Dersim Katliami

Doç. Dr. Sibel Özbudun ve Temel Demirer’in “Dört Dağ içindeki Dersim’in Hikayesi | Ma Diya Sima Mevine / Biz Yaşadık, Siz Yaşamayın” başlıklı kapsamlı araştırması toplam sekiz bölümden oluşmaktadır. Bugün ilk bölümünü yayınlıyoruz.

“Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez.”[1]

1. §) 1937-1938’lerin “Bıreme şıma bene qırkene/ Kaçın sizi götürüp katledecekler,” çığlığıdır Dersim; bilinen bir “sır”dır bu; ya da Gabriel García Márquez’in, ‘Kırmızı Pazartesi’ndeki herkesin bilip de, gözlerini yumduğu hâldir; “Nehatîye Dîtin/ Görülmemiştir” denilse de! Ancak zamanda hiçbir “sırrın” hükmü yoktur; Dersim Soykırımı’nda yaşananların öncesi ve sonrasında “sır” olmadığı gibi…

İngilizlerin meşhur, “All nations have skeletons in their closets/ Her ulusun gardrobunda saklı iskeletler var” sözündeki üzere, hiçbir şey sonsuza dek saklı kalamaz; saklasanız da geçmişin hayaleti peşinizi bırakmaz; açılır gardroplardaki (malum) “sır”lar. Tertele de bunlar biridir!

Kürtçe bir sözcük “Tertele”. Zelzeleye benzer. Zelzele yeri sallar, tertele toplumu. Karışıklık, kargaşa, kırım, öldürme, yakıp yıkma gibi her kötü olayı içerir. Zelzele doğanın, tertele de insanın eseridir.

Kolay mı? “Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir,” vurgusuyla Murathan Mungan’ın, “Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikâtlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğü”ne dikkat[2] çektiği coğrafya(mız)da “Dört Tabu, Yedi T” gerçeğinin altı çizilmeden geçilemez.

Türk(iye) ulus devletinin “kırmızıçizgileri” denen yasaklı-tabu meselelerin başında Ermeni soykırımı, Dersim Tertelesi, Kürt Meselesi ve Kıbrıs’ın ilhakı en başta gelir. Bu dört meselede geniş bir Türkçü-devletçi cephe kurulurken iktidarların suça dayanan edimleri koro hâlinde savunulur.

1935’te Tunceli Kanunu ve onun uygulaması olan 1937-1938 Dersim harekâtı ile yapılmak isteneni, devletin siyasetini ve zihniyetini “7T” çok iyi anlatır. “7T” olarak bizzat dönemin yetkili ve sorumlularının ağzından dile getirilen bu siyasetin/zihniyetin özeti: “Te’dip (terbiye etme), tenkil (uzaklaştırma), taktil (parçalama), tehcir (göç ettirme), temsil (asimile etme), temdin (medenileştirme) ve tasfiye”dir.

Dersim’de 1937-38’de, günümüzde insanlık suçu sayılan bu yedi uygulama, Seyit Rıza ve aşiretler isyan etti bahanesiyle, bütün bölgede en vahşi şekilde gerçekleştirildi. Resmî rakamlara göre 13 bin, tahminlere göre 25 binden fazla Dersimli; kadın, çocuk, genç, yaşlı katledildi.

Evet, “Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı köklü meselelerden biri olan ‘Dersim Müşkilesi’ni Ankara’nın nasıl ‘hâllettiğini’ artık iyi biliyoruz: 1926’dan başlayan raporlama faaliyetlerini 1934 İskân Kanunu ve 1935 Tunceli Kanunu izlemiş; 1921’de Koçgiri Zaza İsyanı’nı kanlı biçimde bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadı General Alpdoğan’ın olağanüstü yetkilerle bölge valiliğine atanmasından sonra 1 Mayıs’ta Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmaya başlamıştı. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanıyordu. Haziran-temmuz ayları boyunca köyler yakıldı, yıkıldı, kadınlar ve çocuklar dahil sayısız kişi makineli tüfeklerle tarandı.”[3]

Kimileri bebeleriyle sığındıkları mağaralara gaz verilerek, kimileri -özellikle kadınlarla çocuklar- fotoğrafınızı çekeceğiz diye kandırılarak tarlalara dere kenarlarına toplanıp ayaklı fotoğraf makinelerine benzeyen “ağır makineli”lerle tarandı, katledildi.

Sabiha Gökçen, “Keçiler dahil her gördüğümüz canlıyı bombaladık,” diye yazarken; dönemin “Dersim Harekâtı”na katılmış asker sivil yetkililerinin anılarında ve yıllar sonra açıklanan resmî raporlarda da zulmün boyutları tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya serilir.

2. §) Burada kısa bir parantez açmadan geçmeyelim: Osmanlı belgelerinde sürekli Dersim’in yoksulluğundan ve asiliğinden söz edilir. Ayrıca Dersim fiili bir özerklik yaşar. Osmanlı baskısından kaçanların sığındığı, devlet otoritesinin erişemediği bir coğrafyaydı. Bu durum Dersim halkının etnik ve dini özelliklerini cumhuriyet döneminde de sürdürmesini sağlar. T.C. bir ulus devlet olmak yolunda ve isteğindedir. Bu durumu Dersim’in devlet ile ilişkilerinin karakterini belirler. Osmanlı’da başlamak üzere devlet sürekli Dersim’e karşı bir sefer hâlindedir. Ancak hep söylendiği gibi: Dersim’e sefer olur, zafer olmaz.

Tarih boyunca bağımsız kalmış, bağımsızlığını korumuş olan Dersim, 1938’de bu özelliğini trajik bir şekilde yitirmiş, devlet güçlerinin soykırım niteliğindeki ‘Tunç eli’ harekâtına yenik düşmüştür.

Devlet, şehri fethetmekle yetinmemiş, Roma İmparatorluğu’ndan gelme bir anlayışla, şehir halkının gururunu da çiğnemeyi görev bilmiştir. Bölgenin özsavunmasını kırdıktan sonra, yine bu topraklarda egemenlerin kadim bir geleneği olarak halkını da sürgün etmiştir. Zaferini taçlandırmak için şehrin tarihî adını yok ederek, halkı sürekli aşağılamak üzere, sadece il merkezini değil, tüm vilayeti askeri harekâtı adıyla “Tunç-eli” olarak adlandırmıştır.

Ancak tüm bunlara rağmen dört dağın içinde, sıkıştırılmış, yapayalnız Dersim direnip, dik durmuştu. Önceleri su ve toprağın Hakk’a ait olduğu coğrafya, günün birinde devrimciler ile İbrahim Kaypakkaya geldiğinde onu bağrına sevinçle basmıştı.

Ve nihayet bu kadim topraklar -Türk(iye) tarihinde ilk kez- bir komünisti, Fatih Mehmet Maçoğlu’nu kendine belediye başkanı seçmişti.

Bu Antonio Gramsci’nin, “Kayıtsızlık tarihin ölü ağırlığıdır,” biçiminde tanımladığı negatif hâlin aşılması girişimiyken; eski milletvekili Hüseyin Aygün’ün, “Dersim katliamının sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardı,”[4] yönündeki açıklamaları, 1938’de yaşatılanları yeniden gündeme getirmişti.

3. §) Günümüzde “Tarihimizle yüzleşmeliyiz” söylemi içi en çok boşaltılmış cümlelerden ve bir o kadar da sahte politik vaat, siyaset öznelerinin nostalji malzemesi olsa da “Yüzleşme” talebinden vazgeçemeyiz.

“Cumhuriyet bileşenleri olarak, ‘yurttaşlık/ eşitlik/ laiklik’ üçlüsünü her zamankinden çok daha uyanık bir biçimde sahiplenme gereği yaşamsaldır,”[5] türünden palavraları bir kenara bırakarak tarih(imiz)le cesaretle yüzleşebilseydik, tabuları aşıp karanlık köşeleri aydınlatılabilseydik çok şey farklı olabilirdi: 1915 Ermeni tehciri/ kırımı ile yüzleşebilseydik Dersim olmazdı. Dersim’le yüzleşebilseydik bunca yıldır Kürt halkına reva görülen zulüm böyle yaşanmazdı.

Kemal Burkay’ın, “Bir eski öyküdür bileceksiniz/ Masallardan kalmıştır Dersim/ Ülkemin ortasında gizli/ Yanık bir türküdür” notunu düştüğü Dersim’in hülasası Cemal Süreya’nın, “bizi bir kamyona doldurdular./ tüfekli iki erin nezaretinde./ sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular./ günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar./ tarih öncesi köpekler havlıyordu./ aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk,/ o havlamalar, polisler./ duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki./ annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü,” notuyken; aslolan unutmamak/ unutturmamaktır.

Evet! Yıkıntıların arasından geçmişin izlerini “es” geçmemeliyiz. Çünkü bellek kalıntılarını “Bizim için değerlidir,” vurgusuyla toplayıp; yitirdiklerimizi bulup çıkar(a)mazsak toza dönüşeceğiz, esamemiz okunmayacak.

O hâlde uyuşuk ve hayalperest bir asilzadenin portresi gibi görünen Oblomov, kuşkusuz bundan fazlasıyken; adı tembellik, atalet, miskinlik, aylaklıkla özdeş hâle gelen çıkmaza prim vermeden bir kere daha Dersim hakikâtine kafa yorulmalıdır.

I. AYRIM: BİRAZ TARİH

4. §) Voltaire, “Tarih, cinayetlerin ve felâketlerin bir tutanağıdır,” deyip; Howard Zinn, “Tarih; hükümetler, fatihler, diplomatlar ve liderlerin bakış açısından anlatılıyor”; Frantz Omar Fanon, “Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır,” vurgusuyla uyarırlarken ekler Arundhati Roy da: “Tarih gerçekten geçmiş değil, geleceğin bir çalışmasıdır.”

Evet sınıf mücadeleleri tarihinin ürünü olarak toplumsal olaylar, itirazlar, isyanlar toplumun hafızasıdır. Bugünde geleceği biçimlendiren dinamiktir.

Söz konusu bellek tarihin derinliklerinde kalan birikimi ortaya çıkarırken; tarih hep bir üst düzeyde, yeni koşullarda yenilenen durumların önünü açar. Böylece kendilerini yeni koşullarda var ederken, kimi zaman çok eskilerde kalmış küçük bir kor yeniden parlar.

5. §) Kavimler kapısı Anadolu’nun Dersim’i de bu hikâyenin bir parçasıdır. Dersim bölgesine ilk yerleşimin M.Ö 6 binlere kadar uzandığı biliniyor. Subarlar, Hurriler, Asurlular, Hititler, Akadlar, Frigyalılar, Urartular, Medler, Persler, Makedonyalılar, Ermeniler, Kapadokyalılar, Romalılar, Sasaniler, Araplar, Bizanslılar, Selçuklular, Moğollar, Akkoyunlular, Osmanlılar gibi kimler gelip kimler geçti.

İddialar odur ki Dersim bölgesine kimi “İşuva” adını verdi; kimi “Supani”… Yaşayanlara kimi “Muştular” dedi; kimi “Müşkiler”…

Yaygın kanıya göre Dersim; Farsça, “der” (kapı), “sim” (gümüş) sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Türkçe’ye “Gümüşkapı” olarak çevirebiliriz.

Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor. Kimi tarihçi bunun sadece söyleniş olmadığını belirtiyor. Onlara göre “Darsım” Zazaca bir sözcük; ‘dar” (ağaç) ve “sim” (gümüş) idi; ve Darsım aslında “Gümüşağaç” demekti…

Bölgeye birçok uygarlık geldi. Ve bunların çoğu isim değiştirdiler. Örneğin Çemişkezek bölgesine; Hititler “Zuhma”; Urartular “ Tamişkiş”; Romalılar “Hieropolis”; Bizanslılar “Tsimisca” dediler…

Dersim’in adı uzun yıllar “Daranalis” olarak kaldı. Bu ismin, M.Ö 519’da Doğu Anadolu’yu fetheden Pers Kralı Dara’nın adından kaynaklandığı ileri sürülüyor.

“DERSİM’İN ERMENİCE İSİMLERİ” HAKKINDA

DERSİMİsmi şehir ile özdeşleşmiş Ermeni Papaz Der Simon’dan gelmektedir. Bölgede ayaklanmaya katılan Papaz Der Simon yenilince din değiştirerek Şialığa geçmek zorunda kalmıştır. Dersim’de bulunan Mirakyan, Pilvenkyan, Kekertiyan, Kalyan, Dalyan, Gaziyan, Hormekyan, Karabaliyan gibi aşiretler şehrin önde gelen Der Simon gibi din değiştiren muhtedilerdendir.
HOZATErmenice “Khozag” kelimesinden gelmektedir. “Khoz” Ermenice’de “Domuz” demek. “-Ag” eki ise küçültme terimidir. Bakınız: Khozag “Domuzcuk”.
PÜLÜMÜRErmenice “Plur Mori” kelimesinden gelmektedir. Ermenice’deki anlamı “Böğürtlen Tepesi” demektir.
OVACIKErmenice “Plur” kelimesinden gelmektedir. “Plur” Ermenice “Tepe”dir.
ÇEMİŞGEZEKErmenice “Tzmisgezag” kelimesinden gelmektedir. Tzimiskes Romalı Ermeni komutanın ismidir. Şehir halkı boyunun kısalığından dolayı Tzmisgez’e Ermenice’de “Tzimisgezag” yani “Kısacık Cüce” diyorlardı. İlçeye Dersimli paganların isyanını bastıran Tzimisgez’in ismi resmi olarak verildi. Fakat Ermeni halkı Ermeni komutanı Tzimisgez’in ismini değil de onu alaya alan “Tzimisgezag” “Kısacık Cüce” lakabını kullanmayı tercih etti. Yine rivayetlere göre Dersim Ermenileri, kendi aralarında Romalı Ermeni komutanı Tzimiskes’i alaya almak için ona “kırmızı botlarının boyu kendisinden büyük” diyorlardı.
NAZİMİYEİlçenin eski ismi Osmanlı dönemine kadar “Kızıl Kilise” idi. Çünkü Dersim Ermenileri bölgeyi “Garmir Vank” yani “Kızıl Kilise” olarak adlandırmışlardı.
MAZGİRTErmenice “Medzgert” kelimesinden gelir. “Medz” Ermenice’de “Büyük” demek. “Gert” ise “Taş” anlamına geliyor
PERTEKErmenice “Pertag”. “Pert” Ermenice’de “Kale” demek. Pertag Ermenice’de “Kalecik” demek.

6. §) Dersim, daha öncesinde Osmanlı (ve İran) imparatorluğu tarafından gevşek biçimde sömürgeleştirilmiş ve daha sonra çözülüş sürecinin kaosu içinde serbestiyeti daha da artmış olan Kürdistan coğrafyasının, cumhuriyet rejimi tarafından yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinde son halkayı oluşturuyordu. Bu sürecin temel bir yönü ise asimile etme, yani Türkleştirmedir. Dolayısıyla Dersim sorununun özü de, yörenin Alevî Kürt halkının bu yeniden sömürgeleştirilme ve Türkleştirme sürecine karşı ulusal öz taşıyan bir direnişi ve direnişin ezilmesidir. Sorunun bunun dışındaki tüm formülasyonları, iyi niyetli hâllerde bir yanılgı ve kavrayışsızlık, diğer hâllerde ise açıktan ya da örtülü biçimde saptırmacadır, aldatmacadır.

Dalgalı bir seyir izlese de, yüzyıllar boyunca Osmanlı ve İran gibi büyük devletlere bağlı emirlikler biçiminde, özerk varlık sürdürmüş ezilen bir halk konusunda Tunceli Üniversitesi’nin düzenlediği ‘2. Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu’nda doktora öğrencisi Kibar Taş, ‘Dersim’in Osmanlı Hâkimiyetine Girişi…’ başlıklı tebliğinde, imparatorluğun resmi kaynaklarına dayanarak, Yavuz Sultan Selim dönemindeki büyük Alevî Katliamı’nı anlatırken; Kürt beylerinden İdris-i Bitlisi’nin katliamları savunan yazısından şunları aktardı:

“Bilgin tabiatlı Sultan bu topluluğa (Kızılbaş) bağlananları kısım kısım, isim isim kaydetmeleri için her yöreye bilgili kâtipler gönderdi. Yediden yetmişe herkesin adının yüce makamlı divana getirilmesini istedi. Yazıcılar, isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden kayıtların sayısı kırk bin oldu. Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hâkimine ulaştırdıktan sonra her yörede keskin kılıç, adım adım yazılanlara yöneldi. Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini de aştı…”

Görüyoruz ki ünlü tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın 1500’lü yılların başındaki büyük katliama ilişkin saptamaları da aynı doğrultuda: “Anadolu’da yediden yetmişe kadar Kızılbaş oldukları sabit olanlarca tahrir ettirilmiş ve mazaratları dokunacak olan kırk bin kişi hapis ve idam ettirilmiştir.”[6]

Merkezi devlet yapısına kavuştuktan sonra fethettiği Bizans’a benzeyen Osmanlı’nın, bir türlü ehlileşmeyen Alevîleri zapturapt altına alıp egemenliğini pekiştirme ve emperyal heveslerini gerçekleştirme hamlelerini görmezden gelmek mümkün değildir. Bu kader tarih boyunca değişmedi. Merkezi otoriteye biat etmeyen herkes katledildi.

Dersim’de, tarih boyunca merkezi otorite tarafından katledilmiş bir halkın yaşadığını vurgulamak gerekiyor öncelikle. Osmanlı gelmiş halkın çocuklarını asker olarak almış, uşak olarak almış, vergi almış, hiçbir şey bulamasa can almıştı…

“1514 Çaldıran Savaşı’nda Türkmen Şah İsmail’i, İdris-i Bitlisi’nin de yardımıyla yenen Yavuz, Şeyhülislâm Ebu Suud’un fetvalarıyla da Alevîlerin katliamını devam ettirmiştir.”[7]

“Yavuz Sultan Selim’den beri böyleydi bu. Paşaların, vezirlerin vesairenin bölgeye gidip incelemelerde bulunması, raporlar yazması ta 1700’lere dayanıyor. Bölge hep “sorunlu”! Sonra 1847’lerde tekrar raporlar var, Abdülhamit döneminde yeniden var.[8]

Osmanlı’nın birkaç yüzyılı bu konuda tetikte olmakla geçiyor. Defalarca harekât düzenliyorlar. Harekâtlardan sonra zaman zaman aşiretlerle anlaşmalara gidiliyor. Hapis yatanlara af öneriliyor. Aşiretlerin gücünü kırmak için yöntem hep aynı. Aşiret reisleri aileleriyle sürgüne gönderiliyor.

Sürekli askeri harekâtın sonuç vermediğini Osmanlı da görüyor.”[9]

Kolay mı? Osmanlı’daki Sünnî İslâm tahakküme karşı Dersim, Kızılbaş Alevîlerin üssü olmuştur tarihi boyunca. Geçit vermez coğrafyası sayesinde kendi inancını bugüne getirebilmiştir. Alevî coğrafyasının pirleri Dersim’den Kayseri ve Maraş’a kadar giderler. Başı Osmanlı ile derde giren pek çokları Dersim’e sığındı. Yakın zamanda Ermeni kıyımında 30 bin civarında Ermeni “Heqa Bextiye/ Sığınma Hakkı” almışlardı. “Textê xo bırızne, bextê xo merızne/ Tahtını yık ama bahtını yıkma” diyen Dersimliler kendisine sığınan herkesi korudular.[10]

Dr. Nuri Dersimi’ye göreyse, “Bavo adıyla anılan Seyid İbrahim döneminde Dersim, tam anlamıyla kesin surette bağımsız olarak Osmanlı saltanatına boyun eğmemiştir.”[11]

7. §) Bunlar böyleyken; “XX. yüzyılın önemli siyaset bilimcilerinden Maurice Duverger her ulusun geçmişine isteklerini, arzularını geleceğe yönelişlerini haklı kılacak şekilde bakmakta olduğunu söyler… Tarihte herhangi bir olaya ister saltanatın kaldırılması olsun, ister Tevhidi Tedrisat Yasası, ister Dersim isyanı, ona hangi amaçla baktığına bağlıdır… Dersim’de Cumhuriyete karşı bir ayaklanma olmuştur. Bu ayaklanma bastırılırken vahşi zalim yöntemler kullanılmış, masum insanlar vahşice öldürülmüştür. Şimdi bu olaya nasıl bakacağız? Cumhuriyet tarihinin, kimileri gibi yetmiş küsur yıllık bir zulüm olduğunu düşünenler soykırıma kadar varan yorumlar yapacaklar. Durup dururken geriye bakmanın ve Dersim’i ısıtıp ısıtıp öne koymanın zaten ileriye yönelik bir amacı vardır,”[12] vurgulu resmî ideolojik zırvalara gelince…

Tüm bunları “özeti” Işık Kansu’nun satırlarında şöyledir: “Dersim; yüzyıllar boyunca Osmanlı’nın sistemine de uymamış, derebeylik düzenini sürdürmüş, orada yaşayan zavallı halk, ağanın, beyin, seyidin elinde köleleşmiştir. Osmanlı asker ister, derebeyler vermez. Vergi ister, kafasına estiğini yapar. Aşiret reislerini kaymakam yapmak ister, birini yapar, diğeri ayaklanır…

I. Dünya Savaşı’nı fırsat bilen Dersim derebeyleri ilçeleri işgal eder, yönetim binalarını basarlar. Cumhuriyet sonrası Dersim isyanının önde gelenlerinden Yukarı Abbasuşağı aşiretinin (lideri Seyit Rıza’dır) ağaları başta olmak üzere birçok derebeyi Ruslarla işbirliği yaparak, hükümet konaklarını basar, çevre halka zarar verirler.

Anadolu’da bağımsızlık için ulusal güçler toparlanırken Mehmet Nuri Dersimi (Baytar Nuri), bölgede emperyalizm destekli Kürt Teali Cemiyeti’ni örgütler. Dersimli Alişan ve Alişer beyler ile bağlantı kurup bir Kürt isyanı için çalışmalara başlaması üzerine Aralık 1919’da tutuklanır. Bunun üzerine, bugün bölge illerinde törenlerle kahraman gibi anılan, Tunceli’ye de heykeli dikilen Dersimli Seyit Rıza, Mustafa Kemal’e, Baytar Nuri bırakılmazsa isyan edip Sivas’a saldıracağını bildirir.

Ankara’da açılan Meclis’e, Diyap Ağa gibi Dersim’i ve bölge illeri temsil eden isimler de alınmıştır. Alişan ve çevresindekiler, bu isimlere karşı çıkar. Seyit Rıza da, Meclis’e girenleri ‘hain’, ulusal hükümeti de ‘hileci’ ilan eder…

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Atatürk, Dersim sorununu barış içinde çözebilmek amacıyla yöreden temsilcilerle 1926’da TBMM’de görüşür. Bölgede okulların açılacağını, yolların yapılacağını, sağlık hizmetlerine öncelik verileceğini, halka toprak dağıtılacağını, genel af çıkarılacağını (ki çıkarılmıştır), iş olanakları yaratılacağını söyler. Toplantıya, yaklaşık 10 yıl sonra Dersim’e yönelik tüm uygarlık adımlarına karşı çıkarak isyan edecek olan Seyit Rıza katılmamıştır. Seyit Rıza, Atatürk’ün Dersim’e öngördüğü atılımlara, derebeylik çıkarlarına aykırı düştüğü için karşı çıkmaktadır. Bu tez, yabancı basın ve diplomatlarca da belgelenmiştir.

Örneğin; The Times, 15 Haziran 1937’de ‘eğitim-öğretim seferberliğine karşı koyanlar’ın Dersim’de ayaklandığını yazmıştır. Aşiret reislerince yönetilen yöre insanının yollar, köprüler, okullar yapılmasına karşı koyduklarını dile getiren ABD Ankara Büyükelçiliği’nin 25 Haziran 1937 tarihli raporu, şu ifadelere yer verir:

‘Son ayaklanma, hükümetin, bölgenin sosyal ve ekonomik şartlarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform programlarını, daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde gören liderleri tarafından başlatıldı.’

İngiliz Maslahatgüzarı Morgan’ın Haziran 1937 tarihli telgrafı da, yine bir arkadan hançerlemeye işaret eder: ‘Ayaklanma, Hatay anlaşmazlığına bağlanıyor’…”[13]

8. §) Egemen yalanları bir kenara bırakırsak; evet, Osmanlı döneminde yüzyıllarca yurtluk ve ocaklık biçiminde özerk olarak yönetilen Dersim’de, Tanzimat ilanından sonra merkezi yönetimin güçlendirilmesi amacına yönelik düzenlemelerine karşı bölgede sık sık itirazlar, toplumsal patlamalar (1847, 1877-78, 1885, 1892, 1893-95, 1907, 1911, 1916) oldu.

Bu bağlamda denilebilir ki Dersim ile ilgili gerçek şudur: 1930’ların Dersim’inin devletle ilişkilerinde ortaya çıkan sorunun esasını, Dersim’in özerkliğine karşı merkezi iktidarın otoritesini tesisi veya “iktidar”ın paylaşımı oluşturmaktadır. Özetle mesele, “Dersim’de kimin otoritesi geçerli olacaktır?” da düğümleniyordu…

Merkezin otorite tesisi için General Abdullah Alpdoğan komutasında başlattığı askeri harekât, 13 Eylül 1937’de sona erdi. Ayaklanmacıları 3 uçak filosu bombaladı. Yöre halkının bir kısmı başka illere sürgün edildi. Askeri harekâttan sonra yapılan yargılama 15 Kasım 1937’de sona erdi. Seyit Rıza ile 6 kişi idam edildi. Çok sayıda ayaklanmacı değişik hapis cezalarına çarptırıldı. Ancak olaylar durulmayınca 1938’de başlatılan ikinci askeri harekât ile Eylül 1938’de bastırıldı. Binlerce Kürt-Alevî yaşamını yitirdi, yüzlerce aile sürgüne gönderildi.[14]

9. §) Elazığ’da kurulan 4. Genel Valiliğe getirilen General Alpdoğan üzerinden yürütülen askeri planlamalarla Dersim’de askeri karakollar ve yolların yapımına hız verilmiştir. Yapımı süren karakol çalışmaları sırasında yaratılan bir provokasyon sonucu katliam fiilen başlatılmıştır. Seyit Rıza’nın yakalanışı ile 1937’de başlatılan Dersim katliamı, ilk aşaması tamamlanmıştı.

Erzincan’da yakalanan Seyit Rıza Elazığ’a getirilir. Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da bitirilir. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza dahil 7 kişi idama, 37 kişi de ağır hapis cezalarına mahkûm edilir. 15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62- 1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler.

Bu altı kişi, Seyit Rıza’nın oğlu Refik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar. İhsan Sabri Çağlayangil, Seyit Rıza’nın asılması hakkında anılarında yaşanılan hukuksuzlukları anlatmaktadır.

Tatil olmasına rağmen mahkemenin nasıl oluşturulduğu, otomobil ışığında gerçekleşen idam, Seyit Rıza’nın yaşını küçültüp, yaşı tutmayan oğlunun yaşını büyülterek katledilmeleri, devletin intikamcı karakterini göstermesi açısından ibret vericidir.

Başta “Laç Deresi” olmak üzere, Dersim katliamı insanlık tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.1938’de son bulan katliam sonucunda, resmi rakamlara göre 6.800-16 bin, genel kabule göre ise, 60-70 bin insan katledilmiştir.[15]

10. §) İsmet İnönü’nün 25 Ekim’de görevden alınması sonrasındaki büyük katliam Celal Bayar’ın başbakanlık günlerinde gerçekleştirilecekti.[16]

Celal Bayar Dersim’e yönelik olarak nelerin planlandığını, 29 Haziran 1938’de Başbakan olarak, Meclis’te şöyle anlatmıştı:

“Bu senenin dahili işleri noktayı nazarından size ehemmiyetle bahsetmeğe değer bir mevzu vardır, o da Dersim meselesidir. Dersim’de bir ıslahat programımız vardır, bu program yürümektedir. Yol, köprü ve mektep inşası suretiyle geçen sene askeri harekât yapıldı. Bu, bütün teferruatıyla herkesin malumudur. Bu sene de programa göre askeri harekâtın geçen seneye nazaran, burada bu sene daha fazla kuvvetlerimiz toplanmıştır, birkaç yerde ufak tefek müsademeler olmuştur.

Dersim için tatbik ettiğimiz programın icabı olarak bu meseleyi sureti katiyede tasfiye etmek için alacağımız bir tedbir daha vardır. Yakında ordumuz Dersim havalisinde manevralar yapacaktır. Bu münasebetle ordumuz Dersim için vazife alacak ve umumi bir tarama hareketi ile tedip kuvvetlerine destek olaraktan, bu meseleyi kökünden söküp atacaktır. (Bravo sesleri, alkışlar…)”[17]

1915 Ermeni Soykırımı’ndan İttihat-Terakki ve daha özel olarak da Enver Paşa’yı, Pontus Kıyımı’ndan Topal Osman’ı, Divriği, Koçgiri Kıyımı’ndan Sakallı Nurettin Paşa gibi olup bit(mey)ende sorumlu Dersim’de de kişilerin ötesinde sistemken; sonrasında Dersim’de neler olduğunu öğrenmek ve anlamak zor değil; her şeyin bilgisi, belgesi mevcut.

“Bu bağlamda ilginç olan nokta, İnönü’nün tasfiyesi ve Bayar’ın başbakan yapılmasıyla yeni bir döneme geçilmiş olması. Buna bizzat karar verenin Atatürk olduğu da bir tarihsel gerçekti,”[18] diyor Oral Çalışlar…

11. §) Ama “Dersim’e sefer” 1937-38’de bitmedi. 12 Eylül 1980 darbesinden ve sonrasındaki çatışma ortamından en büyük tahribatı gören Dersim’de köyler yakıldı. 430 köyün yarısına yakını tamamen boşaldı. Bazı köylerde nüfus yok denecek düzeye geriledi. 1970’lerde, 700 bin civarında olan küçükbaş hayvan sayısı, 100 bin civarına düştü. Tarım ve hayvancılık neredeyse bitti.

Vilayetin 1975’teki nüfusu 165 bindi, şimdi yaklaşık 85 bin. 38 yılda Türkiye’deki nüfus artışını hesaba katarsanız, Tunceli’de bugün 400 bin civarında insan yaşaması gerekirdi;[19] ama…

I.1) MESELENİN ASLI

12. §) XX. yüzyılın başı, imparatorlukların sona erdiği, Avrupa merkezli gelişen kapitalizmle beraber ortaya çıkan ulus devletlerin yayılmaya başladığı bir dönem olur. Kâr hırsıyla pazar bulmaya çalışan kapitalizmin, yoksulların kanları üzerine inşa ettiği bir dünya… Bünyesinde farklı pek çok etnik yapıyı barındıran Osmanlı da dünyadaki bu alt üst oluştan payına düşeni alır.

Osmanlı İmparatorluğu, hızla boyunduruk altında tuttuğu ulusların kendi devletlerini kurma girişimleriyle sarsılır. Türkiye Cumhuriyeti de Trakya, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında farklı etnik yapıdan ama aynı inanç düzleminde yer alan uluslarla ortak bir devlet şiarıyla ortaya çıkar. İlk dönemlerde bu “ortak devlet” söylemine bazı uygulamalarla özen gösterilse de kısa süre içinde “yeni devlet” kurumsallaşıp, iktidarını sağlamlaştırdıkça “tekçi” anlayışı dayatmaya ve herkesi “tek dil ve millet” çatısı altında toplama gayretine yönelir. Türk ulusu ve Sünnî-İslâm’ı merkeze alır, buna ayak direyenleri “temizlemeye” başlar.

Osmanlı’nın, son döneminde Ermenilere uyguladığı katliam politikasını devralan “yeni devlet”, Koçgiri, Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarında Kürtlere yönelik imha, inkâr ve asimilasyon uygulamalarını sistematik biçimde devreye sokar. Osmanlı döneminde de üzerine sayısız seferlerin düzenlendiği Dersim ise hem Kürt hem de Alevî olmasından ötürü yeni cumhuriyetin en önemli hedeflerinden biri olmaktan kurtulamaz.

Cumhuriyet tek ulus, tek devlet anlayışının önündeki engelleri teker teker kaldırırken, kalan en son “çıban”ı da temizlemek için harekete geçer. “Şarka medeniyet götürme” propagandasıyla başlatılan askeri hareket büyük bir katliama dönüşür. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı on binlerce Dersimli katledilir.

Dersim’e yönelik başlatılan ve tarihe “38 Katliamı” olarak kazınan zamandan günümüze kadar Dersim’e uygulanagelen politikalarda pek değişiklik olmaz. Dersim’e yönelik ‘topluca katletme’ politikasının yerini başka baskı politikaları aldı ve baskı kendisini Dersim coğrafyasında daima hissettirdi.

Katliamdan sonra yaralarını sarmaya çalışan Dersim 12 Eylül faşist askeri darbesinden de nasibini fazlasıyla alır. Halkının inancından dolayı her dönem devletin hedefi olan Dersim, 12 Eylül darbesinin de hedefinde olur. Alevî inancın ağırlıkta olduğu Dersim’de köylere camiler yapılır, Türk-İslâm anlayışına yönelik propaganda faaliyetleri hız kazanır. 1990’ların başında, ilk önce işsizlik ve yoksulluk nedeniyle büyük bir göç veren Dersim, o yıllarda ülke genelinde gelişen işçi, emekçi, yoksul hareketi ve Kürt halkının imhaya, inkâr, asimilasyon ve ulusal sömürüye başkaldırısının da etkili olduğu, destek bulduğu yerlerden olur. 1990’lı yılların ortalarına geldiğinde, Kürt illerinde ‘güvenlik’ bahanesiyle başlayan köy boşaltmaların Dersim’e faturası ağır olur. Köyler boşaltılıp, evler yakılırken insanlar zorunlu göçe tabi tutulur. Dersim, köy boşaltmalarının en yoğun yaşandığı yerdir. Öyle ki; 1045 mezradan 800’ü, 420 köyden 287’si boşaltılır. Dersim köyleri adeta insandan arındırılır. Her dönem hedef olan Dersim’e, ‘38 askeri harekâtı öncesinde “Uygun yerlere bent yani barajlar yapılması” öngörülüyordu. Askeri harekâtların ve katliamların tek başına yeterli olmadığı Dersim’de, uzun zamandır doğaya yönelik katliam ve insansızlaştırma politikaları da devrede.

İnsanına, doğasına yönelik katliam girişimlerinin tek başına yeterli olmaması çok kapsamlı asimilasyon politikalarını da beraberinde getirdi. Bunun için de devreye Gülen Cemaati sokuldu. Dersim’de Gülen Cemaatine devletin imkânları da sunularak, asimilasyon politikaları için gereken destek verildi.

“38 Katliamı”yla başlayan anlayış hâlâ sürüyor. Tayyip Erdoğan’ın iktidarı boyunca bir taraftan askeri harekâtları sürdürme, Kürt halkı ve Alevî inancı üzerindeki baskıları arttırma tutumu sürerken, büyük bir propaganda eşliğinde ‘Dersim’den özür dilemesi’nin samimiyeti sorgulanmaya değerdi.

O hâlde “Bitmeyen ‘38”in tarihini bir kez daha hatırlamalıyız.[20]

Örneğin, İsmail Beşikçi’nin, ‘Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi’nde[21] anlattığı gibi!

I.2) ETNİK HÂL, KÜLTÜREL İKLİM

13. §) Bin yıllık zaman içinde, kısaca 1071’den beri, hatta daha önemlisi Bizanslılar döneminde dahi, Dersim özerk bir yerleşim birimiydi ve etrafındaki kültürden farklıydı. Yani kısaca yalnızca Osmanlı değil, onun öncesinde Bizanslılar da Dersim’e hükmedememişlerdi.

Bin yıla baktığımızda, geçmişten getirdikleri kültürü şu ya da bu şekilde koruyan ve sivil olan, halkın merkeze ya da iktidara direndiği son ve tek kültürel kimlik Dersim’dir. Bunun dışında, Anadolu’da kendi kültürünü korumuş tek bir kent bile yoktur, tek bir kent bile…

1915 Ermeni Soykırımı’nda Dersim, ötekilerden farklı; iktidarın günahlarından da azade olmayı denemiştir.[22] Bunda elbette etnik hâl ile kültürel iklimin etkisi büyüktü.

Yani Antonio Gramsci’nin, “Kültürel gücün fethi, politik güçten önce gelir,”[23] notunu düştüğü realite konusunda; Ernest Hemingway’in, “Dünya, herkesi kırar ve sonra bazıları; işte o kırık yerlerinden güçlenir,” saptaması Dersim içinde geçerliydi.

Çünkü Raa Haqi (Hakikât Yolu) Alevî inancı Dersim’de bir kültürel direnç kalesiydi. Kadim tarihlerden günümüze direnen inanç gerçekliği, halk gerçekliğiyle toplumsallaşarak -zamanın ve mekânın ruhuna uygun olarak- sürekliliği devam ettirirken; canlılığını korumuştu ve hâlâ diriydi.

“Raa Haqi (Hakikât Yolu) inancı, XX. yüzyılda olağanüstü bir şiddet sarmalına ve modernleşme, zorla asimilasyon, zorunlu göç, ulusal ve uluslararası hareketlilik, sosyal dönüşüm gibi sancılı, travmatik, yoğun süreçlere maruz kaldı. Kabaca XVI. ve XIX. yüzyıllar arasında kendine özgü olarak kurumsallaştırdığı söylenebilecek (ocak-talip ilişkileri, musahiplik, kirvelik, cem ritüelleri, insan dışı canlı-cansız varlıklar etrafında örülen kültler vd.) içe-kapalı etno-dinsel örgütlenmesi, 1960’lardan günümüze, Kürt Alevîlerin dahil olduğu yoğun politikleşme süreçlerinin (sosyalizm gibi modern ideolojilerin) uzantısında yeni anlam setleriyle harmanlandı.”[24]

“Bizi biz yapan, her birimizin ve hepimizin toplamının hikâyesi çok eskidir,”[25] notu düşülen “Temel kimlik: Dersimli için Alevîlik,”[26] der Baskın Oran ve ekler: “Dersimliler büyük ölçüde Alevîlikten gelen çok farklı bir kültüre/kimliğe sahip.”[27]

O hâlde “Dersim’e ilişkin ‘Yol/Rê: Dersim İnanç Sembolizmi’…”nden[28] söz etmek abartı ol(a)maz.

Kolay mı? Düzgün Baba motifiyle karakterize olan figür, Dersimli Alevî Kürtlerin en önemli mitolojik kahramanlarındandır ve aynı zamanda da Xızır’dır. Ona karşı derin bir inanç ve saygı vardır. Ve en önemlisi de farklıdır;[29] direngen bir geleneğin ifadesidir.

I.3) ERMENİ VARLIĞI

14. §) Dersim’deki Ermeni varlığı, söz konusu coğrafyanın kaderini tüm yönleriyle ama en çok da politik açıdan etkilemiştir.

İşte birkaç örnek!

i) Bir Kürt asker konuşuyor: “Askerin çoğu Kırmanç’tı Muallim Bey, kumandanlarımız Türk’tü,” diyor. “Bizi Ermeni’yi kıracağız diye götürdüler, biz kendi insanımızı kırdık. Köyümüze her gelen imama sordum. Ben yaptım, demedim. Yapılanların günah olup olmadığını sordum. Karşımızdaki Ermeni olsaydı neyse,[30] biz suçsuz, günahsız yüzlerce Müslüman’ı kırdık…”[31]

ii) Enver Bey anlatıyor: “İki dedem de Ermeni. Asıl soyadımız: Dertli; 54’te Devletli olmuş. Entegre olmuşuz Alevîlere. Zaten Gregoryenler ile Alevîler dindışı sayılmış hep; birbirine benziyor. Yaşlı bir tanıdık amcamız vardı 95 yaşında, Salman Yeşildağ, Dersim’in bazı köylerinde 6-7 kilise olduğunu söylediğimde dedi ki, ‘Bizim atalar da Müslüman olmadan önce oralara gidiyordu’ dedi.”

“1895’te Nazımiye köyünden gelmişiz, Hamidiye Alayları[32] yüzünden. 1915’te kardeşlerin bir kısmı Pakh’ta, bir kısmı Ağdat’ta. 1937’de Seyit Rıza’yla birlikte idam edilen Fındık Ağa kurtarıyor hepsini. İhtida ediyorlar. Babam Fındık Ağa’nın evinde, onun oğluyla birlikte Türkçe öğrenmiş. 1938’de sürgüne yollanıyorlar. 1948’de tekrar Dersim’e. Babamın adı, dedesininki gibi Sarkis. 1937’de değiştiriliyor. Büyük amcamınki Manuk, ama nüfustaki ismi Baki. Zaten hep nüfuslar 37’den sonra yazılmış.”

Alevîler Ermenileri nasıl kurtarıyor? “İhbar etmeyerek, askere yer göstermeyerek, akrabamdır diyerek. Zaten o dönem devlet Dersim’e egemen değil.” Olay basit: İki benzeşen, iki mazlum birbirini korumuş.

Masadakilerden biri söze giriyor: “Ama Hozat’ta pek koruyamamışlar. Ermeniler Kayışoğlu yarmasından bağlanıp atılmış. Fosilleri çıkmış. Hozat’ta -yan’la biten çok köy var hâlen.”

Bir diğeri söylüyor: “Alevîler gelip Ermenilerin topraklarına yerleştiler. Hatta, öküz yerine koştukları bir Ermeni ‘İnşallah Türkler de bir gün size böyle yaparlar’ demiş.”

Zaten Enver de söylemişti, Osmanlı’dan kaçarak Dersim’e sığınanlar için Kürtler dermiş ki: “Buraya geldiğimizde biz Ermenilerin yarıcısı idik, sonra onlar bizim yarıcımız oldu.” [33]

iii) 1915 büyük felaketinden Dersim dağlarına ve merhamet sahibi Dêrsîm Kürt’üne sığınarak kurtulan hayli Ermeni’nin olduğu biliniyor. İşte o kılıçtan kurtulan Ermenilerin neredeyse yirmi yıl sonra bu kez sonradan ve mecburiyetten kazanılmış Alevî ve Kürt kimlikleri infazlarına gerekçe oluyor. Öyle bir resmi devlet politikasının yargılı-yargısız infazı ki merhamet saikıyla kılıçtan kurtulanları bu kez Cumhuriyet’in kurşunu arayıp buluyor. Üstelik Ermeni kimliklerini gizledikleri hatta kimileri camide beş vakit namaza durdukları hâlde![34]

İkinci bölüm gelecek Pazar (21.02.) yayında olacak.