Osman Tekin

Çarlık Rusyası’nın Jeopolitiği       

Rusya’nın Dünya sahnesinde önemli bir aktör olarak yer aldığı zaman 15.yy’ın ikinci çeyreğindeki Korkunç İvan olarak da bilinen IV. Ivan dönemine denk gelmektedir. Bu dönemde Rus Knezlikleri Moskova’nın (Muscovy) çatısı altında tek bir bayrak altında toplanmış ve Moğol etkisinden tamamen kurtularak Kuzey’de önemli bir güç haline gelmiştir. IV. Ivan, oluşturduğu otoriter devlet yapısı ile iç işlerinde tam hakimiyet sağlamış ve topraklarını genişletmeye yönelik bir strateji izlemiştir. III. Ivan ve IV. Ivan’dan I.Petro (Peter The Great)’ya kadar olan dönem Rusya’nın orta çapta bir devletten imparatorluğa geçiş süreci olarak değerlendirilebilir. Rusya, Moskova çatısı altında toplanan Knezlikler’den ötürü çok kültürlü bir yapıya sahipti ancak imparatorluk seviyesine ulaşması, Orta Asya’dan Kuzey’e ve Güney hattı boyunca ilerlediği I.Petro döneminde olmuştur.

Rusya’nın İmparatorluk sürecini 1700 ila 1917 yılları arasındaki süreç olarak betimleyebiliriz. Rus devleti imparatorluk süreci boyunca Kuzey’de ve Batı’da İsveç ve Lehistan(Polonya) ile, Güney’de Osmanlı Devleti ve İran ile, Doğu’da ise İngiliz hakimiyetindeki Hindistan ile birlikte Çin ve Japonya ile çeşitli mücadeleler içine girmiştir.[1] Rusya’nın bu devletler ile ayrı bölgelerdeki mücadelesini üç amaç içinde toplayabilirz; Öncelikle sahip olduğu güçlü ordusu ile topraklarını genişletme çabası, ikinci olarak sıcak denizlere ve limanlara inerek özellikle altın ve gümüş ticaretinde gelişme gösterebilme ve stratejik kazanımlar sağlama, son olarak ise Dünya’daki Ortodoks Hristiyanların hamiliğini üstlenme ve varlığını kutsal bir görev olarak tanımlama çabası.

Topraklarını Genişletme Çabası

Rus toprakları, yaklaşık olarak 16.yy’ın başlarına kadar Moğol etkisi altında kalmış birçok Knezliklerin yer aldığı bir alandı. Knezlikler arasında yer alan Moskova sahip olduğu jeopolitik konum itibariyle bu Knezlikler arasında en zengini idi. Baltık Denizi’nden Karadeniz’e ve Hazar’a kadar uzanan ticaret yolunun en önemli geçiş güzergahı olan Moskova, aynı zamanda Moğollar’dan esinlenerek oluşturduğu otoriter bir yönetim anlayışına sahipti. 14.yy’ın ikinci çeyreğinden itibaren I.Ivan’dan III.Ivan’a kadar Moskova, Moğollar ile iyi anlaşmış ve onlar için önemli bir gelir kaynağı olmuştur.

Moğolların Moskova’nin statüsünü düzenli olarak yükseltmesi ve Moskova’de gelişen devlet yapısı, etrafındaki diğer Ortodoks Prensliklerin ve halklarının da onlara katılmasını sağlamaktaydı. Sonunda, Moskova hükümdarı III. Ivan’ın 1480’de Rus topraklarındaki Moğol hakimiyetine son vermesi ve en önemli rakipleri Novgorod’u 1480’de, Tver’i de 1485’te hakimiyeti altına alması ile birlikte Rus topraklarında Moskova hakimiyeti başlamıştır. III. Ivan kendini tüm Ruslar’ın hükümdarı olarak ilan etmiş ve ilk kez “Çar” unvanını kullanmıştır.[2]

1598-1613 yılları arasında Rusya’da Osmanlı Devleti’ndeki Fetret Devri benzeri bir siyasal karışıklık süreci yaşanmış ve bu süreç 1613’te Romanov Hanedanı’nın başa gelmesi ile son bulmuştur. 1917’deki Bolşevik Devrimi’ne kadar Rus toprakları Romanov Hanedanı tarafından yönetilmiştir. Sıkıntılı süreç sonrasında başa geçen Romanov ilk olarak birbirleriyle çatışan İsveç ve Lehistan ile barış antlaşmaları imzalamıştır. İçte birlik sağlandıktan sonra Ruslar, G.Batı’da Kiev için Lehistan ile, Kuzey Batı’da Baltık Denizi’nde hakimiyet kurmak için İsveç ile mücadele ediyordu. Kiev ile tarihi bağlarının yanısıra daha Güney’e inerek Karadeniz’de etkili olmak amacı güden Rus Devleti, Astrahan ve Kazan Hanlıkları’nı hakimiyeti altına aldığından beri de Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Kırım Hanlığı ve direk olarak Osmanlı Devleti ile mücadele içindeydi.

18.yy’ın başlarında Deli Petro olarak da bilinen I.Petro (Peter The Great) Avrupa’ya bir gezi yapmış ve dönüşünde Rusya’da büyük bir Batılılaşma reformu başlatmıştır. Özellikle ordunun bu reform girişimleri ile güçlendirildiği bu dönemde Rusya çok kuvvetli bir askeri güce sahip olmuştur. Orta Asya’da Moğollar’a kadar uzanan bir genişleme sağlayan topraklar büyük bir imparatorluk halini almıştır. Bu yuzden I. Petro Çarlık Rusya’sının adını Rus İmparatorluğu olarak değiştirmiştir. Sahip olduğu büyük kara gücü ile Rusya İmparatorluğu Kuzey Batı’da zayıflamakta olan İsveç’e ve G.Batı’da yine zayıflamakta olan Lehistan(Polonya)’a karşı büyük üstünlükler sağlamıştır.

İsveç’i Baltık Denizi’nin Batı’sına hapsetmiş ve bu denizde ona karşı üstünlük kurmuştur. Lehistan ile önceleri çıkarları gereği Osmnalı’ya karşı mücadele ederken zaman zaman ittifak kursa da daha sonra Lehistan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında paylaşılmıştır. Böylelikle Balkanlar’da Osmanlı’nın üzerine giden Rusya aynı zamanda Avusturya-Macaristan ve Prusya(Almanya) ile sınır olmuştur. Doğu Avrupa ve Balkanlar’da üstünlük mücadeleleri sırasında kimi zaman Avusturya-Macaristan ile birlikte Osmanlı hakimiyeti altında olan bölgelere saldıran Rusya, kimi zamanda Avusturya-Macaristan ile çeşitli savaşlar içinde olmuştur. Doğu Avrupa’da Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya arasında çeşitli savaşlar ve farklı ittifaklar oluşturulmuştur.

19.yy’ın başlarında tüm Avrupa’da dengeleri değiştiren bir olay patlak vermiş ve Napolyon büyük bir fetihler zinciri oluşturmuştur. Rusya başta 1804 yılında Birleşik Krallık ve İsveç ile daha sonra Avusturya’nın da katıldığı, Fransa’ya karşı bir koalisyon kurmuştur. Ancak koalisyon iki savaştanda yenilgiyle ayrılmış ve Rus İmparatorluğu Napolyon ile 1807’de Tilsit Antlaşması imzalamıştır. Buna göre Rusya, Birleşik Krallık’a karşı Fransa’nın yanında yer alarak, kıta savunması yapacaktı; Fransa ise Rus İmparatorluğu ile Osmanlı arasındaki savaşlarda aracı olacak ve bu aracılığı Osmanlı kabul etmezse birlikte Osmanlı’yı paylaşacaklardı.[3] Ancak Napolyon Rus İmparatorluğu’nun Osmanlı ile mücadelesinde Tilsit Antlaşması’ndaki yükümlülüklerini yerine getirmemiştir. Bunun üzerine Rusya, Avusturya ve Prusya ile birlikte bir birlik oluşturarak Fransa’ya savaş açmıştır.

Her ne kadar başlarda Fransa büyük bir ilerleme kat etse de, Rus İmparatorluğu’nun  güçlü kara ordusu, Napolyon’u bozguna uğratmıştı ve 1815’te Paris’e girmiştir. Bu dönemde Rus İmparatoru I. Aleksander “Avrupa’nın Kurtarıcısı” olarak anılmıştır. Napolyon Savaşları’ndaki başarısı, Rusya’nın 1815’te Viyana’da Avrupa’nın siyasal düzenin yeniden belirlendiği görüşmelerde önemli bir aktör olarak yer almasını sağlamıştır.

 Öte yandan Doğu’da Rus İmparatorluğu özellikle 19.yy boyunca müthiş bir ilerleme kaydetmiş ve Türkistan topraklarında yayılmıştır. Buhara ve Hiva Hanlıkları dışında diğer Orta Asya Türk Hanlıkları Rus İmparatorluğu’nun kontrolü altına girmiştir. Doğu’da Asya kıtasında ulaşılan en uç nokta olan Mançurya, 20.yy başlarından itibaren yükseltmekte olan güç Japonya ile savaşa neden olmuştur ve Rusya burayı Japonya’ya bırakmak zorunda kalmıştır.

Rusya İmparatorluğu sahip olduğu geniş topraklar ile Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından biri olarak kabul edilir. İmparatorluk toprakları Batı’da Polonya’nın içine kadar uzanan, Kuzey’de Kuzey Buz Denizi, Güney’de Karadeniz ve İran’ın bir kısmına kadar ve son olarak Doğu’da da Alaska’ya kadar uzanmaktaydı.

Güney’e İlerleyiş, Sıcak Denizlere İnme

Rusya, İmparatorluk haline geldiği 18.yy’ın ikinci çeyreğinde bile hala ekonomik sıkıntılar yaşamaktaydı. I. Petro büyük bir Batılılaşma süreci başlatmış ve özellikle orduyu modernize etmiştir. Ancak, Rus İmparatorluğu ekonomik ve teknolojik olarak diğer Batılı büyük güçlere nazaran zayıftı. Amerika ve Hindistan’ın keşfi ile büyük zenginlikler elde eden Britanya ve Fransa gibi güçler ile mücadele etmek için Rusya, Güney’deki denizlere ve limanlara inmesi gerektiğini düşünüyordu.

Her ne kadar Baltık Denizi’nden Akdeniz’e kadar inebilecek gemiler yapmayı başarabilse de Rus donanması özellikle Britanya donanmasına göre zayıf kalıyordu. Bu yüzden okyanuslarda Britanya ile mücadele edemeyeceğini düşünen Rus İmparatorluğu Güney’e önce Karadeniz’e inmeyi, daha sonra da İstanbul’u alarak boğazların kontrolünü sağlayıp Akdeniz’e inmeyi planlıyordu. Bir diğer rota ise İran ve Afganistan üzerinden Hint Okyanusu’na ulaşma girişimiydi. Bu da İran ve Afganistan’da, günümüzde “Şark Sorunu” olarak da bilinen, Rus ve İngiliz mücadelesine neden olmuştur. Rusların en inatçı düşmanı Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. İmparatorluk tarihi boyunca Rusya tam 13 kez olmak üzere en çok Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmıştır.[4] Bu savaşların çoğunda başarılı olan Rus İmparatorluğu, bir Azak (Azov) Kalesi’ni ilk kuşattığı zaman sonuç alamamıştır, bir de Kırım Savaşı’nda(1853-1856) Osmanlı Devleti-Britanya-Fransa Üçlüsü’ne mağlup olmuştur.

Güney’e doğru ilk ilerleyiş Korkunç Ivan döneminde alınan Kazan ve Astrahan Hanlıkları ile olmuştur. Bu iki hanlığın alınması Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya’nın doğrudan çatışmasına neden olmuştur. Azak Kalesi ve Kırım Hanlığı’nın varlığı Ruslar için Karadeniz’de söz sahibi olabilmek adına en önemli iki engeldi. Önce I.Petro döneminde Azak Kalesi’ni almayı başaran Ruslar, daha sonra da II. Katerina döneminde, 1778’de Kırım Hanlığı’nı ilhak etmiştir.

Artık Karadeniz’de Osmanlı ve Rusya tamamen karşı karşıya kalmıştı. Rusya, çoğu zaman Kırım Hanlığı ve Osmanlı ile mücadelesinde, bazı konularda özerklik tanıdığı Kazak yerlilerinden oluşan savaşçı birliklerini kullanıyordu. Hatta bu kez birlikleri birkaç defa İstanbul’un bazı yerlerini yağmalayacak kadar ileri gitmiştir. Rus İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki en büyük savaş belki de Rusya’nın hem Doğu’dan hem Batı’dan Osmanlı’ya saldırması ile başkayan ve 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Savaşı idi. Bu savaş sonunda Rusya Doğu’dan Erzurum’a kadar inmiş, Batı’da ise İstanbul’un kapısına dayanmıştı. Britanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarının araya girmesi ile Rus ilerleyişi durdurulmuştur. Rus İmparatorluğu güneydeki en büyük stratejik hedeflerinden birini gerçekleştirmiş ve Karadeniz’de mutlak hakimiyet kurmuştu.

Kırım’ın alınması ile birlikte Sivastopol, Rusya için bir sonraki adım olan İstanbul’un işgali için önemli bir donanma üssü haline gelmiştir. Rusya artık tamamen İstanbul’da ve boğazlarda hakimiyet kurabilmek adına stratejiler izliyor ve bu yönde tehditler savuruyordu. Britanya ve Fransa ile birlikte I.Dünya Savaşı’nda yer almasındaki en büyük amaçlardan biri de Britanya’nın İstanbul’un Rus İmparatorluğu’na bırakılmasını teklif etmesi idi.

Bir diğer Güney’e iniş yolu olan Güney Doğu hatı İran, Afganistan ve Hindistan yolu yukarda da bahsettiğimiz gibi Rus İmparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu’nu karşı karşıya getirmiştir. “Şark Sorunu” olarak da adlandırılan bu meselede Ruslar Orta Asya’da Türkistan içlerine kadar ilerlemiş, İran’da önemli bir nüfuz sahibi olmuştu. İran üzerinden Afganistan’a müdahale etmeye çalışan Ruslar, İngiliz duvarı ile karşılaştı. Kabil ve Buhara’da da hakimiyet elde etmeye çalışan Ruslar, İngilizler’in 1878-79’da Afganistan’a müdahalesi ile sonuçsuz kalmıştır ve Amu Derya hattı iki süper güç arasında etki sahalarının sınırı olarak belirlenmiştir. Aynı şekilde İran da Ruslar ve İngilizler tarafından yarı yarıya paylaşılmıştır.

Ortodoks Hristiyanlığı ve III. Roma Olma İddiası

Son olarak Rus İmparatorluğu’nun jeopolitik hedeflerinde belirleyici faktörlerden birisi de Hristiyanlık dinidir. Rus İmparatorluğu Ortodoks Hristiyan kimliğine sahip idi. 1453’te Konstantinapol’ün Osmanlı Devleti tarafından feth edilmesi ile birlikte Ortodoks Hristiyanlar’ın merkezi olarak kabul edilen Konstantinapol’ün konumu tartışma konusu haline gelmişti. Bu sıralarda Moskova çatısı altında siyasal bir birlik sağlamaya çalışan Ruslar, Konstantinapol’ün Türkler tarafından alınması sonrası Ortodoks Hristiyanlığın merkezi olarak Moskova’yı işaret etmiştir.

Bu kapsamda 1461’de Rus Kilisesi II.Vasily’i Ortodoks Hristiyanlığın gerçek koruyucusu ve Tanrı tarafından seçilmiş kişi olarak tanımlamıştır. Daha sonra 1470’de III.Ivan, Rus Kilisesi’nin Konstantinapol Patrikliği’nden bağımsızlığını ilan etmiştir ve son Bizans İmparatoru’nun yiğeni Sophia Paleologina ile evlenerek Çarlık Rusya’sının Bizans’ın devamı olarak III.Roma olduğunu iddia etmiştir.[5]

Rusya, Balkanlar’da Panslavist bir politika izleyerek bütün Slav toplumlarını Rus İmparatorluğu çatısı altında birleştirmek için Balkanlar’da ilerlemiştir. Ancak Panslavist politikaların yanısıra Ortodoks Hristiyanlığın Katoliklere ve Protestanlara karşı korunması ve Müslüman-Türk egemenliğinden kurtarılması da önemli bir amaçtı. Her ne kadar birçok tarihçi açısından Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmek için kullanılan bir araç olarak görülse de, Rusya’nın Osmanlı’daki Ortodoks Hristiyanlar hakkında söz sahibi olmak istemesi de bir diğer dinin araçsallaştırışdığı politikalardan biridir. Çarlık Rusya her ne kadar Moskova’yı Ortodokslar’ın yeni merkezi olarak ilan etmiş olsa da bu Ortodoks Hristiyanlar tarafından çok da rağbet görmedi. İstanbul’un kutsallığı hala önemini koruyordu.

Bu kapsamda Rusya’nın Kırım’ın ilhakı sonrası İstanbul’u hedef koyması ve II.Katerina’nın bu yöndeki planları bilinmekteydi. Rusya’ya bağlı İstabul’da kurulacak olan Ortodoksluğun merkezi bir Bizans Devleti II.Katerina’nın en büyük hayaliydi.

Jeopolitik kavramı Rus İmparatorluğu’nun genişlediği ve Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından biri haline geldiği bu dönemlerde kullanılan bir kavram değildi ancak, biz bu bölümümüzün ilk kısmında Rus İmparatorluğu’nun izlediği yayılmacı dış politikasını, İmparatorluğun jeopolitik hedefleri ve başarıları olarak anlatmaya çalıştık. Günümüzde Rusya Dış İşleri Bakanı olan Sergey Lavrov 2016 yılında yayımlanan makalesinde Rus İmparatorluğu ile alakalı şöyle bir not düşmüştür; “Önemli bir Rus tarihçisi olan Helene Carrere d’Encausse şöyle diyor; ‘Rus İmparatorluğu, büyüklüğü, bölgeleri yönetebilme gücü ve uzun süren varlığı ile tüm zamanların en büyük imparatorluğu idi.’”[6] Rusya, yaklaşık iki yüzyıl boyunca imparatorluk olarak varlığını sürdürmüş ve 1917’de I.Dünya Savaşı sırasında patlak veren Bolşevik Devrimi ile tamamen değişmiştir.

Sovyetler Birliği’nin İdeoloji Merkezli Jeopolitiği

Ekim 1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimi sonrasında 1922 yılına kadar Rus İmparatorluğu toprakları boyunca Devrim yanlıları ve Çarlık Rejimi taraftarları arasında bir iç savaş yaşanmıştır. Bu dönemde iç savaşın yanısıra, I.Dünya Savaşı’ndan Brest-Litowsk anlaşmaları ile çekilen Rus İmparatorluğu’nda Devrim Komitesi aynı zamanda Romanya, Polonya ve Japonya’ya karşı da topraklarını koruma mücadelesi içindeydi. 5 yıllık iç savaş ve siyasal birlik mücadelesini Vladimir Lenin, Stalin ve L. Troçki önderliğinde başarıyla sonlandıran devrimciler, 1922 yılında sosyalist devrimlerin gerçekleştiği ülkeler ile birlikte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kurdu.

1922 yılında kurulan Sovyetler Birliği’ni 1924 yılına kadar devrimin önderi V.Lenin yönetmiştir. II. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde Sovyet stratejisini Vladimir Lenin’in “barış içinde bir arada yaşama politikası” na dayandırabiliriz. Lenin’in bu politikası Dünya’nın her yerindeki sosyalist girişimleri destekleme ve kapitalist ülkelerle barış içinde yaşama ilkelerini barındırıyordu.

II.Dünya Savaşı’na kadar olan süreçte Lenin sonrasında partinin başına gelen Stalin’in de yaklaşımı bu politikaları barındırmak ile birlikte daha çok iç politikada birlikteliği ve otoriter yapıya korumaya yönelik bir tutuma sahipti.

Lenin ve Troczki’nin proleteryanın özgürlüğüne marksist yaklaşımı tüm dünyaya yayma düşüncesi ilk başlarda Sovyet jeopolitiğinin hedefleri arasında olsa da daha sonra özellikle Avrupalı sosyalistlerin I.Dünya Savaşı sonrası Batılı Emperyalist hükumetlere olan desteği, komünizmin uluslararasılasştırılması çabasını yerini Sovyet topraklarında yayılması fikrine bırakmıştır. 1921’de Dünya’daki en kuvvetli sosyalist hareketlerden birine sahip Almanya’daki sosyalist darbe girişiminin başarısızlığa uğraması da bu fikre yönelmede önemli bir etkiye sahip olmuştur.

Sovyetler Birliği’nin sahip olduğu Marksist/Leninist ideoloji hiçbir zaman Batılı Emperyalist güçler tarafından kabul gören bir anlayış olmamıştır. Bu yüzden I.Dünya Savaşı sonrasında çoğu ulus devletin Sovyetler Birliği’ni tanıması da 1930’lu yılları bulmuştur. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Sovyetler Birliği II.Dünya Savaşı’na kadar 1927 yılından itibaren başlarına beş yıllık kalkınma planları ile ülke içinde refahı ve gelişimi sağlayıp Batılı toplumları yakalama çabası içinde olmuştur.

Diğer toplumlarda sosyalist çabalara verilen destek Batılı devletler tarafından tehdit olarak algılanmış ve bu devletlerin Sovyetler Birliği’ni yalnızlaştırma çabası olmuştur. Sovyetler Birliği özellikle Doğu Avrupa ülkeleri ile Orta Asya’da komünist ideolojiyi yayma girişimlerinde bulunmuş ve yakın çevresindeki ülkelerdeki sosyalist hareketleri desteklemiştir.

II. Dünya Savaşı başladığı sırada 1939 yılında Almanya ile karşılıklı saldırmazlık anlaşması yapan Sovyetler Birliği, Baltık Ülkeleri’ni birlik içerisine katmıştır. Daha sonra Almanya ile Polonya’yı paylaşan Sovyetler savaşta tarafsızlığını korurken, 1941 yılında Hitler’in ani saldırısı ile savaşa katılmak zorunda kalmıştır.[7] II.Dünya Savaşı’na Nazi Almanya’sına karşı Müttefiklerin yanında savaşa girmek zorunda kalan Sovyetler Birliği, Stalingrad’da Alman ordusunu mağlup ederek Nazi Almanya’sının ilerleyişine son vermiş ve 1945 Mayıs’ında Berlin’e girmiştir.

1812 yılında Paris’e giren ve Napolyon’un mağlup edilmesinde baş rolü oynayan Rus İmparatorluğu’nda İmparator I.Aleksandr’ın “Avrupa’nın Kurtarıcısı(Savior of Europe) olarak anılması gibi, Stalin de tüm dünyada ve özellikle Batı’da Nazi faşizmine karşı kurtarıcı ve kahraman olarak anılıyordu. ABD basınında yer alan “Joseph Amca” manşetleri Sovyetler Birliği’ne ve Joseph Stalin’e duyulan sempatinin bir göstergesidir.

Aynı Napolyan Savaşları sonrasında Rus İmparatorluğu’nun 1815’teki Viyana görüşmelerinde Avrupa’nın geleceği ile ilgili elde ettiği söz hakkı gibi Sovyetler Birliği de savaş sonrası düzenin tartışıldığı 1944’teki Yalta Konferansı’nda ABD ve İngiltere ile birlikte II.Dünya Savaşı sonrasında kurulacak yeni düzende en büyük söz sahibi ülkelerden biri olmuştur. Yeni düzende Sovyetler Birliği’nin desteği ile Yugoslavya hariç Doğu Avrupa ülkelerinde SSCB uydusu olarak gözüken Sosyalist hükümetler kurulmuştur.

II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği ve komünizm özellikle ABD ve İngiltere tarafından yayılma tehlikesi olan büyük bir tehdit olarak görülmüştür. 1949’da Çin ve K.Kore’nin de komünist rejime geçmeleri bu konudaki hassasiyetin hat safhaya ulaşmasına neden olmuştur. İngiltere Başbakanı Winston Churchill 5 Mart 1946’daki ünlü Fullon konuşması sırasında komünist ve sosyalist yönetimlerin olduğu ülkelerin kapalı yönetim şekilleri ve izolasyonist anlayışları nedeniyle “Demir Perde” olarak tanımlaması ile Dünya, Doğu Bloğu ve Batı Bloğu olmak üzere iki kutuplu bir yapıya bürünmüştür.[8]

 Yeni oluşan iki kutuplu yapıda ABD’nin Marshall Yardımları ve 1949’da NATO’yu kurmasına Sovyetler Birliği sosyalist cumhuriyetler ile birlikte 1947’de COMECON ve 1955’te kurduğu Varşova Paktı ile cevap vermiştir. ABD ve Batılı devletlerin NATO aracılığı ile Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikalarına karşın, Sovyetler Birliği mevcut sosyalist cumhuriyetlerdeki yönetimlerin iktidarını korumaya yönelik savunmacı bir anlayış geliştirmiştir. Ünlü Rus tarihçisi Helene Carrere D’Encausse, Sovyetler Birliği’nin Stalin yönetiminden beri hiçbir zaman komünist ideolojiyi Dünya’ya yaymak gibi bir stratejisinin olmadığını ve daha çok Batı’nın çevreleme politikalarına karşı savunmacı ve korumacı bir yaklaşım içerisinde olduğunu iddia etmiştir.[9]

 İki kutup arasındaki ilk sıcak savaş doğrudan olmasa da dolaylı olarak 1950-53 Kore Savaşı’nda gerçekleşmiştir. ABD ile Batılı Müttefikleri’nin Güney Kore yanında doğrudan dahil olduğu savaşa Sovyetler Birliği Kuzey Kore ye lojistik destek vererek katılırken daha çok komünist Çin yönetiminin doğrudan katılımı olmuştur. 1953’te Stalin’in ani ölümü ile Sovyetler Birliği’nde iki yıllık bir yönetim karmaşası olmuş ve 1955’te II.Dünya Savaşı kahramanlarından Nikita Kruşçev Komunist Parti Genel Sekreterliği’ne seçilmiştir. Dokuz yıllık iktidarı boyunca izlediği Anti-Stalinist politikalarla tepki çeken Kruşçev, bu eleştirilere Batılı kapitalist devletler barış halinde yaşanması gerektiğini belirten Lenin’in ilkeleri ile cevap vermiştir. N.Kruşçev Batı ile iyi ilişkiler geliştirmekten yana olsa da tüm dünyadaki komünist hareketlere desteğini sürdürmüş ve bu konuda hiçbir zaman taviz vermemiştir. 1956’da Macaristan’da yaşanan ayaklanmayı çok sert şekilde bastırması ve 1962’deki Küba Füze Krizi’nde gösterdiği kararlılık buna en iyi örneklerdir.

1964’te Nikita Kruşçev’in azledilmesi sonrasında başa geçen Leonid Brejnev, Kruşçev’in Anti-Stalinist politikalarına son vermiş ancak Batı ile iyi ilişkileri sürdürmeye devam etmiştir. Brejnev döneminde özellikle Batı ile ticari ilişkiler geliştirilmiş ve Sibirya’daki doğal gazın Batı Avrupa’ya taşınması yönünde projeler geliştirilmiştir.

Günümüzde Rusya Federasyonu’nun enerjiyi bir dış politika silahı olarak kullanmasının aksine Sovyetler Birliği, enerjiyi Batı Avrupa ülkeleri ile ikili ilişkilerini geliştirmek için kullanıyordu.

Leonid Brejnev döneminde ABD ve Batılı ülkeleri Sovyetler Birliği ile karşı karşıya getiren iki önemli olay gerçekleşmiştir. İlki 1963 yılında başlayan ve 1975 yılına değin süren Vietnam Savaşı, ikincisi ise 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalidir. 1963’te Fransız sömürgesi olan Vietnam’da Kuzey Vietnam’daki komünist Vietkong yönetiminin başlattığı bağımsızlık mücadelesi daha sonra ABD’nin de müdahale ettiği bir iç savaşa dönüşmüştür. Sovyetler Birliği’nin Vietkong yönetimine yoğun bir lojistik desteği olmakla birlikte rakibi ABD’yi Vietnam batağına çekerek hem ekonomik hem de siyasi olarak zayıflamasına neden olmuştur. Bu dönemde Sovyet ekonomisi ABD yi yakalamış hatta kimilerine göre geçmiştir bile. Sovyetler Birliği’nin ABD’yi çekmeyi başardığı Vietnam bataklığının bir benzerini bu kez ABD Sovyetler Birliği’ni Afganistan’a çekerek yapmıştır. 1979’da Afganistan’da sosyalist partinin iktidara gelmesi sonucu ABD’nin İslamcı grupları silahlandırarak sosyalist partiye karşı örgütlemesi sonucu Afganistan’daki sosyalist hükümet Sovyetler Birliği’nden yardım istemiş ve Sovyetler Birliği 24 Aralık 1979’da Afganistan’ı işgale girişmiştir. Bu işgal girişimi Sovyetler Birliği’nin ekonomik olarak büyük bir çöküntü yaşamasına neden olmuştur.

Leonid Brejnev döneminde Sovyetler Birliği 1962’de yaşanan Kübe Füze Krizi sonrasında iki ülkenin nükleer savaşın eşiğine gelmesi durumunu da göz önünde bulundurarak ABD ile silahlanma yarışına son verip, karşılıklı olarak silahlanmanın sınırlandırılması hatta da azaltılmasına yönelik politikalar geliştirmiştir. 1969’daki SALT I ve 1979’daki SALT II yani Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri bu göstergede izlenmiş politikalardır.  1982’de Leonid Brejnev’in hayatını kaybetmesiyle birlikte Sovyetler Birliği’nde 1986’ya kadar kısa dönemli Çernenko ve Andropov yönetimleri olmuştur. Bu yönetimler Brejnev’in politikalarını sürdürme çabası içinde olmuşlardır.

1986’da başa gelen Mihail Gorbaçov, ülke ekonomisinin çökmenin eşiğinde olduğunu ve reform yapılmaz ise ekonominin iflas edeceğini duyurmuştur. Sovyetler Birliği’nin ABD ve Batı Avrupa ülkeleri ile iyi ilişkiler geliştirmesi gerektiğini düşünen Gorbaçov, ülke ekonomisinin iyileştirilmesini öncelikli hedef olarak belirlemiştir. Ekonomiyi kapalı ekonomik modelden serbest piyasa ekonomisine dönüştürme kararı alan Gorbaçov, ABD ve Batılı ülkelerin diğer sosyalist ülkelerdeki komünizm karşıtı eylemlere verdiği desteklere yeterli cevabı verememiştir. 1989’da Doğu Almanya ile Batı Almanya’nın birleşme girişimine de onay veren Gorbaçov yapılan yoğun eleştirilere karşılık, “uzaya uydu fırlatacak gücümüz vardı ancak halkımıza ekmek almalarını sağlayacak paramız yoktu” açıklaması ile cevap vermiştir. Gorbaçov yönetimi son olarak 1989’da Afganistan’dan tamamen çekilmiştir. Yaşadığı ekonomik bunalım ve içte yaşadığı siyasi krizler sonucu Sovyetler Birliği 25 Aralık 1991’de resmen dağılmıştır.

Sovyetler Birliği’nde jeopolitik kavramı izlenen stratejileri açıklamakta kullanılan bir kavram değildi. İdeoloji odaklı izlenen stratejileri komünist fikirler ile açıklayan Sovyet liderler, II.Dünya Savaşı’ndan sonra, Nazi Almanyası’nın kullandığı bir kavram olduğu için de jeopolitik kavramının kullanılmasını yasaklamıştı.

Rus İmparatorluğu’nda 1917 gerçekleştirilen devrim ile kurulan Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrasında Birliğin en büyük pay sahibi ve yönetim merkezi, aynı zamanda mirasçısı kabul edilen Rusya Federasyonu, 25 Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir.

Tarihsel Perspektifte Rus Jeopolitiğinin Değerlendirilmesi

Çarlık Rusya’sı 15.yy’ın son çeyreğinde Moğol hakimiyetine son verip de kendisini Ortodoks Hristiyanlığın son temsilci devleti ilan ettiğinde herhangi bir dikkat çekmemişti. Çünkü Moskova Prensliği olarak kontrol ettiği bölgeler çağın dünya siyaseti açısından önem arzeden bölgeleri değildi. Dikkat çekmemesinin bir diğer nedeni de topraklarını genişletmek için mücadele ettiği güçler dağınık Rus Prenslikleri ve Kuzey’de hakimiyeti sona ermekte olan zayıf Moğol Devleti idi. Ancak IV.Ivan dönemi itibariyle topraklarını genişletme girişiminde, Ruslar artık üç farklı bölgede çağın üç önemli gücü ile jeopolitik bir hesaplaşma içine girmişti. Kuzey’de İsveç, Batı’da Lehistan(Polonya), Güney’de Osmanlı İmparatorluğu. Üç mücadele sahası da Ruslar için farklı jeopolitik çıkar unsurları içermekteydi.

Rus İmparatorluğu, John p. Ledonne’un iddiasına göre rakiplerine karşı iki önemli strateji içerisinde idi; “ilerleme politikası” ve “yakın sınır politikası”. Rus İmparatorluğu zayıf gördüğü rakiplerine karşı sürekli bir ilerleme politikası izlerken, güçlü rakiplerine karşı ise daha çok, yakın sınır politikası izleyerek rakiplerinin zayıf anlarını kollar veya iç işlerine müdahale girişimlerinde bulunur.

İsveç’te taht kavgalarına, Polonya’da liberal hareketlere destek veren İmparatorluk, Osmanlı’ya karşı ise Ortodoks  Hristiyanların hamisi olma girişiminde bulunarak müdahale etme çabası içinde olmuştur. Rus İmparatorluğu, sahip olduğu güçlü kara ordusu ile bağlantılı olduğu kara bölgelerinde sürekli bir yayılma jeopolitiği izlemiştir. Rusya için doğal sınırları olarak addettiği bu yayılma sahalarında büyük bir kara imparatorluğu oluşturmak, özellikle Britanya gibi deniz imparatorluklarına karşı rekabette güçlü kalmak adına en önemli jeopolitik hedef idi.

Rus İmparatorluğu’nun hakimiyeti altına almak istediği topraklar uç noktaları itibariyle Dünya siyasetinin en önemli noktalarına uzanmaktaydı. Aynı durum Sovyetler Birliği için de geçerliydi. Rus İmparatorluğu yaklaşık olarak 21.800.000 km kare toprağı kontrol ederken SSCB’de yaklaşık olarak 22 buçuk milyon km kare toprağa sahipti.

1990 yılına kadar Çarlık Rusya’sının İmparatorluğu ve Komünist Rus İmparatorluğu’nun sınırlarının uzandığı yerler son iki yüzyılda Dünya tarihindeki en önemli jeopolitik savaşların ve mücadelelerin yaşandığı yerlerdi. Kuzey’de jeopolitik konumu en değerli bölge olarak Baltık Denizi’nde egemen olma çabaları, batıda, Doğu Avrupa’ya ve Balkanlar’a hakim olma çabası, –ki bu bölge iki tane Dünya Savaşı’nın patlak verdiği bölgedir- Güney’de Karadeniz’de egemen olma ve Akdeniz’e inme çabası,-bu bölge Çarlık Rusya’sının en çok savaş yaptığı bölgedir.-, Doğu’da ise Batı medeniyeti dışında Dünya siyasetinde etkili olabilecek iki önemli güç Çin ve Japonya ile sınır komşuluğu olma ve Orta Asya jeopolitiği.

Baktığımız zaman Mackinder’ın ve Spykman’ın Dünya siyaseti açısından en önemli noktalar olarak vurguladığı bölgeler. Yani Rusya’nın impoaratorluktan günümüze değin sahip olduğu toprakları göz önüne aldığımız zaman, Dünya siyasetinde Rusya’nın dahil olmadığı hiçbir küresel veya bölgesel bir mesele göremeyiz. D’Encausse’un Rus İmparatorluğu’nu Dünya’nın en önemli imparatorluğu olarak görmesinin en önemli nedenlerinden biri de işte bu sahip olduğu jeopolitik konumundan gelen önemli siyasi bölgelerin hiçbirini ihmal etmemesidir.

Rusya İmparatorluk döneminden günümüze değin etkisi altında olan toprakların her bölgesinin jeopolitik öneminin farkında olarak hareket etmiş ve buna yönelik siyasetler geliştirmiştir. Bu da, Rusya’nın son üç yüz yıldır Dünya siyasetinde neden sürekli başat aktörlerden biri olarak yer aldığını açıklayan en önemli faktörlerden biridir.


İlk bölümünü yayınladığımız bu makale seri halinde yayınlanıp ve toplam dört bölümden oluşmaktadır.

  1. Bölüm: Jeopolitik Kavramının Tarihsel Gelişimi (yayınlandı)
  2. Bölüm: Emperyalist Jeopolitik, İdeolojik Jeopolitik, Modern Jeopolitik ve Jeopolitik Kurama Eleştirel yaklaşım (yayınlandı)
  3. İmparatorluktan Federasyona Rus Nüfuz Sahası: Çarlık Rusya, Sovyetler Birliği ve Tarihsel Perspektifte Rus Jeopolitiğinin Değerlendirilmesi
  4. Geçmişten Günümüze Orta Doğu’da Rus Jeopolitiği: SSCB Sonrasında Rusya Federasyonu’nda Jeopolitik Arayış, Rusya’nın Orta Doğu Jeopolitiği

*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve içeriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.


Referanslar

[1] John P., Ledonne, “The Geopolitical Context of Russian Foreign Policy: 1700-1917”, Acta Slavica Iaponica, 12: 1-23, s.4, 1994

[2] Julien, Paolontoni, “Russian History: The Rise of a Superpower, Foundation of the Russian Empire”, Global Research, December, 2012

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Tilsit_Antla%C5%9Fmas%C4%B1

[4] John P., Ledonne, a.g.e., s.9

[5] Peter, Duncan, “Russian Messianism: Third Rome, Revolution, Communism and After”, London, Routledge, 2000, s.12

[6] Sergey, Lavrov, “Russia’s Foreign Policy: Historical Backround”, Russia in Global Affairs, Mart, 2016

[7] Oral, Sander, “Siyasi Tarih-2.Cilt (1918-1994)”, İmge Kitabevi, 2009, İstanbul

[8] Joseph S., Nye, David A., Welch, “Küresel Çatışmayı ve İş Birliğini Anlama” İş Bankası Kültür Yayınları, 2011, İstanbul

[9] Helene Carrere, D’Encausse, “İki Dünya Arasında Rusya” Ötüken, Ağustos, 2013, İstanbul

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz