dolarizasyon

Dolarizasyon, para ikamesidir ve genel bir kavramdır. Para ikamesi, bir ülkede ekonomik birimlerin ülkenin ekonomi-politiğine ve onun ulusal para birimine güven duymaması ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle alım gücünde meydana gelen azalmayı önlemek için başka bir ulusal para biriminin ( dövizin) ulusal para yerine değişim, hesap birimi ve değer biriktirme aracı olarak kullanılmasıdır. Bu çerçevede para ikamesinin dolar olması şart değil. Euro, Pound gibi gelişmiş ülke para birimlerinin veya küresel düzeyde rezerv para statüsüne sahip başka bir yabancı para biriminin de kullanılması dolarizasyon olarak ifade edilir. Öte yandan dolarizasyon yalnızca ülke içindeki yerleşik tasarruf sahiplerinin yabancı para cinsinden yapmış oldukları tasarrufların korunması ya da değerlendirilmesi amacı ile yapılmaz, aynı zamanda iş ve işlemlerde de dövizin kullanılmasını kapsar.

Nitekim Joint Economic Committee Staff Report’da dolarizasyon gayri resmi, yarı resmi ve resmi dolarizasyon olmak üzere üçe ayrılmıştır. Genellikle yurt dışında tutulan yabancı hisse senetleri ve diğer parasal olmayan varlıklar, yurt dışındaki yabancı mevduatlar, yurt içi bankacılık sistemindeki yabancı mevduatlar, cüzdanlardaki ya da yastık altındaki yabancı banknotlar gayri resmi dolarizasyon olarak ifade edilmektedir. Yarı resmi dolarizasyonda da yabancı para, yasal kabul görüp banka mevduatlarındaki payı yüksek olmakla birlikte ücretlerde, vergi ödemelerinde ve günlük harcamalarda yerli paranın yanında ikincil bir rol oynamaktadır. Resmi dolarizasyon ya da tam dolarizasyon ise yabancı paranın yasal olarak özel ve hâkim bir statüye sahip olması durumudur. Bu durumda hükümet yabancı parayı yasal anlamda kabul etmekte ve kendi ödemelerinde kullanmaktadır (Schuler, 1999). Türkiye’deki kira sözleşmeleri, alım ve geçiş garantileri, Hazine’nin yurt içinden döviz cinsi borçlanması bunun önemli örneklerini oluşturmaktadır.

Ters dolarizasyon ise bir ülkenin ekonomik birimlerinin parasal işlemlerinde ve yatırımlarında döviz yerine kendi ülke parasını kullanmaya başlaması durumunu ifade eder. Yani ulusal para biriminin kaybettiği ve dövize kaptırdığı üstünlüğünü tekrar kazanmayı sağlamasıdır.

Ülkemizde geçtiğimiz kasım ayından itibaren ters dolarizasyon hedefi koyuldu. Enflasyonun düşmesi için düşük kur politikasının önemi ve bunun için de dövizin satılması ve ters dolarizasyonun gerçekleşmesi gerektiği sıklıkla ifade edildi. TCMB dahi ters para ikamesi ve döviz rezervlerinin artış sürecine girmesi gerektiğine ilişkin açıklamalarda bulundu. Ancak siyasi otoritenin söylemlerinde daha çok hane halkı yer aldı ve hane halkının döviz almaması ya da elindeki dövizi bozdurması yönünde telkinleri oldu. Oysaki ekonomide hane halkı dışında dövize sahip olan ekonomik birimler; yurtdışı yerleşikler, ticari kuruluşlar ve resmi kuruluşlardan oluşuyor. Fakat şirketlerin yurt dışı finansal kuruluşlara ve bankalara olan borçlarını ödemeleri için döviz biriktirme zorunlulukları ve hazinenin de döviz cinsinden borçlanması nedeniyle ters dolarizasyonda bulunmaları zor olduğu için sorumluluğu üstlenmek hane halklarından beklendi. Nitekim Naci Ağbal’ın MB başkanlığı yaptığı dönemde TL’ye dönüşü sağlamak ve dolarizasyonu önlemek amacıyla uyguladığı yüksek faiz politikasının, TL’nin getirisini artırması ve ilave olarak salgın ortamında yaşanan gelir kayıplarının döviz cinsi tasarrufların bozdurulmasını zorunlu hale getirmesi nedeniyle Şubat ayının başlarında yurt içi yerleşiklerin kıymetli maden dahil bankalardaki yabancı para mevduatı ve fonlarında bir azalma gözlendi. Bu durum çoğu kesimce ters dolarizasyon olarak yorumlandı. Ancak hane halkının bankalara güvenmemesi nedeniyle parasını çekmesi ve buna bağlı olarak bankalardaki döviz mevduatının azalmasının “dolar bozuluyor” şeklinde yorumlanması oldukça hatalı bir yaklaşımdı.

Öte yandan kara pazartesi olarak ifade edilen Ağbal’ın sürpriz bir şekilde görevden alınmasıyla güvenin kaybolmaya başlaması ve yükselen döviz kuru seviyesine bir de yüksek enflasyon ve yüksek işsizliğin eşlik etmesi Türkiye ekonomisini arzu edilmeyen bir zirveye taşıdı. Bütün bu ekonomik istikrarsızlıkların bir arada görülmesi elbette ki ekonomi yönetiminin işini zorlaştırıyor. Çünkü öncü göstergelerin her birindeki olumsuzluk bir diğerini etkiliyor. Özellikle kurların yüksek ve oynak olması hem kamu ve özel kesimin dış borç çevrimini zorlaştırarak ithalat maliyetlerini yükseltmekte, hem de dolarizasyon eğiliminin daha da artmasına neden olmakta. Ayrıca kur artışının gelir dağılımını bozması ve dolar borcu olanları yoksullaştırması da söz konusu.

İşte tüm bu gelişmeler ters dolarizasyonun önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Fakat ters dolarizasyonun gerçekleşebilmesi için Türkiye gibi dış finansman gereksinimlerinin yüksekliği nedeniyle kırılganlığı da yüksek olan ülkelerde, ülke riskinin azaltılması, yatırım ikliminin olanaklı kılınması ve ekonomideki puslu tablonun ortadan kaldırılarak güven unsurunun oluşturulması gerektirmekte. Güven sağlanması ise temel olarak makroekonomik politikaların öngörülebilirliğinin artırılması ile mümkün. Ne yazık ki özellikle son aylarda siyasal arenada yaşanmakta olan kaotik durumun makroekonomi-politik dengesizliği ortadan kaldırılmayı zorlaştırması doğal olarak iç ve dış ekonomik aktörlerin ülkenin ekonomisine ve parasına güven kaybını da artırıyor. Nitekim Türkiye’nin 10 yıllık risk priminin 401 baz puandan işlem görmesi ve bu primin, kredi derecelendirme kuruluşlarının yaptığı derecelendirmeyi ikame eden daha güncel bir gösterge olarak yalnızca ekonomik verilerle ilgili olmayıp, mevcut siyasi partilerin ülke içerisinde izlediği çeşitli politikalara göre de değiştiği dikkate alındığında, Türk siyasi hayatının içinde bulunduğu patolojik durumun dolarizasyonu ne denli beslediği gözlemlenebilir.

Ayrıca küreselleşmenin ülkeleri organik bir bütün haline getirmesi kurların küresel hareketlerden de çok hızlı bir şekilde etkilenmesine yol açıyor. Buna bağlı olarak dış dinamikleri de göz önüne aldığımızda ABD’de beklentileri aşan bir enflasyon ile karşı karşıya kalınması ve Yellen’nin “daha yüksek bir faiz seviyesinin hem ABD Merkez Bankası hem de toplum için pozitif olacağı” yönündeki söyleminin bu hafta piyasaların odağına yerleşmesi ile kısa süre içinde böyle bir adım atması beklenmese dahi dolarda görülen yükselme gelişen ülke para birimleri içinde TL’nin değer kaybını daha fazla tetikledi. Tüm bunlara ek olarak Türkiye’nin yüksek döviz yükümlülükleri, döviz cinsi gelir garantisiyle özel sektöre yaptırdığı yap işlet devret projeleri ve düşük döviz rezervi nedeniyle dolar cinsi borçlanma maliyetlerini artırarak ters dolarizasyonun oluşumunu da güçleştirmekte. Bu bağlamda net rezervlerin ekside olduğu ve GOÜ para birimlerinin dolar karşısındaki performanslarında TL’nin diğer paralardan negatif ayrışarak en fazla değer kaybeden para özelliği taşıdığı göz önüne alındığında, hane halkının parasının neredeyse yarısını dövize yatırdığı (228 milyar dolar) ve TL’de kalmanın çok cazip olmadığı bir ortamda bir de petrol ve emtia fiyatları artarken dövizin her zaman daha çok kazandırdığı görüşünün ortadan kalkacağını düşünmek hayalcilikten öteye geçmeyecektir.

Schuler, K. (1999). “Basics of Dollarization” Joint Economic Committee Staff Report, July 1999. https://www.jec.senate.gov/public/_cache/files/08020552-766a-42c0-

bb83-f4a2f94cbdff/basics-of-dollarization-july-1999.pdf.