaşıp daha çok Alman kültürüne kaydıkça, sosyal ve kültürel ilişkileri arttıkça, belki duygusal ilişkileri arttıkça, içlerinde bir çatışma olacağını düşünüyorum. Ama burada gene aileye gidiyoruz. Aile çocuğu nasıl yetiştirdi? Yoğun Türk kültürüyle, geleneksel Türk kültürüyle yetiştirip, örneğin işte “Almanlardan uzak dur, onlarla çok arkadaş olma,” falan diyerek yetiştirdiyse… Ama belki de çocukta çok fazla merak var, oraya kaymak istiyorsa belki oradaki yırtılma – daha liberal mi diyelim, çocuğuna hiç bir şey yasaklamayan ailelerin çocuğunun içinde de – bir yırtılma vardır ama belki onun içindeki yırtılma daha küçük olabilir. Bunu böyle tahmin edebilirim.

  • İçsel bir parçalanmadan bahsediyorsunuz. Bende geçmişte konuyla şu veya bu şekilde, daha çok kültürel boyutlarıyla ilgilendim, eğitim boyutuyla değil. Şöyle bir şey de derler; bu çok kültürlü ailelerde büyüyen çocuklarda daha çok yaratıcılık yeteneği gelişiyor. Çünkü çok kültürdeki çözüm perspektifini bir arada sinerji edip, bir soruna çözümü daha rahat bulabiliyorlar. Hatta İsviçre’de yıllar önce bir araştırma okumuştum, farklı kültürlerde büyüyen veya farklı kültürlerde aynı anda büyüyen insanlarda inovasyon potansiyelinin daha yüksek olduğunu ampirik olarak araştırmışlardı. Son derece ilginç bilgilerdi. Bu dilde de öyle değil mi? Çocukların kelime haznesi daha gelişkin oluyor, daha geniş bir perspektiften dünyaya bakıyorlar, daha toleranslı oluyorlar bir de kendi sorunlarına çözümü farklı kültürlerin çözüm perspektiflerinden yaklaşarak çözüyorlar diyorlar. Siz bu konuda ne dersiniz? Yani bir ufuk genişlemesi oluyor değil mi çocuklarda? Daha geniş bir perspektiften bakıyorlar dünyaya.

N.H.Ş: Çocukların ufku genişliyor ve esneklik, yani dildeki esneklik, dildeki geçişler… Sonuçta sizin dediğiniz gibi onların kelime dağarcığında birçok kelimenin karşılığında diğer kelimeler de var. Çok daha fazla bir kelime bilgisine sahip oluyor tek dilli çocuklara göre. İki kültürü de, hatta bazen üç kültürü de tanıdıkları için ‘onda böyle değil ama şunda böyle’ gibi çözümü diğer kültürden dil aracılığıyla hayatına getirebilir. O yüzden esnek olduklarını düşünüyorum ama gene burada üniversite öğrencilerinde gördüğüm bir şeyden bahsedebilirim. Bunun farkına varmaları gerekiyor, bunun zenginlik olarak görülmesi gerekiyor. Çünkü Almanya’da da devlet dili Almanca, okullarda Türkçe her okulda öğretilmiyor ya da yeterli öğretilmiyor, Türkçe çok değerli bir dil olarak ortaya çıkmıyor, prestiji yok Fransızca ve İngilizce gibi. Öyle olunca da öğrenciler için Türkçe çok geride kalıyor ve bu esnekliği belki biraz ürkek kullanıyor olabilirler. Yani onun farkına varamıyorlar. “Bende de değerli bir şey var, aslında ben de ikidilliyim,” hani bir Amerikalı, anadili İngilizce ya da Fransızca olanını rahatlığı bir çok şekilde, dilde de, yolda da, dışarıda da, çok yerde yok. Hani, orası biraz saklanıyor gibi, pek hoş görülen bir şey değilmiş gibi. Tamam, bazıları var, Türkçeye ve Türkiye’ye çok ilgililer, hani “Bana kültürünüzü anlatın, sizde nasıl oluyor? Siz ne yapıyorsunuz?” o zaman insanın bir hoşuna gidiyor. Ama her zaman böyle olmadığı için, prestijli olmadığı için oradaki esneklik, rahatlık, ya da kolay çözüme ulaşabilme baskınlanmış gibi olabiliyor gözlemlediğim kadarıyla.

  • Buna karşı da şey yapmak lazım,”Benim ana kültürüm, ana dilim bu. Kendisine göre objektif bazı yetenekleri birlikte getiriyor bana,” demek lazım. Kültürler aynı zamanda – yani bir Alman kafasıyla yapamadığın şeyi bir Türk kafasıyla rahatça çözebiliyorsun mesela – bir objektif yetenektir, bunun da farkına varmak lazım.

N.H.Ş: Evet, yani Türkiye’den gelen insanlarda, bizim pratik zekamız çok iyi. Ben de şunu düşünüyorum, Türkiye’de çok farklı problemler oluyor ve gündem çok hızlı değişiyor ve insanlar sürekli uyum sağlamak zorunda kalıyorlar. Sürekli yeni bir olaya uyum sağlanıyor. Almanya’da hayat çok daha tekdüze geçiyor ve monoton. En büyük şey son yıllarda Corona oldu. Corona da bile başta biraz çuvallar gibi olduk, çözümü nasıl bulacağız diye. Gündemin içine bomba gibi düştü. Burada o kadar büyük büyük değişiklikler olmadığı için hayatta, esneklik daha az. Türklerde, Türkiye’de çok esneklik var. O yüzden de problemlerle karşılaştığımızda çok hızlı düşünebiliyoruz. Ben onu iş yerinde falan farkediyorum yani. Bir konu olduğunda Alman kökenliler uzun uzun düşünüyorlar, onun üzerine karar veriyorlar, ‘kapının kolunu nasıl değiştireceğiz’ düşün düşün… Biz Türkler, “Aman ne olacak, onu şöyle yaparız” deyip hemen bir çözüm bulabiliyoruz. Çünkü biz alışığız probleme ve onu hemen çat diye çözmeye. Bazen tabii hızlı çözüm bulmak da kalite getirmeyebiliyor, Almanlardaki kalite daha yüksek tabii.

  • Tabii Almanlar biraz daha yapısal bir kültür. Önce böyle derli toplu düşünülür, tartışılır, zaten diyorlar ya “Önce düşün, sonra yap.” Bizde de tersine, “Kervan yolda kurulur” der, önce yap, sonra düşünürsün gibi böyle karşıt kültürel konseptler var zihnin oldukça derin bir yerlerine oturmuş. Onun için ikisi de iyidir. Ben biraz kendimden bahsedeyim, gerçi insanın kendisinden bahsetmesi de pek hoş değil ama gene de bahsedeyim yani.

N.H.Ş: Ama en yakın örneği kendimizden verebiliriz, çokdilli, çok kültürlü. Normal yani…

  • Evet. Ben bazen çözüm ararken ilkin Alman tarzı düşünüyorum, yapısal düşünüyorum. Bakıyorum gitmiyor, o zaman “Kervan yolda düzülür,” diyorum, diğer versiyonu yürürlüğe sokuyorum. Bazen çatışıyor her şey, her şey istediğim gibi gitmiyor ama bunları bilinçli olarak da insan hayatına adapte edebilir, bir çözüm versiyonu olarak kabul edebilir yani. Bu çok da önemlidir diye düşünüyorum. Hatta uluslararası şirketlerde bunlara dikkat ederler, kişisel gelişimine – yani insan kaynaklarında kişisel gelişimine, kültürlerarası insan gelişimine, bu tür şeylere çok dikkat ederler onlar – bazıları kültürel olarak da eğitildiği için buna çok dikkat ederler, bir yapısal düşünme bir de improvizayson yeteneği, pratik çözümler bulma yeteneği de bekliyorlar yani. Onun için şey diyelim değil mi Hilal Hanım, bütün dezavantajlarına rağmen çift kültürde, farklı kültürlerde büyümenin avantajları dezavantajlarından daha fazla diyebilir miyiz? Dilsel anlamda…

N.H.Ş: Kesinlikle diyebiliriz, bence dezavantajı yok bile. Sadece, benim gene vurgulayacağım şey o konuda gerçekten bilinç oluşturulması ve belli bir strateji ile devam etmek gerekiyor. Dezavantajı yok, hatta avantajı var. Çokdilli insanlar çok kültürleri biliyor, dünyayı biliyor, dünyada çok farklı insanlarla konuşabiliyor. Sadece çocukken dil edinmek değil, aynı zamanda büyükken de İspanyolcayı ya da Çince, ya da Korece, artık hangi dili öğrenirseniz farklı kapılar açılıyor size. Bu zenginliktir yani, dil öğrenmek çok büyük bir zenginlik. Küçükten başlarsa anadili gibi olur, büyükken yabancı dil gibi olur ama olsun. Biz küresel dünyada birçok kültürlerin içindeyiz zaten ister istemez. Kıyafetimizle, kullandığımız araçlarla, düşünce yapımızla, internet gibi bir şey hayatımızda olduğu zaman bizim de çok kültürlülüğe açık olmamız gerekiyor ve bunda en büyük bize yardımcı araç dil. Dilden korkmayın, çokdillilik güzeldir. Hangi dil olursa olsun.

  • Hilal Hanım katıldığınız için çok çok teşekkür ederim, çok güzel bir söyleşi oldu. Aydınlatıcı bir söyleşi oldu. İlk defa da – siz filologsunuz değil mi? Türkçede filolog diyorlar sizin mesleğinize değil mi?

N.H.Ş: Dilbilimciyim, evet.

  • Dilbilimci,evet. Pek de, sizin makaleleriniz dışında işlemediğimiz bir konuydu. Sizinle, değerli katkılarınızla bu podcastte işleme fırsatı bulduk. Çok teşekkür ederim katıldığınız için, çok sağolun verdiğiniz değerli bilgiler için. O zaman, ileriki podcastlerde tekrar farklı konularda görüşmek üzere.

N.H.Ş: Ben de çok teşekkür ediyorum. Dinleyicilere de kıymetli vakitlerini ayırdıkları için, size de kıymetli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim. Umarım ufak da olsa bu konuda ilgisi olan insanlara yardımcı olabilmişizdir. Ayrıca soruları olursa da internetten ulaşabilirler, her zaman severek yardımcı olurum. Teşekkür ediyorum.

  • Değerli dinleyicilerimiz eğer bu konuda, çokdilli, çok kültürlü eğitim konusunda sorularınız olursa Görüş’te Hilal Hanım’ın sosyal medya hesapları da var onlara girebilirsiniz, kendisini takip edebilirsiniz, sorularınız olursa aynı zamanda iletebilirsiniz. Hoşçakalın, görüşmek üzere.