dijital teknoloji

Deniz Yenihayat | Kaynak: Skopdergi

Teknoloji, tüm engellere rağmen bireyleri gittikçe daha çok kontrol etmenin ve onları sisteme gittikçe daha bağımlı kılmanın yollarını bulacak.

Unabomber, “Sanayi Toplumu ve Geleceği”

Toplumlar dönüşür; bu dönüşüm teknolojiyle daha da hızlı gerçekleşir. Buharın gücüyle üretimin ve emeğin karakterini kökten değiştiren teknolojiler karşılarında Luddistleri bulmuştu. Sibernetik teknolojilerse toplumsal dönüşümü hızlandırdıkça çoğunlukla genel kabul gördüler. İşte bu teknolojilerin gündelik hayata sızmaya başlamasının arifesinde gerçekleşen seri bombalama olayları 20. yüzyılın Luddist hareketi olarak tarihteki yerini aldı.

IQ’su 168 olan süper zeki bir matematikçi, ev yapımı bombalarıyla 1978’den itibaren özellikle üniversitelerin mühendislik, genetik ve bilgisayar gibi bölümlerinde görevli akademisyen ve yöneticilere saldırılar düzenlemişti. Onu bir türlü yakalayamayan FBI’ın kendisine taktığı isimle Unabomber, gerçek ismiyle Ted Kaczynski teknoloji karşıtı manifestosunun ulusal gazetelerde yayınlanması şartıyla saldırılarından vazgeçeceğini belirtmişti. Sibernetik teknolojilerin yakın gelecekte gözetim ve denetim aygıtı haline gelerek insanların özgürlüğünü yok edeceğini düşünen Kaczynski, manifestosunun yayınlanmasının akabinde, kendi kardeşinin ihbarıyla tutuklanmıştı.

2017 yapımı HBO dizisi Manhunt: Unabomber’da ise bir matematik profesörünün medeniyete karşı açtığı tekil savaş anlatılıyordu. Oysa Kaczynski’nin bu sığlaştırılmış toplum karşıtı imajı, altındaki derin teoriyi gölgeliyordu. Onun hayat hikâyesini, sibernetik teknolojilerin doğuşuyla birlikte ele almak daha objektif bir yaklaşım olurdu. Yönetmen Lutz Dammbeck’in belgesel filmi The Net: Unabomber, LSD and the Internet, Ted’in Harvard Üniversitesi’nden Montana dağlarına uzanan hikâyesini sanatçılar, sibernetikçiler ve Silikon Vadisi’nin kurucu dâhileriyle birlikte anlatıyor. Çünkü aslında tüm bunlar, Unabomber’ın hedefindeki teknolojik gelişmenin karanlık yüzünü daha iyi anlamamızı sağlıyor. Yeni ve daha hızlı bilgisayarlar, sistem teorisi ve sibernetik dünya modelleri; aslında bilimsel, kültürel ve politik alanların kontrolünü hedefliyordu. Belgeselde ayrıntılarıyla incelenen, Ted’in de Harvard’dayken denek olarak katıldığı CIA destekli psikoloji testleri ve Kaliforniya’da idealist hippiler, avangard sanatçılar ve karşı-kültürcü sibernetikçilerle sürdürülen LSD deneyleri, aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası kontrol takıntılı bir devlet yönetiminin teknolojiyle yapabileceklerini sınıyordu.

Sibernetik teknolojilerin öncüllerinden Charles Babbage’ın Viktorya Britanyası’nda tasarladığı “Fark Makinesi” yarıda kalmış da olsa aslında büyük bir başlangıç yapmıştı. Bu dev hesaplama makinesi fikri, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alan Turing tarafından sonuca ulaştırıldı. Turing, şifre çözmek için yine dişlilerden oluşan bir “makine” tasarladı ve savaşın gidişatını değiştirdi. Bilgi artık daha hızlı işleniyor, bilgiyi işleyen insanlar yerine makineler ön plana çıkıyordu. Bu mekanik devrim, savaş sonrasında, okyanusun diğer tarafında bir iletişim devrimini tetikledi.

Soğuk Savaş kızıştıkça ve teknoloji oyun değiştiren bir karaktere büründükçe ABD’nin bilim elitlerini yetiştiren MIT’ye daha çok para aktarılmaya başlanmıştı. Amaç ülkeye pırıltılı bir gelecek vizyonu kazandırmaktı. Ortaya, belki de gelecek yüzlerce yılı etkisi altına alacak olan sibernetik bilimi çıktı.

Sibernetik teorisi, bilgisayarlar ile insan beyni arasında bilgi işleme ve aktarma biçimleri açısından paralellikler çiziyordu. Bu teorinin kurucusu Norbert Wiener, sibernetik ile bilgi akışını düzenlemek için yeni bir yöntem sunuyordu. Geribildirim, herhangi bir sistemin davranışını tahmin ve kontrol etmek için çeşitli bileşenler arasında ilişki kurmayı sağlıyordu. Böylece bir sistem kendi kendini düzenleyebiliyor, bir denge durumunda kalarak otomasyonu kolaylaştırıyordu. Sibernetik sayesinde tüm organizmaların, makinelerin ve fiziksel sistemlerin davranışları denetlenebiliyordu. Bilim, muazzam bir kontrol teknolojisi keşfetmişti. Bu yeni bilgi işlem teknolojisi elbette yaratıcılıkla ilgilenenleri de cezbetmiş, algı ve sanatın sınırları hakkındaki düşünceleri etkilemişti.

Norbert Wiener’in 1948’de basılan Sibernetik: Hayvanlarda ve Makinelerde Kontrol ve İletişim isimli kitabı sanatçılar ve sanat teorisyenleri tarafından ilgiyle karşılanmıştı. Sibernetik yaratıcılık, yeni bir ifade alanı olarak değerlendirilmeye başlandı. 1960’lardan itibaren sibernetik, deneysel müzikten görsel tasarımlara, video sanatından, multimedya üretimlerine kadar kendine geniş bir yer buldu.

Sibernetik yaklaşım sayesinde 20. yüzyıl deneysel sanatı, zamansallık üzerine yoğunlaştı, geribildirim kavramını kullandı ve izleyiciyle etkileşimi gündemine aldı. Sanat ile hayat arasındaki sınırları silmek isteyen avangard sanatçıların gündeminde artık mültimedya, sanallık ve her türlü sınırları aşmak vardı. John Cage, Lejaren Hiller, Karlheinz Stockhausen ve Iannis Xenakis gibi sanatçılar işitsel geribildirim, teyp döngüleri, ses sentezi ve bilgisayarla üretilmiş kompozisyonlarla yeni üretim biçimleri deniyordu. 1960’larda piyasaya çıkan video cihazları sanatsal çalışmaların odağı haline gelmiş, görsel elektronik geribildirimin etkileri yeni bir video sanatını tetiklemişti. Arka arkaya düzenlenen Cybernetic SerendipityThe Machine as Seen at the End of the Mechanical Age ve Software gibi sergiler, bu yeni yaratıcılık alanında belirsiz deneylere sahne oluyordu. Sibernetik ile sanat birlikteliğinin öncülerinden Roy Ascott, sanatı “bir geribildirim döngüsü ağından oluşan sibernetik bir sistem” olarak yeniden tanımlıyordu.

Baudrillard’a göre, yeni iletişim ve bilgi teknolojilerinin rolü “taklit” (klasik çağ), “üretim” (endüstriyel çağ) ve “simülasyon” (bilgi çağı) arasındaki farklarda gösterilmekteydi. 1990’lardan itibaren sibernetik teknolojiler de kitle iletişimini, elektronik bilimini, eğlence endüstrisini, insan algısını ve ekonomik-politik dinamikleri kökten değiştirecek, toplumsal olanı “simülasyon” aşamasına getirecekti.

Sibernetik teknolojiler evlere girmeye başladıkça kültür de küresel bir dönüşüm aşamasına geçti. Teknoloji yeni bir din haline geldikçe ve ideolojiler neoliberal kapitalizm karşısında eridikçe 1960’ların ütopyası, teknolojik bir distopya olmaya doğru evrildi. Sibernetik teknolojiler bugün küresel olarak her şeyi belirliyor: Veriler ekonomiyi ayakta tutuyor, cihazlar “gösteri”yi hızla yayıyor ve kayıtlar gözetimi normalleştiriyor.

Oysa sibernetik teknolojiler yaratıcılığı tetiklediği sırada, kitle kültürünü manipüle eden televizyon yayınlarına karşı video hareketleri ortaya çıkmıştı. Kaczynski’nin Berkeley Üniversitesi’ndeki hocalığından istifasıyla aynı döneme denk gelen bu karşı-hareketler, sibernetik teknolojilerin kullanıldığı bir devrimin tetiklenebileceğinden söz ediyordu. Radical Software’in ilk sayısında şu hipotez ortaya atılmıştı: “Eğer insanlar, gerek bu ülkede gerekse televizyonların devlet güdümünde olduğu diğer ülkelerde ticarileşmiş medyanın gerçekleştirdiği kitlesel manipülasyonlardan kurtulmak istiyorlarsa, o zaman hayatlarını şekillendiren bilgi araçları ve süreçlerini denetimleri altına almak zorundadırlar.”[1]

İnternetin ve sibernetik teknolojilerin gözetim ve hâkimiyetine karşı da tekno-anarşist hareketler farklı zaman ve yerlerde ortaya çıkıyor, siberpunk manifestoları yayınlanıyor. Hacker Manifesto (1986), Kripto-Anarşist Manifesto (1988), Siber-Bağımsızlık Beyanı (1996), Siberpunk Manifesto (1997), Siberpunk Manifesto v2.0 (2003), Siberpunk Manifesto v3.0 (2007) ve Biopunk Manifesto (2010) gösteriyor ki sibernetik teknoloji hızla ilerledikçe direniş başlıkları da onun kapsama alanı gibi sürekli değişiyor.  

Karşı-video hareketlerine rağmen bugün CCTV’lerle donatılmış şehirlerde yaşıyoruz. Diğer tüm sibernetik teknolojilerin gündelik hayata hâkimiyeti de siber karşı-kültür hareketlerinin işlevsizliğini şimdilik kanıtlıyor gibi görünüyor. Ancak yine de sibernetik teori, küresel çıkmazın panzehirini hâlâ kendi içinde barındırıyor olabilir.

Video sanatçısı Paul Ryan’ın önerdiği Sibernetik Gerilla Savaşı; manipülasyon, dezenformasyon ve tarihin dönüşümüne karşı yine sibernetik bir kurtuluş öneriyor: “Gerilla savaşı… Çünkü portatif video aracı sadece küçük bir ölçekte ve düzensiz biçimde savaşmanıza imkân verir. Sibernetik gerilla savaşı… Çünkü portatif video aracı insanın sibernetik bir uzantısıdır ve sibernetik bilimi, ekolojik açıdan uygulanabilir yegâne zekâ ve güç dilidir.”[2]

21. yüzyılda ise sibernetik teknolojiler çok daha yenilikçi bir mantıkla ilerliyor ve sınırları belirsiz bir kavram olan Büyük Veri, farklı güç odaklarına küresel bir kontrol ortamı sunuyor. Sibernetik yaratıcılık ise öncüllerini aşabilecek kadar yoğunlaşmadan yeni teknolojilerle oyalanmaya devam ediyor. Sibernetik Gerilla hareketinin insanlığın ve yaratıcılığın özerkliğini kurtarmak için ortaya koymak istediği savaşınsa, bugün en büyük güce karşı verilmesi gerekiyor: Ben. Kapitalizm sınırları içindeki her şeyin “teknoloji ve birey” üzerinden tasarlandığı düşünülünce, sibernetik tahakkümün üstesinden gelmek bu yüzyılın en önemli sınavı olacak gibi görünüyor.


[1] Beryl Korot ve Ira Schneider, Radical Software 2, no. 1 (Eylül 1972), başyazı.

2] “Sibernetik Gerilla Savaşı”, bu sayıda.