Giselle Donnelly

Amerikan ulusal güvenlik aparatının ana ürünü “fikir birliği,” daha doğru ve soğukkanlı bir şekilde adlandırılabilecek haliyle, “toplu düşünme” veya “sürü zihniyeti”dir.  Ve adil olmak gerekirse, stratejik fikir birliği, Soğuk Savaş sırasında olduğu gibi, genellikle bir güç kaynağıdır. Ne yazık ki, yeni jeopolitik koşullarda, fikir birliği müessesesi stratejik reform yolunda bir engel oluşturdu; Trump Yönetimi ve giderek Sola kayan Demokrat Parti tarafından sunulan “fikir birliği karşıtı” çareler de öyle.

Özetle, Birleşik Devletler ve onun “liberal uluslararası düzen” içindeki pek çok ortağı bir yandan kendilerini o kadar başarılı kılan ilkeleri hatırlarken, bir yandan da değişen ve giderek daha da tehditkar hale gelen bir dünyada o ilkeleri nasıl savunacaklarını hesaplamalıdır. Gerçekten de, mevcut barışımıza, refahımıza ve siyasi özgürlüğümüze yönelik en büyük tehdit, sağın kan ve toprak milliyetçiliğine ricat etmesiyle boy ölçüşen, liberalizmin meşruiyetine yönelik solcu saldırıdır. Bu kabilecilik ve kimlikçilik ateşi kırılıncaya kadar, – etkili eylem bir yana – net düşünmek tamamen imkansız olacaktır. Ne istediğimize karar veremezsek, onu elde edemeyiz.

Evrensel ilkelerin ve bireysel siyasi hakların felsefesi olan Locke tarzı liberalizm, doğası gereği ayrıntılı ve ileriye dönüktür. Bu eğilim, Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi boyunca politikasını ve stratejisini şekillendiren Amerikan “stratejik kültürü” nün merkezinde yatmaktadır. Özellikle, geçen yüzyılın başarılarının arkasında yatan ideolojik ilham ve itici gücü – ve şimdilerde yaygın bir küçümseme ile karşılanan kurumsal fikir birliğini – sağlamıştır.

Yayılmacı ve Amerikalıların öncülüğündeki liberalizmin yenilenmiş, yeniden biçimlendirilmiş, yeniden canlandırılmış stratejisi neye benzerdi? Ne istediğimizi biliyor olsaydık, onu nasıl elde ederdik?

Öncelikle, Amerika Birleşik Devletleri ve benzer düşünen müttefikleri, giderek çatırdayan “liberal uluslararası düzen” in küresel olmaktan uzak olduğunu kabul etmelidir. Yalnızca, liberal ideolojiyi reddeden ve liberal iktidara karşı olan Çin, Rusya ve İran gibi tam takım muhalif aktörler topluluğu değil, aynı zamanda liberalizmin gücünün henüz hissedilmediği kıtalar var – mesela Afrika’nın büyük bir bölümü. Ve son olarak, kıtalara yayılan  Batı ile onun otoriter hasımları arasında yer alan stratejik olarak önemli “sınır bölgeleri”, uluslar ve bölgeler var. Genellikle eski Sovyet uyduları olan bu devletler, daha liberal bir yaşam için can atıyor olabilirler, ancak Amerikan koruması olmadığından, onu güvence altına alamıyorlar. Dahası, bu güvensizlik, aynı şekilde liberalleşmeden korkan – genellikle dış destekle desteklenen – yerel diktatörleri güçlendiriyor. Yakın ya da uzaktaki dünyanın yırtıcıları, acizliğin kokusunu asla atlamaz.

İronik bir şekilde, en savunmasız olanlar arasında Doğu Avrupa halkları – eski “tutsak devletler” veya Rus ve Sovyet imparatorluklarının müşterileri yer alıyor. Baltık Denizi’nden Balkanlar’a ve Karadeniz’e kadar, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupalı ​​müttefikleri, NATO veya Avrupa Birliği’ne kabul edilmiş devletler için bile kıtanın yarısını “sahipsiz topraklar” olarak bıraktı. İhmalkar bir teğmen gibi, birbirini izleyen ABD yönetimleri temel görev olan “hedefi takviye etmekte”, yani düşman kovulduktan sonra bölgeyi güvence altına almakta başarısız oldu.

Amerika ve Avrupa’daki stratejik karmaşanın öncü göstergesi, aslında hala çözülmemiş olan 1990’ların Balkan savaşlarıydı. Çatışmaların tipolojisi trajik bir şekilde tanıdık hale gelecekti: Sadist, milliyetçi bir otokrat – Slobodan Miloseviç – tarafından yönetilen sorunlu bir imparatorluğun – eski Yugoslavya’nın – çatırdaması, ancak çoğunlukla otokratik, etnik-milliyetçi bir dizi prensliği doğurması. Tüm bunlar olurken, Amerika Birleşik Devletleri, NATO ve Birleşmiş Milletler gibi dış güçlerin, bu acelesiz katliam ahlaki açıdan acı verici ancak stratejik olarak muğlak bir noktaya ulaşana kadar duraksaması. Amerika Birleşik Devletleri’nde – Soğuk Savaş sonrası, “tek süper güç” kafası yaşanırken bile, bu çatışmalar, Amerikan askerlerinin hayatını harcamaya değmeyecek, geri kalmış ve uzak bir ülkede bir bardak suda çıkartılan fırtına olarak dikkate alınmadı. Kendi imparatorluk çöküşünden sersemlemiş ve güç kaybetmiş Rusya, yine de zayıf bir eli cesurca oynuyor ve ezici Amerikan avantajlarına rağmen en azından fesatlık yaratmayı ve korkutmayı başarıyor. Şimdi, Balkan siyasetinin devam eden karmaşası, küresel çapta hırslı bir Çin için fırsat yaratıyor; Moskova, bir NATO üyesi olan Sırbistan ve Karadağ gibi yerlerde Pekin’e bir kapı açtı. Çin, Avrupa’nın “yumuşak alt karınlarına” Batı Avrupalılardan veya Amerikalılardan daha uyumlu görünüyor.

ABD ve NATO’nun Baltık ülkelerine, Polonya’ya ve kuzey ve kuzey-orta Avrupa’ya tepkisi, ilk bakışta strateji oluşturmada netlik ve kararlılığın bir örneği gibi görünebilir. Polonya haklı olarak İttifak’a ilk kabul edilenler arasındaydı ve ittifakla F-16’lar ve Patriot hava ve füze savunmaları gibi üst düzey silah anlaşmaları yaptı. Çek Cumhuriyeti ve Polonya’daki daha gelişmiş hava savunma radarları ile ilgili Obama döneminde geri adımlar atılmış olmasına rağmen, Polonya ve Baltık devletlerini Avrupa için geleneksel ABD liderliğindeki güvenlik yapısına getirmek için daha ciddi ve sürekli bir çaba gösterildi. Bu, Letonya, Litvanya ve Estonya’da dolaşan çok uluslu NATO kara kuvvetleri, sürekli ABD konuşlandırmaları ve şimdi Trump yönetiminde, Polonya’daki daha kalıcı üs düzenlemelerinin devam ettirileceğine ve belki de genişletileceğine dair bir duyuru ile oldu.

Belki de en tuhafı, bu gecikmiş iyileştirmelerin tetikleyicisinin 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Doğu Ukrayna’nın işgalidir. Bu hareket, 2008’de Gürcistan’ın işgali, Suriye’deki Esad rejimine destek  verilmesi ve Doğu Akdeniz’de artan hareketlilikle birlikte, Başkan Vladimir Putin’in Rusya’nın etkisini yeniden ortaya koyma planını gösteriyor. Yani Putin, Güneydoğu Avrupa ve Karadeniz bölgesinde stratejik ve askeri yatırımın geri dönüşünün daha kuzeyden daha fazla olduğunu görüyor. Nitekim, Belarus’taki son krizin de gösterdiği gibi, Putin – büyük imparatorluğun çözülmesinin devam etmesi ve Rusya’nın son batı “tamponunun” kaybolması ihtimaline karşı –  kuzeyde savunmaya devam ediyor ancak güneyde saldırıya geçmeye fazlasıyla istekli.

Rusya’nın “güney stratejisine” karşı henüz ciddi bir Batı tepkisi gelmedi. 11 Eylül saldırılarından önceki yıllarda Romanya ve Bulgaristan’da ABD ve NATO varlığının artırılması kısa bir süre tartışıldı ve sonraki yıllarda Orta Doğu’daki operasyonları sürdürmek için daha sağlam bir “köprü” inşa etme hakkında daha fazla konuşuldu, ancak Karadeniz ve Doğu Akdeniz’in kendilerinin de bir rekabet odağı haline gelebileceğini pek düşünülmedi. Bush yönetiminin Gürcistan işgaline verdiği ılımlı tepki- Gürcü askerleri Irak’ta bir birlik oluştururken bile – Amerika ve İttifak’ın bölgeye yönelik tehdit anlayışının sınırlarını ortaya koydu; ki, bu sorun 2014’te Ukrayna’da ve 2012’de Suriye’de tamamen kendini gösterdi. Örüntü Trump Yönetimi sırasında da devam etti. Rus donanmasının 2018’de Karadeniz’den Kerç Boğazı’nı Azak Denizi’ne geçmeye çalışan Ukrayna gemilerini sıkıştırması ve ele geçirmesi, elbette Ukrayna’ya takıntılı olan ancak bu olaya ABD’nin iç siyaseti açısından  bakarken Avrupa’daki güç dengesine aynı derecede önem vermeyen Beyaz Saray’da olmasa da, bölge genelinde yankı uyandırdı.

Rusya’nın rövanş girişimleri ne kadar kışkırtıcı olsa da, yine de çökmüş bir imparatorluğun kan ter içinde kalmış hayallerini temsil ediyorlar. Ne de olsa hem Gürcüler hem de Ukraynalılar çok az dış yardımla Rus saldırılarını püskürtebildiler; Kırım’ın ele geçirilmesi kuraldan ziyade istisnai bir durumdur. Uzun vadeli ve daha büyük tehlike, Rusya’nın, Balkanlar’da olduğu gibi, Çin’in Avrupa hamlesine kapıyı açık tutmasıdır. Başkan Xi Jinping’in Kemer ve Yol Girişimi büyük ölçüde saçmalık ve sahtekarlık olabilir, ancak aynı zamanda Pekin diktatörünün küresel etki ve güç stratejisinde de imza niteliğindedir. Girişimi yönlendiren üç jeopolitik ilke – ticaret yollarını güvence altına almak, enerjiye ve diğer doğal kaynaklara erişim ve Amerika tarafından yaratılan liberal düzenin kurumlarını bozmak – kaçınılmaz bir şekilde Karadeniz’e uzanıyor. Çin, Asya’yı hem deniz hem de kara yoluyla Avrupa’ya bağlayan eski İpek Yolu’nu yeniden yaratma hırsını gizlemiyor. Hazar Havzası’nın geniş gaz kaynaklarını – örneğin Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesi – getirme düşüncelerinin tümü Karadeniz’i çevreliyor ve Pekin zaten “borç tuzağı diplomasisi” ile NATO üye ülkelerine bulaşmış durumda.

Karadeniz’deki bu boşluğun iyi tarafı, bir boşluk olarak kalmasıdır. Bu boşluğu Ruslar dolduramadı, Çin de uzun bir süre dolduramadı. Amerika Birleşik Devletleri’nin ve onun Avrupalı ​​müttefiklerinin uzun süredir kullanılmayan doğal stratejik avantajları hala güçlü. Başarılı bir Karadeniz stratejisinin yapı taşları olan Romanya, Ukrayna ve Gürcistan diğerlerinden daha iyi, belki de hak ettiğimizden daha iyi müttefikler olduklarını kanıtladılar ve Batı liberalizmine dikkate değer ölçüde hevesli adayları olarak kaldılar. Amerika tarafından organize edilen bir “Karadeniz Dalgası”nı kucaklayacaklardır. Hatta Türkiye bile buna daha olumlu tavır takınabilir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, neo-Osmanlı fantezilerini tehdit altında hissettiğinde en sert tepkileri verebiliyor. Çarlar ve padişahlar doğal rakiplerdir ve orijinal İpek Yolu’nu kapatan da bir Osmanlı boykotuydu.

Amerikan stratejisinin geçen yüzyıldaki başarısı iki temel ilke üzerine inşa edilmiştir: daha liberal bir dünya daha güvenli bir dünyadır ve bir Avrupa güvenlik ve barış kayası üzerine inşa edilmiştir – İkinci Dünya Savaşı’na “Atlantik Şartı” ve “Önce Avrupa” yaklaşımı, Amerikan stratejik uygulamasının paradigmasıdır. Karadeniz bölgesini sahipsiz bir bölgeden 21. yüzyıl liberal düzeninin bir siperine dönüştürmek bir sonraki mantıklı adımdır.


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve içeriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.


Giselle Donnelly  Profile Image

Giselle Donnelly, ulusal güvenlik ve askeri strateji, operasyonlar, programlar ve savunma bütçelerine odaklandığı Amerikan Girişim Enstitüsü’nde, savunma ve ulusal güvenlik alanında yerleşik bir araştırmacıdır. Donnelly 1995’ten 1999’a kadar, Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesinde bir politika grubu yöneticisi ve profesyonel personel olarak görev yaptı. Ayrıca ABD-Çin Ekonomi ve Güvenlik İnceleme Komisyonu üyesi, Armed Forces Journal ve Army Times’ın editörü ve Defence News’in editör yardımcısı olarak görev yaptı. Burada ifade edilen görüşler kendisine aittir.

Bu makale Middle East Institute sitesinde yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş