Osman Tekin

SSCB Sonrasında Rusya Federasyonu’nda Jeopolitik Arayış

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu SSCB’nin mirasçısı olarak Dünya siyasetine adım atmıştır. İflas eden ülke ekonomisi ve iç siyasette yaşanan tartışmalar ile tam anlamıyla bir kaos içerisinde olan Rusya’nın 1990-1993 arası dönemini yıkım sonrası toparlanma süreci olarak adlandırabiliriz. Bu dönemde Devlet Başkanı olan Boris Yeltsin, özellikle ekonomik olarak oldukça zayıf olan Rusya’nın ABD ile iyi ilişkiler geliştirmesi yönünde çaba sarf etmiştir. Bu çerçevede Rusya Federasyonu liberal bireysel girişimlere ve market ekonomisine geçerek yeni neoliberal düzene uyum sağlamaya çalışmıştır.[1]

Siyasi olarak da demokrasiye geçiş sürecinde olan Rusya’da bu dönem atlantikçi-liberal düşünce iç ve dış siyasette etkili olduğunu söyleyebiliriz. Dış İşleri Bakanlığına Andrey Kozirev’in gelmesiyle bu liberal politikalar zirve yapmış, Rusya IMF’den ve Dünya Bankası’ndan aldığı borçlarla ekonomisini toplama çabası içerisinde olmuştur.

ABD’nin yeni tek kutuplu dünya düzenine Batı ile iyi ilişkilere sahip, dengeli ortaklık anlayışı ile yeni bir jeopolitik anlayış ile uyum sağlamaya çalışan Rusya’da Atlantikçi-Liberal kesim, modernizasyon sürecinin iç siyasetteki etkisini hesaba katmayarak büyük bir hata yapmıştır.

ABD’nin SSCB’nin dağılmasından sonra bile NATO’nun yayılmacı politikasını özellikle Doğu Avrupa yönünde devam ettirmeye çalışması, Rusya’daki Atlantikçi-Liberal düşüncenin hakimiyetinin sorgulanmasına, Avrasyacı-Devletçi kesimin ise yükselmesine neden olmuştur. Öyle ki, 1993’teki seçimlerde Vladimir Jirinovski’nin yükselişi ve Komünist Partisi’nin aldığı yüksek oy oranı ABD ve Batılı müttefikleri ile birlikte Rusya’daki liberallerin de şok olduğu bir gerçek olarak iç siyasete yansımıştır.

1990’lı yılların başlarında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali ile patlak veren II.Körfez Savaşı ve Yugoslavya’nın dağılma sürecinde BM çatısı altında Batı ile iş birliği içinde hareket Rusya, bu dönemde daha çok eski Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki etkinliğini koruma stratejisi gütmekteydi. 1993’te yayınlanan Dış Politika Konsepti ile Rusya Federasyonu, Bağımsız Devletler Topluluğu çatısı altında topolamayı başardığı eski Sovyet Cumhuriyetleri’ndeki askeri, siyasi ve kültürel varlığını koruyacağını ve bu bölgeye dışardan yapılacak olası her türlü müdahaleyi Rusya’nın ulusal güvenliğine tehdit olarak algılayacağını belirtmiş, bu tehditlere askeri müdahale de dahil her türlü şekilde cevap verileceğini belirtmiştir.[2]

Rusya Federasyonu’nun politikaları yavaş yavaş Avrasyacı-Devletçi çizgiye dönüş sinyalleri vermekteydi. Rusya’nın bu yeni dış politika konsepti dünya siyasetinde yeni çatışma modellerinin ortaya çıkışının da ilk örneklerinden biriydi.

Rusya’nın Eski Sovyet Cumhuriyetleri’ni öncelik olarak belirttiği bu yeni jeopolitik anlayış, Soğuk Savaş dönemindeki iki kutuplu küresel çatışmaların aksine, yeni dünya düzeninde daha çok bölgesel çatışmaların patlak vereceği anlaşılmıştır. Andrey Kozirev’in liberal politika anlayışı parlamentoda yaşanan tepkiler üzerine Yeltsin’in de müdahalesi ile 1996’da Yevgeny Primakov Dış İşleri Bakanı olacağı zamana kadar yavaş yavaş Avrasyacı kimliğe entegre edilmeye çalışılıyordu.

Rusya Federasyonu BDT bölgesinde istikrarın korunması ve barışın sağlanması için kendisini yegane güç olarak görüyordu ve hatta bu konuda BM’den yasal bir statü bile talep etmiştir. [3] 

1996’da Yevgeny Primakov’un Dış İşleri Bakanı olaması ile Rusya’nın jeopolitik anlayışında ciddi bir dönüşüm olmuştur. Yevgeny Primakov, Batı ile sınırlı ilişkiler üzerine bina ettiği, ABD’nin tek kutuplu yeni dünya düzenine karşı güçler dengesine dayalı çok kutuplu bir jeopolitik anlayışa sahipti.[4] Primakovcu anlayış, liberal kesimi Rus değerlerini satmakla suçlarken, Kozirev ve Yeltsin’in yönettiği liberal politikaları da Atlantikçi kesim korkakça ve yüzeysel değişikler barındırmakla suçluyordu.

Her ne kadar Rusya market ekonomisine geçse de dışardan gelen yatırım oranı oldukça düşüktü. Oysa ki Atlantikçiler, Batı modeli demokratik yönetime ve market ekonomisine geçilmesi halinde dağılan ekonominin toparlanacağını ve vatandaşların yaşam koşullarının bir anda düzeleceğini düşünüyordu. Beklenen radikal değişimler gerçekleşmemiş ve Rusya’da halk daha da fakirleşmiş, liberal politikalar ile satılan devlet mülkiyetleri ile güçlü oligarklar ortaya çıkmıştır. Rusya’nın hem iç hem de dış siyasetine oldukça etkide bulunan Boris Berezovski ve Mikhail Khodorkhovski gibi oligarklar, Avrasyacı anlayışa karşı çıkmaktaydı. Rusya’da Atlantikçi-Liberal anlayış oligarkların ve  bazı bürokratların kazanç sağladığı bir siyaset ortamı meydana getirirken, bundan marjinal kazanç sağlayan ve ülke değerlerinin çiğnendiğini düşünen ordu ve güvenlik servisleri Avrasyacı anlayıştan yana tavır sergilemişlerdir.

Yevgeny Primakov Dış İşleri Bakanı olduktan sonra da devam eden bu Atlnatikçi-Avrasyacı çatışmasını Tysgankov şöyle açıklamaktadır;

“Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu’ndaki liberal ve realist yaklaşımlar Rusya’nın ulusal çıkarlarını yönetmekte ve açıklamakta yetersiz kalmışlardır. Çünkü ulusal çıkarlar sadece liberal modernleşme düşünceleri ile veya realist güce dayalı anlayış ile yönetilemez.” [5]

Tysgankov, liberal ve realist anlayışların aksine sosyal inşacı teori ile Rusya’nın ulusal çıkarlarını anlamanın daha doğru olacağını düşünmektedir.

Yevgeny Primakov’un jeopolitik anlayışını kendisinin “Rusya’nın daimi dostları yoktur, daimi çıkarları vardır.” sözüyle  özetlemek yanlış olmayacaktır. Primakov, yakın çevre siyasetinde Rusya’nın mutlak dokunulmaz çıkarlarını korumanın gerekliliğinin yanısıra, Orta Doğu’da Saddam Hüseyin’in ABD’ye karşı konumuna verdiği destek ve Kosova meselesi konusunda attığı kararlı adımlar ile Rusya Federasyonu’nun yapabilirse tek başına, yapamazsa kuracağı güçlü ortaklıklar ile farklı siyaset arenalarında ABD’ye karşı dengeleyici bir güç olarak yer alması gerektiği düşüncesindeydi. Bu kapsamda BRICS’in kökeni diyebileceğimiz Moskova-Delhi-Pekin üçlü mekanızmasını kurarak Orta Asya’daki ABD etkisine karşı bir blok oluşturmayı hedeflemiştir. Şu an ki Rusya Federasyonu Dış İşleri Bakanı olan Sergei Lavrov Primakov’un bu siyaset anlayışını “Primakov Doktrini” olarak değerlendirmiştir.[6] Rusya’yı ABD öncülüğündeki Batı’ya karşı tedbirler almaya yönelten sebeplerden biri de yukarda bahsettiğimiz gibi NATO’nun Doğu’ya doğru genişleme stratejidir. Soğuk Savaş bitmesine rağmen NATO’nun Rusya’yı çevreleme politikasını devam ettirmesi ve Rusya’nın birçok alanda dışlanmak istenmesidir (Kosova sorununun çözümü gibi).

Geçenlerde Vladimir Putin ABD’li yayın organlarına verdiği röportajların birinde Rusya olarak dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’a NATO’ya katılabiliriz dediğini ancak Clinton’ın bunun mümkün olmayacağını söylediğini belirtmiştir.[7]  1998’de Yeltsin tarafından Başbakan olarak atanan Yevgeny Primakov, 1999 yılında Kosova’daki çatışmaların çözümünü konuşmak üzere ABD yolunda iken NATO’ Kosova’daki Sırp birliklerini bombalamaya başlamıştır. Bunun üzerine Yevgeny Primakov Atlas Okyanusu üzerindeki uçağının pilotuna uçağı geri döndürmesini ve Moskova dönmesini söylemiştir. Siyasi tarihe “Primakov’un Dönüşü” olarak geçen bu hareket, Ruslar tarafından Primakov’un ABD’nin tek taraflı uzlaşmaz politikalarına gösterdiği onurlu bir tepkisi olarak değerlendirilmektedir.

Dünya siyasetinde Soğuk Savaş sonrası yeni düşman olarak radikal İslam’ın tanımlandığı 1990’lı yıllarda Primakov ve diğer Avrasyacı Ruslar, Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezine karşı çıkarak, Müslüman, Türk, Hristiyan ve Slav toplulukları barındıran Avrasya toplumlarının Rusya önderliğinde bir arada yaşayabileceğini iddia etmişlerdir.

Rusya Federasyonu, 1990’lı yılların sonuna kadar Yeltsin önderliğinde önce Atlantikçi-Liberal bir jeopolitik anlayış benimseyerek içte toparlanma, dışta ise Batı ile uyumlu politikalar izleme çabası göstermiştir. Daha sonra 1993’teki seçimlere giden süreçte ve seçimler sonrası Rusya’da Avrasyacı-Devletçi realist yaklaşım yükselişe geçmiştir.

1993’ te yayınlanan Dış Politika Konsepti ile Kozirev’in Dış İşleri Bakanlığı’nın son dönemlerinde başlayan dış politikadaki avrasyacı jeopolitik değişim Primakov’un 1996’da başa geçmesiyle devlet politikası haline dönüşmüştür. Primakov her ne kadar Rusya’nın ABD’nin karşısında dengeleyici bir unsur olarak yer alacak güçte olmadığını bilse de ABD’ye karşılık çeşitli bölgelerde dengeleyici ittifaklar kurmaya çalışmıştır. Bu ittidaklar Orta Asya’da Moskova-Delhi-Pekin üçgeni ile oluşturulmaya çalışılırken Orta Doğu’da Saddam’ın Irak’ı, Hafız Esad’ın Suriye’si ve Muammer Kaddafi’nin Libya’sı ile sağlanmaya çalışılmıştır. İşte 1999 yılının Ağustos ayına kadar Vladimir Putin, Devlet Başkanı Boris Yeltsin tarafından Başbakan olarak atandıktan ve 2000 yılındaki seçimlere kadar sağlık sorunlarını bahane eden Yeltsin tarafından devlet başkanı yetkileri ile donatılana kadar Rusya Federasyonu’ndaki jeopolitik karmaşa böyleydi. 2000 yılında Mart ayındaki seçimlerde, Çeçen Savaşları’nda göstermiş olduğu sert tutum ile halkın takdirini kazanan Vladimir Putin resmen başkan seçilmiştir ve Rusya Federasyonu’nda farklı jeopolitik yaklaşımların tutarlı bir sıralamayla izlendiği bir döneme girilecektir.

Vladimir Putin başa geldikten sonra Rusya’daki jeopolitik arayış hala net bir tanıma kavuşmamıştı. Atlantikçi-Liberal yaklaşım ile Avrasyacı-Devletçi olan realist yaklaşım arasında bir hakimiyet mücadelesi vardı. Vladimir Putin, Rusya’nın SSCB dağıldıktan sonraki jeopolitik karmaşasını bu iki yaklaşımın bir sentezini oluşturarak nihayete kavuşturmuştur. Primakov Doktrini’ni sahiplenen Avrasyacı yaklaşım yanı sıra Gorbachev’in reformcu kimliğini de alan Putin, Yeni-Avrasyacı bir yaklaşım ortaya çıkarmıştır. Bu yaklaşım Avrasyacı anlayışın ateşli savunucusu Aleksandr Dugin’in yaklaşımı kadar uç noktalarda olmayıp, pragmatizm merkezli iş birliği ve diyalog içeren bir tutumdur.

Vladimir Putin, Primakov’un belirttiği gibi Rusya’nın bir süper güç gibi hareket etmesi gerektiğine ve bu saygınlığını yeniden kazanmasına inanmaktaydı ancak bunun için iç siyasette ve ekonomide istikrarı sağlamak gerektiğine inanıyordu. Bu doğrultuda 2000 yılındaki ilk başkanlık döneminde AB ve ABD ile ilişkilerinde iş birliği ve uyum içerisinde hareket etme çabası içerisindeydi. Bu kapsamda Dünya Ticaret Örgütü’ne katılarak Soğuk Savaş sonrasında oluşan yeni küresel ekonomik ilişkilere entegre olma yolunda adımlar atmıştır.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Putin, dış siyasette etkin bir Rusya için iç siyasette ve ekonomide istikrarlı ve kuvvetli bir devletin olması gerektiğine inanıyordu. Başa gelir gelmez 1999’daki şüpheli apartman bombalamaları sonrasında güvenlikleştirme politikalarını uygularken halkın da desteğini alan ve istediği tedbirleri almakta serbest hareket sahası sağlayan Putin, II. Çeçen Savaşı sonrasında sert politikalar ile Çeçen sorununu neredeyse tamamen bitirmiştir. 

Bunun sağladığı prestij ile Vladimir Putin ve Rusya Birlik Partisi halkın gözünde büyük bir kredi kazanmıştır. Putin için iç siyasette yapmak istediği düzenlemeleri hayata geçirmek için uygun koşullar oluşmuştur. Putin, öncelikle 90’lı yıllarda ekonomik kargaşanın olduğu dönemde zenginleşen oligarkların üstüne gitmiştir.

Medya patronu Vasily Gusinski’nin tutuklanması ve mülkiyetine el konması Putin’in ne kadar ciddi olduğunun bir göstergesiydi. 2000’deki seçimlerde Putin’i destekleyen ve başa geçişini kutlayan Boris Nemtsov, Roman Abramovic gibi bazı Rus oligarklar da dahil birçok oligarkın çoğu malına vergi kaçırma iddiası ile el konulmuş, bazıları yurt dışına kaçmıştır. Putin en büyük müdahalesini ise sona saklamış ve enerji şirketlerini devletleştirmiştir.

Yukos’un sahibi Mihayl Hodorkovsky ‘nin tutuklanması ve şirketine el konması bu sürecin tamamlanması anlamına geliyordu. Putin, medyayı ve Rusya’nın en büyük gelir kaynağı olan enerji sektörünü ele geçirmiş ve iç siyasette mutlak hakimiyeti sağlamıştır. Ekonomide enerji sektöründe ilerlemenin kilit bir önemi olduğunun farkında olan Putin, özellikle ABD’nin 2001’de Afganistan, 2003’te Irak’a müdahalesi ile varili 135 dolara kadar yükselen ham petrol ve doğal gaz kaynaklarını ekonominin gelişmesinde çok önemli bir araç olarak kullanmıştır.

1990’da Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgali ile başlayan ve sonunda BMGK’nın ABD öncülüğünde Irak’a müdahalesi ile biten Körfez Savaşı, Kuveyt’in yanan petrol kuyuları ve Irak’ın düşen petrol üretim kapasitesinden ötürü petrol fiyatlarının tavan yapmasına neden olmuştu. ABD, bu şekilde farkında olmadan ekonomisi büyük bir çöküş içinde SSCB sonrasında ortaya çıkan Rusya Federasyonu’nun nefes almasını sağlamıştır. Aynı şekilde 2001’de Afganistan’ın ve 2003’te Irak’ın işgali ile artan petrol fiyatları Dünya’nın önce gelen petrol ihracatçılarından olan Rusya’nın ekonomisinin adeta şahlanmasını sağlamıştır.

Vladimir Putin içte dengeyi sağlarken dış siyasetteki tutarlı, pragmatik ve çıkarlar dayalı jeopolitik yaklaşımı ile de Rusya’nın imajını yükseltmeye başlamıştır. BM ve AGİT gibi uluslararası örgütlerin küresel ve bölgesel sorunların çözülmesinde öncü olması yönünde çaba göstererek ABD ve NATO’nun tek kutuplu çözüm anlayışını kırmaya çalışmıştır. Aynı zamanda ABD ve AB arasındaki ihtilaflı meselelerden faydalanarak NATO çatısı altındaki Batı Bloğu’nda çatlaklar oluşturmaya çalışan Putin, ABD ve AB arasındaki çatışma hallerinde AB’den yana tavır almaya özen göstermiştir.

2003’te Irak’ın işgaline tepki gösteren Fransa ve Almanya ile birlikte ABD’ye karşı duran Rusya, aynı zamanda George Bush’un terörle mücadele stratejisinin oluşturduğu konjonktürden faydalanarak kendi sınırları içerisindeki etnik ve dini unsurlara karşı da sert önlemler alabilmiştir. Primakov’un “Rusya’nın daimi dostları yoktur, daimi çıkarları vardır.” Anlayışına Putin de sahipti. Yeri geldiğinde ABD’nin terörle mücadelede kullandığı “önleyici müdahale” stratejisini eleştiren Putin, yeri geldiğinde de ABD’nin terörle mücadelesinde Rusya olarak yanında yer aldıklarını açıklayıp, radikal islama karşı mücadelenin öneminden bahsetmiştir.

İç siyasette güvenlik servislerinin yetkilerini genişleten ve sıkı bir kontrol mekanizması kuran Putin, dış siyasette 90’lı yılların sonunda ortaya çıkan yakın çevre politikasına da hassasiyetle yaklaşmıştır. BDT’nin önemin her fırsatta belirten ve Rusya’nın askeri teknolojisini geliştirmeye yönelik politikalar izleyen Putin, Rus ordusunun sahip olduğu askeri caydırıcılığı sürekli olarak Dünya kamuoyuna hatırlatmıştır. Eski Sovyet coğrafyasındaki Rus askeri üslerini kademeli olarak güçlendiren Putin, eski Sovyet coğrafyasına yani BDT sahasına dışardan yapılabilecek her türlü müdahalenin askeri bir karşılığının olacağını sıklıkla belirtmiştir.

Wikilieaks tarafından sızdırılan bu fotoğraf, Rusya’nın yakın tarihteki yurt dışında bulunan mevcut askeri üslerini ve bu üslerdeki askeri varlığını göstermektedir. Bu askeri üslerin bulunduğu ülkelerin birisi dışında hepsi eski Sovyet Cumhuriyeti olan ülkelerin topraklarındadır. Rusya, eski Sovyet Cumhuriyeti olan bu ülkelere karşı uluslararası ilişkiler disiplininde “havuç ve sopak” olarak adlandırılan politikayı uygulamaktadır. Örneğin, Rusya ile iyi ilişkilere sahip olduğu dönemlerde zaman zaman Ukrayna’nın doğal gaz borcu silinmiştir. Ama tam tersi durumda da doğal gazı kesen Rusya ekonomik yaptırımlar uygulamaktadır. George Bush’un 2008’e kadar Rusya’ya karşı NATO’yu Doğu’ya doğru genişletme stratejisi Ukrayna ve Gürcistan’ı da NATO’ya katma girişimine kadar uzanınca, 90’lı yıllarda Baltık Ülkeleri’nin NATO’ya katılmasını engelleyemeyen Rusya artık sesini yükseltmeye başlamıştır. 2003-2005 arası dönemdeki Renkli Devrimler’den ötürü Batı’ya karşı pozisyon almaya başlayan Rusya, ulusal çıkarlarının tehdit altında olduğunu düşündüğünde askeri müdahalede bulunmaktan çekinmeyeceğini 2008’de Gürcistan’a, 2014’te de Ukrayna’ya yaptığı müdahale ile açık bir şekilde göstermiştir.

Rusya Federasyonu’nun Orta Doğu Jeopolitiği

 Rusya, 90’lı yıllarda yaşadığı iç bunalım ve ekonomik çöküntüden dolayı dış politika stratejisini “yakın çevre” başlığı altında bölgesel bir boyuta düşürmüştür. Ancak Yevgeny Primakov’un ABD’ye karşı farklı bölgelerde kurulacak ortaklıklarla denge siyaseti yürütme anlayışı, Rusya’nın yakın çevresinin dışına çıkışına işaretti.

Orta Asya’ya ABD ve Batılı müttefiklerinin olası müdahalesini ve bölgeye dahlini engellemek için Hindistan ve Çin ile iş birliği çabası içinde olan Rusya, Orta Doğu’da da ABD tarafından tehdit edilen ülkelerin Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi alternatif kapısı olmuştur. Suriye’nin bu konuda SSCB’den kalma özel bir statüsü olduğunu belirtmekle beraber, ABD karşıtı sert söylemleri olan Irak, İran ve yine SSCB’den kalma ortaklığından ötürü Kaddafi’nin Libya’sı Rusya’nın bölgeye giriş kozlarıydı.

Orta Doğu sahip olduğu zengin yer altı kaynakları ile dünya siyasetinin 21.yy’daki odak noktası haline gelmiştir. Soğuk Savaş sonrasında ABD tarafından dizayn edilen yeni tehdit unsurlarının merkezi Orta Doğu olarak görülmekteydi. 11 Eylül saldırıları sonrasında Afganistan ve Irak’ın işgali ile kaynayan bölgenin Rusya açısından en büyük önemi ekonomik ve jeopolitik kazançlarını korumak ve artırmaktır.

ABD’nin aksine bölgeye demokrasi veya özgürlük getirmek gibi bir kaygısı olmayan Rusya, bölge ülkeleri ile olan ilişkilerinde pragmatik bir yaklaşım sergilemektedir. ABD’nin demokrasi ve özgürlük getirip, teröre son verme vaadiyle girdiği Orta Doğu topraklarında neden olduğu yıkım, Rusya’nın bölgeye girişini ve bölge ülkeleri tarafından kabullenmesini kolaylaştırmıştır.

İlk zamanlarda, Sovyetler Birliği zamanında sahip olduğu ideolojik yaklaşımdan ötürü İslam’ın hakim din olarak varlığını sürdürdüğü bu bölgede, sosyalist ve seküler Baas Partisi’nin yıllardır hakim olduğu Suriye’nin dışında başka bir ülkeyle gelişmiş ilişkilere sahip olamayan Rusya, değişen ideolojik yaklaşımını bölge ülkelerine anlatma çabası içinde olmuştur.

Daha sonra ABD’nin Irak İşgali sonrasında meydana gelen uygun konjonktürel yapı ile bölgesel sorunların çözümü için uluslararası diplomatik çabalar içinde olan Rusya, ABD’nin sebep olduğu yıkım ve korku ortamından iyi faydalanmıştır. Bölge devletlerine yaptığı silah satışı artmış, Suriye, İran ve Libya’ya önemli miktarda savunma sanayi ürünü ihraç etmeyi başarmıştır. Eski Sovyet Cumhuriyetleri dışında, sınırları dışındaki tek askeri üssü olan SSCB zamanından kalma Suriye’deki askeri üssünü korumayı başaran Rusya, Arap Baharı sürecinde sürekli hamiliğini üstlendiği Esad’ın varlığı sayesinde Lazkiye’de de ikinci bir hava üssü meydana getirmiştir. Çarlık Rusyası’ndan beri var olan sıcak denizlere inme politikasını Suriye üzerinden Akdeniz’de elde ettiği varlığı ile nihayete erdiren Rusya, bölgede ABD’nin karşısında mutlak bir güç olarak varlığını ortaya koymuştur.

Tunus’ta patlak veren ve tüm Orta Doğu’ya yayılan ve Arap Baharı olarak adlandırılan olaylar ile bölgenin çehresi tamamen değiştirilmek istenmiş, Rusya ise yakın çevresinde olması ile patlak veren bu olayları meydana geldiği andan itibaren kendisine tehdit olarak görmüştür. Öncelikle Orta Doğu’da başlayan bu olayları 2000’li yılların başlarında yakın çevresinde meydana gelen renkli devrimlere benzeten ve bu olayların tekrar kendi topraklarında meydana gelmesinden çekinen Rusya, ayaklanmalara temkinli yaklaşmıştır.

Kendisine tehdit olarak görse de Arap Baharı hareketlerine karşı hemen cephe almayan Rusya, öncelikle Batı ile iş birliği halinde meseleleri BM çatısı altında çözmekten yana olmuş, bu bağlamda BMGK’da, dönemin Devlet Başkanı Medvedev, Başbakan Putin’in muhalefetine rağmen NATO’nun BM’nin belirlediği sınırlar çerçevesinde müdahalesini teklif eden tasarının geçmesine izin vermiştir. Ancak Fransa ve ABD önderliğinde gerçekleşen bu NATO müdahalesi BM’nin belirlediği sınırların dışına çıkmış ve Kaddafi’nin acımasız bir şekilde yok edilmesi ile sonuçlanmıştır.

Bu olaydan sonra Rusya Arap Baharı olaylarına tamamen Batı destekli sunni devrim hareketleri olarak bakmış ve ne pahasına olursa olsun bölgedeki çıkarlarını korumaya odaklanmıştır. Libya’da ekonomik olarak sahip olduğu imtiyazları ve stratejik ortaklıklarını Kaddafi’nin ölümü ile kaybeden Rusya geriye kalan çıkarlarını korumak ve bölgedeki ülkeler ile doğrudan pragmatik ilişkiler kurma stratejisi benimsemiştir. Bölge’de ABD’nin tartışılmaz müttefikleri olan Körfez Ülkeleri ile petrol ve doğal gaz bağlantılı karşılıklı çıkar ilişkilerini olan Rusya, ABD uydusu olduğunu bilse de bu ülkelere karşı pozisyonda olacak herhangi bir tutum içine girmemiştir.

 Rusya, öncelikle kendisi açısından bölgesel çıkarlarını tehlikeye düşürdüğü gerekçesi ile tehdit olarak gördüğü Arap Baharı olaylarını, izlediği tutarlı politikalar ile birçok açıdan fırsata dönüştürmüştür. Bölgede bazı ekonomik çıkarlarını koruyamasa da özellikle İran ve Suriye’ye gerçekleştirdiği savunma sanayi ürünlerinin ihracatını artırarak zararını karşılamayı bilmiştir. Aynı zamanda Arap Baharı olayları sayesinde 30 Eylül 2015’te Suriye üzerinden fiili olarak bölgede ciddi bir askeri varlık sağlama imkanı bulmuştur.

Bu sayede Suriye’de tıkanan Arap Baharı ve DAİŞ terörü ile zirve yapan kaos ortamında bölgede kurulmak istenen yeni düzende mutlak bir söz sahibi olmuştur. Arap Baharı’nın sağladığı Orta Doğu özelindeki jeopolitik avantajların yanında Rusya çok önemli fırsatları da değerlendirmeyi ihmal etmemiştir. 2014’te Kırım’ı işgal ve ilhak etmesine kadar uzanan Ukrayna’daki tartışmalı Rus varlığı Suriye’de yaşananlardan ötürü arka planda kalmıştır. Her ne kadar çeşitli ekonomik ambargolara maruz kalsa da, Suriye’de yaşanan terör ve iç savaştan ötürü meydana gelen DAİŞ tehdidi, mülteci krizi ve Suriye’nin bölünmesi gibi sorunlar, Rusya’nın Ukrayna krizinden ötürü üzerinde olan baskının azalmasına ve neredeyse unutulmasına neden olmuştur.

Rusya açısından Arap Baharı sonrası meydana gelen en büyük fırsatlardan biri, mülteci krizinden ötürü yıllardır parçalamaya çalıştığı AB’nin çatırdamaya başlaması olmuştur. Putin Rusya’sının yaptığı en iyi işlerden biri propaganda ve çıkarlarına tehdit olarak gördüğü ülke hükümetlerine karşı yapılanmaları fonlamaktır. Rusya, mülteci krizi üzerinden AB ülkelerinde çeşitli medya organları ve sivil toplum kuruluşları ile yoğun bir propaganda yapmaktadır. Avrupa’da yükselen aşırı sağ eğilimi de Rusya’nın propagandalarına yardım etmiştir ve Rusya “Brexit” ile bir nevi tüm bu stratejik ve planlı eylemlerinin karşılığını almıştır.[8]

Vladimir Putin önderliğinde tutarlı ve pragmatik jeopolitik anlayışı ile birçok kazanım elde eden ve bölgesel çatışmalarda özellikle sahip olduğu caydırıcı askeri gücü ile dünya siyasetinde yeniden önemli bir konuma gelen Rusya, dağınık Batı Dünyası karşısında adım adım kuvvetlenmektedir.

Sonuç

19.yy’da uluslararası ilişkiler literatürüne giren jeopolitik kavramı, devletlerin mevcut stratejilerini açıklamakta kullanılmaktadır. Özellikle tarihteki büyük güçlerin stratejilerini açıklarken kullanılan bu kavram, özellikle 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren uluslararası ilişkiler uzmanları tarafından emperyalist güçler için stratejiler geliştirmede ve bu stratejileri açıklamada kullanılmıştır. Mackinder’in kalpgah teorisi, Spykman kenar kuşak teorisi ve Mahan’ın denizlerin jeopolitiği ile alakalı çalışmaları jeopolitik temelli yorumlamalardır. II.Dünya Savaşı’ndan Hitler’in yakın danışmanlarından biri olan Karl Haushofer’de Mackinder ve Spykman’ın izinden gitmiş ve Nazi önderliğinde büyük bir dünya imparatorluğu kurma hayalini jeopolitik hesaplamalar temeline oturtmuştur. Nazi Almanyası’nın bıraktığı kötü şöhretten ötürü uluslararası ilişkiler disiplini içerisinden bir süre dışlanan jeopolitik kavramı, 20.yy’ın son çeyreği itibariyle yeniden, özellikle Soğuk Savaş sonrasında ülkelerin politikaların açıklamada önemli bir kavram olmuştur.

İşte biz de bu çalışmamızda Rus devletlerinin Çarloık Rusya’sından günümüze jeopolitiğini analiz etmeye ve açıklamaya çalıştık. Tüm Rus devletleri için ortak olan bazı jeopolitik yaklaşımlar var ki, bunlar Rus devlet yapısının, hangi ideoloji ve yönetim anlayışı ile yönetilirse yönetilsin, genlerinde olan stratejiler. Bunlar; milli çıkarların ön planda tutulması, propagandanın ciddi bir dış politika aracı olarak kullanılması, dinin devletteki rolü ile alakalı pragmatik yaklaşım, rekabet ettiği devletlere karşı o devletin içindeki bölücü unsurların desteklenmesi, sabırlı, tutarlı ve pragmatik bir diplomasi.

 Rus devletleri, çarlıktan federasyona zaman zaman dinin, batıcılığın veya ideolojik anlayışın hakim olduğu evreler yaşamıştır ancak tüm bu dönemlerde her zaman en ön planda olan unsur milli çıkarlar olmuştur. Bir diğer bahsettiğimiz unsur olarak propagandanın dış politikada önemli bir araç olarak kullanılması. İmparatorluk Rusyası’nın İsveç’te Kral muhaliflerini destekleyip Kralı tahtından etme çabaları veya Lehistan’daki ayrılıkçı Protestan hareketleri destekleyerek Lehistan’ı zayıflatma çabaları, Balkanlar’daki milliyetçi grupları bağımsızlıklarını kazanmaları için Osmanlı kışkırtmaları gibi. Aynı şekilde SSCB’nin dış politikası yıkılana kadar dünyanın her yerindeki komunist hareketleri desteklemekte ve fonlamakta idi. Son olarak propaganda özellikle Vladimir Putin önderliğindeki Rusya Federasyonu’nun teknoloji ile güçlenen çok önemli bir dış politika aracıdır. Sputnik News, Russia Today gibi yayın organları veya Avrupa’daki aşırı sağcı sivil toplum kuruluşlarına aktarılan fonlar gibi.

Rusya, 18.yy’dan beri Dünya’nın en büyük kara kütlesine sahip devlettir. 300 yıldır yaşanan iki büyük dünya savaşına ve çeşitli yıkım ve kökten değişim hareketlerine rağmen hala güçlü bir şekilde ayakta kalmayı başarabilmiş bir imparatorluktur. Sahip olduğu bu imparatorluk kültürü ile uluslararası ilişkiler disiplini içerisindeki çeşitli jeopolitik yaklaşımları da tarihinde barındıran ve literatüre kazandıran Rusya, Orta Doğu’ya tarihten gelen güneye yani sıcak denizlere inme politikalarından beri devamlı bir ilgi duymuştur.

Zaman zaman konjontürel değişikliklere bağlı olarak bu ilgiyi göstermemiş veya gösterememiştir. Ancak, özellikle 20.yy’ın başından beri dünya siyasetinde çok büyük bir yer işgal eden bu bölge, dünya gücü iken SSCB tarafından ve dünya gücü olma iddiasını yeniden sürdürmeye çalışan Rusya tarafından her zaman bir değere sahipti ve sahip olmaya devam da edecektir.

Rusya’nın sahip olduğu en önemli jeopolitik unsurlardan olan; silah, enerji ve paranın en çok piyasa yaptığı bölge, Rusya tarafından ihmal edilemez. Yakın çevre politikası Rusya tarafından ABD ve Batılı ülkeler nezdinde kabul görmüş bir doktrin halini almıştır. Artık Rusya 21.yy’ın ilk çeyreğinin sonuna gelmeye başladığımız bu günlerde, farklı bölgelerdeki nüfuzunu, daha sonra da yeniden küresel güç olma çabasını ilerletmeye yönelmiştir. Günümüzde yakın çevresi dışında Rusya nüfuzunu ve gücünü ciddi olarak hissettirdiği ve kabul ettirdiği bölgelerin başında gelmektedir Orta Doğu. Bu yüzden Rusya için küresel güç olma yolunda ve ABD’ye karşı denge politikası yürütmede uzun bir süre daha askeri, ekonomik ve siyasi önemini sürdürmeye devam edecektir.


  1. Bölüm: Jeopolitik Kavramının Tarihsel Gelişimi (yayınlandı)
  2. Bölüm: Emperyalist Jeopolitik, İdeolojik Jeopolitik, Modern Jeopolitik ve Jeopolitik Kurama Eleştirel yaklaşım (yayınlandı)
  3. İmparatorluktan Federasyona Rus Nüfuz Sahası: Çarlık Rusya, Sovyetler Birliği ve Tarihsel Perspektifte Rus Jeopolitiğinin Değerlendirilmesi (yayınlandı)
  4. Geçmişten Günümüze Orta Doğu’da Rus Jeopolitiği: SSCB Sonrasında Rusya Federasyonu’nda Jeopolitik Arayış, Rusya’nın Orta Doğu Jeopolitiği (4. ve son bölüm)

*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve içeriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.



Referanslar

[1] Habibe, Özdal, “Sovyetler Birliği’nin Dağılmasından Kırım’ın İlhakına Rus Dış Politikasında Ukrayna” syf. 73, USAK, Ankara, 2016

[2] Özdal, a.g.e., syf.74

[3] Özdal, a.g.e., syf. 78

[4] Andrei P., Tsygankov, “Russia’s Foreign Policy; Change and Continuity in National İdentity” 2nd Edition, syf. 18, Rowman and Littlefier Publishers, 2010, United Kingdom

[5] Tsygankov, a.g.e., syf. 20

[6] http://www.huffingtonpost.com/samuel-ramani/yevgeny-primakov-the-ideo_b_7799410.html

[7] https://www.rt.com/news/390724-putin-clinton-russia-nato-stone/

[8] http://foreignpolicy.com/2016/06/30/brexit-is-a-russian-victory/