Küreselci tahakküm tehdidini bertaraf etmek için, paradoksal olarak, tehdit edildiğini hissettiğimiz şeyleri feda etmeli ve geleneklerimizi kurtarmak için radikal bir değişime kalkışmalıyız.

Amerikan ya da Avrupa popülist sağı, Batı Hıristiyan medeniyetine yönelik ana tehdit olarak gördüğü Müslüman köktenciliğine fanatik bir şekilde karşı çıkıyor. Avrupa’nın “Avrupistan” olma eşiğinde olduğunu iddia ediyorlar. Amerikalı popülistler için olduğu kadar Avrupalılar için de ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi ABD için en büyük aşağılanmadır. Ancak son zamanlarda yeni bir şey oldu.

Beyaz üstünlükçü ve cihatçı örgütlerin çevrimiçi faaliyetlerini izleyen bir Amerikan sivil toplum kuruluşu olan SITE Intelligence Group tarafından yapılan son analize göre, bazı insanlar “Taliban’ın yönetime geçmesini vatan, özgürlük ve din sevgisi konusunda bir örnek olarak övüyorlar. ”

CNN’nin yazdığına göre SITE ayrıca, “Kuzey Amerika ve Avrupa’da kaçınılmaz olarak gördükleri, sadece Beyazlar için bir devletin yolunu açacak olan bir ırk savaşını kışkırtmayı uman Neo-Naziler ve şiddet körükleyiciler, anti-Semitizm, homofobi ve kadınların özgürlüğüne yönelik ciddi kısıtlamalarından dolayı Taliban’ı övüyorlar.”

Örnek olarak SITE, Proud Boy to Fascist Pipeline’ın Telegram kanalından yapılan bir paylaşımı alıntıladı: “Bu çiftçiler ve asgari düzeyde eğitimli adamlar, uluslarını globohomo‘dan geri almak için savaştılar. Yönetimi geri aldılar, ulusal dinlerini kanun haline getirdiler ve muhalifleri öldürdüler… Batıdaki beyaz adamlar Taliban kadar cesarete sahip olsaydı, şu anda Yahudiler tarafından yönetiliyor olmazdık.” SITE şu açıklamayı yapıyor: “‘Globohomo”küreselcilere’ hakaret etmek için kullanılan aşağılayıcı bir kelimedir, komplocuların düşmanlarını (medyayı, finansı, siyasi sistemi vb. kontrol eden şeytani küresel seçkinleri) tanımlamak için kullandıkları bir terimdir.”

Taliban’a sempati duyan Amerikalı sağcı popülistler düşündüklerinden daha haklılar: Afganistan’da gördüğümüz şey, popülistlerimizin istediği şey, sadece onun en uç noktasına kadar saflaştırılmış hali. İki tarafın paylaştığı özellikler açık: Yerel toplulukların yerleşik yaşam biçimine zarar veren LGBT+ ve çok kültürlü değerleri yayan yeni küresel seçkinlere, “globohomo”ya muhalefet.

Popülist Sağ ile Müslüman köktenciler arasındaki karşıtlık böylece göreceli hale getirilmekte: popülistler, birbirlerinden uzak dururlarsa, yalnızca Müslümanlarla değil, Yahudilerle de farklı yaşam biçimlerinin bir arada var olabileceğini kolayca hayal edebilirler. Bu nedenle yeni Sağ, topraklarında kalıp asimile olmak isteyen Yahudilere “hayır”, topraklarına dönen Yahudilere ise “evet” diyerek aynı zamanda hem anti-Semitik hem de Siyonizm yanlısıdır. Ya da Holokost’un beyni Reinhard Heydrich 1935’te yazdığı gibi: “Yahudileri iki kategoriye ayırmalıyız, Siyonistler ve asimilasyon yanlıları. Siyonistler katı bir ırk kavramına sahipler ve Filistin’e göç ederek kendi Yahudi Devletlerini kurmaya yardım ediyorlar… iyi dileklerimiz ve resmi iyi niyetimiz de onlara eşlik ediyor”.

Daha da şaşırtıcı gözüken – ama öyle olmayan şey – bazı Solcuların, sınırlı bir şekilde, benzer bir görüşü paylaşmasıdır: Taliban yönetimi altındaki kadınların kaderine üzülseler de, yine de ABD’nin geri çekilmesini küresel kapitalist yeni-sömürgeciliğin, Batılı güçlerin özgürlük ve demokrasi kavramlarını başkalarına empoze etmeye çalışmasının büyük bir yenilgisi olarak algılarlar. Bu yakınlık sadece Taliban’a yönelik duruşlarıyla sınırlı değil: bunu Covid-19 pandemisine karşı önlem olarak aşılama ve sosyal düzenlemelere karşı çıkanlar arasında da görüyoruz.

Pegasus casus yazılımıyla ilgili son raporlar, toplumsal olarak nasıl kontrol edildiğimize dair genel güvensizliğimizin bir teyidiydi ve çoğumuzun aşıya neden direndiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Elektronik cihazlarımızdaki tüm veriler ve tüm toplumsal faaliyetlerimiz kontrol ediliyorsa, vücudumuzun içi bu kontrolden kurtulmayı başaran son ada gibi görünüyor. Ancak aşılamayla birlikte, devlet aygıtları ve şirketleri bu son özgür mahremiyet adasını bile işgal ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla aşıya direncin Pegasus gibi şeylere maruz kalmanın yanlış yönlendirilmiş bir bedeli olduğunu söyleyebiliriz. Ve bilim, önlemleri haklı çıkarmak için yaygın olarak kullanıldığından ve aşılar büyük bir bilimsel başarı olduğundan, aşıya karşı direnç, bilimin toplumsal kontrol ve manipülasyonun hizmetinde olduğu şüphesine de dayanmaktadır.

Ayrıca, son zamanlarda, Jacques Lacan’ın “büyük öteki” dediği içinde yalnızca farklılıklarımızın ve kimliklerimizin gelişebileceği ortak değerler alanının otoritesinin kademeli olarak çöküşüne tanık oluyoruz, ki bu genellikle yanlış bir şekilde “hakikat-sonrası (post-truth) çağ” olarak nitelendirilen bir olgudur.”

İnsan hakları adına aşıya karşı liberal direniş, insanın Leninist “demokratik sosyalizm”e (özgür demokratik tartışma, ancak bir kez karar verildikten sonra herkes uymak zorundadır) nostalji duymasına neden oluyor. Bu demokratik sosyalizm, Immanuel Kant’ın Aydınlanma formülü anlamında okunmalıdır: “İtaat etme, özgürce düşün!” değil ama “Özgürce düşün, düşüncelerini herkese açık bir şekilde söyle ve itaat et!” şeklinde. Aynısı aşıdan şüphe duyanlar için de geçerlidir: tartışın, şüphelerinizi dile getirin, ancak kamu otoritesi yönetmelikleri uygulamaya koyduktan sonra onlara uyun. Böyle pratik bir fikir birliği olmadıkça, yavaş yavaş aşiret gruplarından oluşan bir topluma sürükleneceğiz.

Belki de burada uğraştığımız en derin uçurum, bilimin sunduğu gerçeklik imajı ile sağduyuya göre olağanlık, yani alışık olduğumuz yaşam biçimi arasındaki uçurumdur: hayatımızın nasıl yürüdüğüne dair tüm sezgileri de kapsayan olağanlık, aşı inkârcılarının tarafındadır. Şu anda karşı karşıya olduğumuz sorunların – pandemi, küresel ısınma ve toplumsal huzursuzluk – yaşam biçimimizi sona erdireceğini kabul edemiyorlar. Hayatta kalabilmek için düzenli diyalize ihtiyaç duyan insanlar genellikle kendileri için en travmatik şeyin hayatta kalmalarının bu cihaza bağlı olduğunu kabul etmek olduğunu dile getirirler: Dışarıda, önümde büyük bir cihaz var ve benim bedensel işleyişim onun düzenli kullanımına ve sorunsuz çalışmasına bağlı. Aşı olma fikri de bizi aynı sarsıcı deneyimle karşı karşıya bırakıyor: Benim hayatta kalmam, defalarca vücuduma bir iğne batırılmasının başarısına bağlı.

Popülist Sağ ve özgürlükçü Sol’un paylaştığı şey, kamu otoritelerinin tüm alanına güvensizliktir: polis düzenlemeleri, tıp ve ilaç kurumları, büyük şirketler ve bankalar tarafından sürdürülen sağlık denetimi düzenlemeleri. Bir özgürlük alanını korumak için bu baskıya direnmek istiyorlar.

Sol -eğer hâlâ bu ismi hak ediyorsa- burada bir adım daha atmalıdır: daha otantik bir varoluş biçimi adına müesses nizam olarak algıladığımız her şeye direnmek yeterli değildir: “eleştirinin eleştirisi” mekanizmasını da harekete geçirmeli ve uğruna direndiğimiz şey olan “otantik” konumu da sorunsallaştırmalıyız. ABD’de aşıya karşı popülist direnişin, yaygın bireyciliği, kamusal alanda silah taşınmasını, ırkçılık vb. ile “Amerikan yaşam tarzını” savunmak adına hareket ettiğini fark etmek kolaydır.

Aşı şüphecilerini destekleyen sol görüş, genel olarak, yabancılaşmış güç merkezlerinin olmadığı şeffaf bir toplumda yaşamak isteyen küçük grupların doğrudan demokrasisidir. Taliban vizyonunun sorunlu niteliği gayet açıktır. Dolayısıyla paradoks, dış tehdidi (küreselci tahakkümü) bertaraf etmek için, tehdit altında olduğunu hissettiğimiz şeyin kendisini feda ederek başlamamız gerektiğidir.

Bilime güvenmeyi öğrenmeliyiz: (başka şeylerin yanı sıra, iktidarın hizmetindeki bilimin neden olduğu) sorunlarımızın üstesinden ancak bilimin yardımıyla gelebiliriz. Kamu otoritesine güvenmeyi öğrenmeliyiz: pandemi ve çevresel felaketler gibi tehlikelerle gerekli önlemleri alarak yüzleşmeyi ancak böyle bir otorite mümkün kılar. Temel değerlerin ortak alanı olan “büyük öteki”ne güvenmeyi öğrenmeliyiz: onsuz dayanışma mümkün değildir.

Farklı olma özgürlüğüne ihtiyacımız yok, yeni bir şekilde nasıl aynı olacağımızı seçme özgürlüğüne ihtiyacımız var. Ve belki de en zoru, yaşam tarzımızı oluşturan sağduyulu inançların ve uygulamaların birçoğunu terk etmeye hazır olmalıyız.

Bugün gerçekten muhafazakar olmak, geleneklerimiz arasından kurtarılmaya değer şeyler için savaşmak, radikal bir değişime kalkışmak demektir. Eski muhafazakar düstur, “bazı şeyler değişmeli ki her şey aynı kalsın”; bugün yeni bir önem kazandı: insan kalabilmemiz için birçok şeyin kökten değişmesi gerekecek. Taliban’ın ve yeni popülistlerimizin yaptıklarının varabileceği tek yer gerçek anlamda bir insan sonrası toplumdur.

Tekrar tekrar duyduğumuz eleştiri, Batı’nın Afganistan’da başarısız olduğu, çünkü belirli yerel koşulları ve gelenekleri göz ardı ederek kendi demokrasi ve özgürlük fikrini orada uygulamaya çalıştığı yönünde. Bununla birlikte, daha yakından bakıldığında, Batı’nın aslında yerel oluşumlarla bağlantılar kurmaya çalıştığı ve bunun sonucunda yerel savaş ağalarıyla anlaşmalar vs. yaptığı görülebilir. Bu tür girişimlerin uzun vadeli sonucu, Türkiye’de gördüğümüz gibi, yalnızca küresel kapitalizm ve yerel milliyetçiliğin birleşimi olabilir – Taliban’ın Türk hükümeti ile iyi ilişkileri olmasına şaşmamalı. Afganistan moderniteden çok fazla şey almadı, Sovyet işgalinden başlayarak çoğunlukla modernitemizde yanlış giden her şeyi aldı. Alman filozof Jürgen Habermas’ın onlarca yıl önce söylediği gibi, modernite bitmemiş bir projedir ve Taliban bunun kanıtıdır.

Slavoj Zizek bir kültür felsefecisidir. Ljubljana Üniversitesi Sosyoloji ve Felsefe Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı, New York Üniversitesi’nde Küresel Seçkin Almanca Profesörü ve Londra Üniversitesi Birkbeck Beşeri Bilimler Enstitüsü’nün uluslararası direktörüdür.

Bu makale RT.COM’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş