Corona virüs (covid-19) salgınının şimdiden olası etkileri sosyal bilimciler tarafından mercek altına alınmaya başlandı. Korona ardılı dünya için farklı görüş ve senaryolar dile getirilse de bunların ortak noktası, kuşkusuz, dünyanın eskisi gibi olmayacağı yönündedir. Bu yazıda “korona sonrası” dünyada Türk-Rus ilişkilerinde kısa ve orta vadede meydana gelebilecek olası jeopolitik sınamalar ve bu sınamaların en aza indirilmesi adına somut bazı siyasi önerilere yer verilmiştir.

“Jeopolitik fay hatları” üzerine kurulu Türk-Rus ilişkilerinin varoluşsal rekabetçi niteliğine ek olarak, Soğuk Savaş sonrası uluslararası güç dengesinin yıkılmasıyla ortaya çıkan devletlerarası kaotik ortam ikili ilişkileri daha da kırılgan kılmaktadır. Nitekim Soğuk Savaş sonrasında Türkiye ve Rusya arasında sıkça görülen yakınlaşmalar, gerginlikler, çatışmalar ve tekrar barışmaların özellikle ikili ilişkilerin kendine özgü bu doğasına dayandığını ileri sürmek mümkündür. Bu yalın gerçekliğe ve iki ülkede de 20 yıla yakın istikrarlı siyasal yönetime karşın maalesef Türk-Rus ilişkileri, gerçekçi sürdürülebilir rekabete elverişli, ama karşılıklı bağımlılığı da artırıcı bir stratejik vizyon temelinden yapılandırılmamış ve kurumsallaştırılamamıştır. Bu yazı sözkonusu çift taraflı başarısızlığın nedenlerini açığa çıkarma üzerine ele alınmadığı için, daha çok burada Türk-Rus ilişkilerinde meydana gelebilecek olası jeopolitik sınamalara, bunları en aza indirmenin yolları ve ikili ilişkilerin kötüleşmesini önalıcı önlemler olarak genel hatlarıyla bazı siyasi açılımlara dair beyin fırtınası tercih edilmiştir.

Öyle ki, her şeyden önce dış politika stratejik perspektifiyle iki ülkenin ulusal çıkarlarının net şekilde tanımlanması, ardından da tarafların çıkar çatışması yaşadığı belirli bölgesel ve küresel konulara ilişkin sürdürülebilir rekabetçi bir anlayışın oluşturulması gerekmektedir. Örneğin, ikili ilişkilerin tarihsel boyutunda oluşan “Balkanlar”, “Karadeniz havzası” ve “Kafkasya” “jeopolitik fay hatlarında” önümüzdeki süreçte çatlama riski var. Bunun yanısıra, tarafların zaman zaman birbirine karşı hibrid savaş yürüttüğü “Suriye” ve “Libya” gibi yeni “jeopolitik fay hatları” da ortaya çıktı. Daha genel olarak belirtmek gerekirse, NATO’nun Ukrayna ve Gürcistan’ı da kapsayan doğuya doğru süregiden bir genişlemesi var ve bu süreç adım adım gerçekleşmeye müsait bir eğilime sahip. Hiç şüphesiz, Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya üye oluşundan sonra devlet aygıtının derinliklerinde ABD ve İngiltere destekli “Sovyet karşıtı” olarak oluşan “eşelon” önümüzdeki süreçte NATO’nun “Rusya’ya Karşı Mücadele Stratejisi” ile uyumlu şekilde Türkiye’nin de yukarıda bahsedilen kilit önemdeki havzalarda daha fazla Rusya karşıtı bir politik tutum takınmasını sağlayabilir. Zira Avrasya hinterlandında “Rusya realitesi” giderek daha agresif bir şekilde belirmekte ve Türkiye’nin bahsedilen “eşelonunda” daha fazla rahatsızlık yaratmaktadır. Buradan hareketle, jeopolitik bakış açısıyla, korona sonrası dönemde Avrasya hinterlandında Türk-Rus rekabetinin artacağı yönünde dış politika öngörüsü ileri sürmek abartı olmayacaktır. Ayrıca, ABD tarafından geliştirilen “siyasal islam” projesinin artık çöktüğünün ve Türk siyasi tarihinin karanlık sayfalarındaki yerini aldığının varsayıldığını da akılda tutmak gerekir. Bugünkü koşullarda Türk iç politikasında siyasi değişim kaçınılmaz hale gelmiştir. Dolayısıyla iç politika öngörüsü olarak Türkiye’de iktidarı devralacak yeni “siyasi unsurların” Erdoğan’a kıyasla NATO’nun önceliklerine “daha sadık” ve “büyük oyunun” kurallarına daha uyumlu olacaklarını öne sürmek mümkündür. Çünkü ihtimali pek azımsanmayan senaryoya göre Erdoğan hükümeti, ağırlaşan iç ve dış ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle 2021 yılının ilkbahar sonuna kadar erken seçim ilan etmek zorunda kalabilir.

Bu koşullar altında, Türk-Rus ilişkilerine, jeopolitik savaşım riskini azaltıcı önlem amacıyla ikili düzeyde karşılıklı ekonomik bağımlılık temelinde yeniden yapılandırmaya ve Rusya’nın öncülüğünde kurulan bölgesel ve küresel örgütler ile Türkiye’nin ilişkilerini geliştirmek yoluyla çok taraflı ilişkileri kurumsallaştırmaya imkân tanıyan karşılıklı stratejik bir vizyon kazandırmak acil bir ihtiyaçtır.

Bu noktada gelişim ivmesi günümüzde durağan bir düzeyde olan Türk-Rus ekonomik ilişkilerinin hacminin arttırılması, sektörel bazlı çeşitlendirilmesi ve derinleştirilmesine özel önem vermek lazım. Nesnel ekonomik veriler ve değerlendirmeler ışığında iki ülke ticaret hacminin gerçek potansiyelinin çok altında olduğuna kuşku bulunmamaktadır. Daha somut konuşmak gerekirse, 38 milyar dolarlık 2008 yılı ile 21 milyar dolar olan 2019 yılı ticaret hacmini karşılaştırmak bile bu savı onaylamaktadır. Rusya Federasyonu Gümrük Birliği Teşkilatı’nın verilerine göre Rusya’nın, Türkiye’ye yaptığı ihracatta yüzde 58.7’lik oranla ana payı mineral yakıt ve damıtılmasından elde edilen ürünler, yüzde 25’lik oranla metal ve onlardan yapılma ürünler ve diğerleri oluşturmaktadır. Türkiye’den Rusya’ya yapılan ihracatta ise yüzde 31,3’lük oranla gıda ürünleri, yüzde 28,3’lük oranla makine, ekipman ve otomotiv yedek parçaları ile yüzde 18,1’lik oranla tekstil ve ayakkabı ürünleri oluşturmaktadır.

Dahası burada iki ülke arasındaki ticaret hacminde yer alan dengesizliği de gözardı etmek mümkün değildir. Zira ikili ticaretteki bu dengesizlik Rusya’nın lehine açık vermektedir. Öyle ki 1 dolarlık Türk ihracatına karşı 7 dolarlık Rus ihracatı şeklinde durumu özetlemek mümkündür. Bu bağlamda Türk-Rus ekonomik ilişkilerinin temelinde enerji sektörünün katalizör bir rol oynadığını ifade etmek doğru olur. Her ne kadar Rus enerjisine bağımlılığını azaltma yönünde bir politika izlese de Türkiye Rus doğal gazını satın alan öncü müşterilerden biridir. Açık kaynak verilerine göre 2019 yılında Türkiye son 15 yılın en az oranı olan 15,51 m3 civarında Rus gazı alarak yüzde 35 oranında azaltmaya gitti. Bunun dışında, Rusya Türkiye’deki ilk nükleer enerji santrali projesi olan 20 milyar dolar civarındaki “Akkuyu’yu” inşa etmektedir. Ancak gerek bu projenin finansmanına, gerekse Türk ekonomisi için faydasına yönelik Türk kamuoyunda belirli ölçüde eleştiri ve soru işaretleri vardır. Hiç kuşkusuz, Türk-Rus ilişkilerinin sonraki sürdürülebilir gelişimi için en çok gelecek vadeden sektör hızla gelişen turizm işbirliğidir. Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre 2019 yılında Türkiye’yi 7,017 milyon Rus turist ziyaret ederek bugüne kadarki rekora sahip olmuştur.

Görüldüğü üzere, Türk-Rus ekonomik ilişkilerindeki dengesizlik sorununun çözümüne, bu ilişkilerin derinleştirilmesi ve geliştirilmesine ilişkin sektörel bazlı evrimsel bir yaklaşım kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Bu amaçla sadece kamu düzeyinde değil, özel şirket düzeyinde de birbirini tamamlayan sektörleri baz alan alanlarda ortak üretimi de kapsayan yeni tür Türk-Rus ortaklık modellerinin kurulması ve geliştirilmesi gerekmektedir. Bu noktada hafif savunma sanayi Türk-Rus ilişkilerinde böylesi bir modelin kurulup uygulanabilirliğinin denenmesi sürecinde gerekli ivmeyi sağlayabilir, çünkü iki ülkenin de bu alanda muazzam bir potansiyeli bulunmaktadır. Türk özel savunma sektörü dinamik bir şekilde gelişmekte ve kendisine Batı dışı alternatif savunma sistem ve teknolojilerinin distribütörlüğü, teknik bakım-onarımı, geliştirilmesi ve üretilmesi konusunda yeni yabancı partner adayları aramaktadır. Bu anlamda sadece Türkiye pazarında değil, aynı zamanda üçüncü ülke pazarlarında da karşılıklı yarara dayalı uzun vadeli Türk-Rus işbirliği kurulabilir. Yeter ki her potansiyel yabancı şirketi “hasta” eden ve kısa sürede girişimcilik ruhunu öldüren “klasik Rus bürokratizminden” arındırılmış işlevsel bir mekanizma kurulsun. Unutmamak gerekir ki birbirini tamamlayıcı temelde inşa edilmiş ikili ticari ilişkilerin hacmi ne kadar büyük olursa jeopolitik risklerin azaltılması ve dondurulması ihtimali de o kadar yüksek olur.

İkili ticari ilişkilerin derinleştirilmesinin yanısıra Türkiye ve Rusya arasında çok taraflı ve çok boyutlu diplomatik ilişkilerde de ortak bir stratejik vizyon temelinde karşılıklı bağımlılığın artırılması gerekmektedir. Burada Türk tarafından daha çok Rus tarafının inisiyatifine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu minvalde NATO üyesi olan Türkiye’nin öngörülebilir bir gelecekte değişmesi beklenmeyen, Batı ile siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında “özel” ilişkilerinin bulunduğunu da akıldan çıkarılmamalıdır.

Birincisi, mevcut genişleme ufku açısından Türkiye’yi dışlayan Avrasya Ekonomik Birliği’ne Ankara’nın “gözlemci devlet” statüsünde katılmasının sağlanması lazım. İkincisi, Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesindeki edilgen “diyalog partneri” konumunu, kısa vadede “gözlemci devlet” konumuna yükseltmek oldukça akılcıl bir politika olacaktır. Üçüncüsü, halihazırda Birleşmiş Milletlere kayıtlı uluslararası diplomatik örgüt konumu bulunmayan, ama gelişmekte olan ülkeler için küresel düzlemde çok taraflı ve boyutlu diplamasi platformu olma yönünde ilerleyen BRICS (Brezilya, Rusya, Çin, Güney Afrika ve Hindistan) oluşumuna Türkiye’yi de dahil etmek stratejik bir hamle özelliği taşır. Böyle bir durumda BRICS Kalkınma Bankası’nın Türkiye’de resmi temsilciliğini açmak ve Türk işdünyasına mega projelerine Batıdışı finansman kaynağı sağlayabilecek bir ortam yaratmak pekala mümkün olacaktır.

Benzer şekilde ortak bölgesel ve küresel konular kapsamında da daha kurumsal ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesinde fayda vardır. Burada sıcak çatışma riski taşıyan Azerbaycan – Ermenistan ihtilafını kontrol altında tutmayı ve Kafkasya’da statükonun korunmasını sağlayacak işlevsel bir platformun kurulmasına öncelik verilmelidir. Ayrıca Türk-Rus diplomatik ilişkilerinde mevcut yapısıyla dünyadaki sorunları çözmede yetersiz kalan BM’nin reforme edilmesi, devletler arası ihtilaflarda tek taraflı yaptırımlara gidilmesinin önlenmesi ve terörizmle ortak mücadele gibi konularda da daha yakın bir koordinasyon oluşturulabilir.

Belki de Türk-Rus ilişkilerinin istenilen düzeyde olmamasının temel nedenlerinden biri, stratejik akla dayalı ve iki ülke karar alma mekanizmasına gönüllü danışmanlık edebilecek sivil bir düşünce kuruluşunun olmamasıdır. Türk-Rus uluslararası ilişkiler uzmanlarının bugüne kadar sadece ikili ilişkilerin gelişimine değil, aynı zamanda Avrasya coğrafyasında “second track” diplomasisi görevi de görerek jeopolitik risk analizleri yaparak olası gerilimleri en aza indirmeye katkı sunacak bir ortak “analitik merkez” kuramamış olması çok üzücüdür. Kuşkusuz doğru bir konsept ve insan kaynağı ile kurulacak böyle bir analitik merkez hem Türk-Rus ilişkilerine, hem de Avrasya dayanışmasına önemli katkılar sunacaktır.

Sonuç olarak özetlemek gerekirse tarafların çatlamaya başlayan “jeopolitik fay hatlarına” dikkat etmemesi durumunda Türk-Rus ilişkileri iki tarafa da zarar veren tarihsel düşmanlık formatına yeniden geri dönebilir. Mevcut “jeopolitik fay hatlarını” göz önüne alarak tarafların önümüzdeki 2-3 yıl içerisinde burada kısaca özetlenen olası “basınç düşürücü” önlemlere odaklanmaları önem arzetmektedir. Başka bir ifadeyle, uluslararası ilişkiler sistematiğinin dönüşümsel ve evrimsel eğilimi Rusya ve Türkiye’ye ciddi siyasi, ekonomik ve güvenlik sınamaları sunmakta olup, iki ülkenin bu sınamaları birlikte aşmasına imkan tanıyacak bir “mantık evliliğine” en kısa sürede gitmesine ihtiyaç vardır. Aksi halde Türk devlet yönetim kültüründe nesilden nesile aktarılan bilge bir sözde ifade edildiği gibi “göz olanı, beyin olacağı görür”.

Bu makale Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi resmi web sitesinde 10 Ağustos 2020 tarihinde yayınlanmış olup, yazarın izniyle Rusça aslından Türkçeye çevrilmiştir:  https://russiancouncil.ru/analytics-and-comments/columns/middle-east/turtsiya-i-rossiya-zachem-im-nuzhen-brak-po-raschetu/

Türkçe çevrisinin Görüş’te yayınlamasına olanak sagladıgı icin Ferit Temur beyefendiye cok teşekkür ederiz.


*Görüş gazetesi farklı disiplinlerden, farklı görüş ve iceriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.