Kenan Göçer, iktisadi olgu ve olaylara disiplinler üstü çerçeveden bakan ve bunları ekonomi-politik ekseninde yorumlayan bir iktisat tarihçisi. İktisat tarihini mübadele tarzları açısından ele alan Kojin Karatani’nin “izonomi” yaklaşımını Türkiye toplumuna uygulayan Göçer, son kitabı “Yunus Emre Aslında Ne Dedi?” de Anadolu tasavvuf tarihinin iktisadi zihniyetle ilişkisini sorguluyor. Yunus’dan yola çıkarak yaptığımız söyleşiyi keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.

“Gel imdi miskin Yunus, yolunda yalan olma!”

Ç.B: Kenan Hocam, öncelikle , “İzonomi temelli ekonomi-politik yaklaşım” dan ne anlamalıyız?

Bundan önce ‘izonomiden ne anlamalıyız’ı konuşmalıyız belki de… İzonomi, kısaca yönetme ve yönetilmenin olmaması sayesinde özgürlük ve eşitliğin aynı andaki mümkünlüğüdür. Tabi bu, tarihin belli dönemlerinde, onu yaratan belli şartların bir araya gelmesi halinde ortaya çıkmış bir polis (şehir) yapısı… Yani, ‘hadi izonomiye geçelim’ demekle olabilecek bir şey değil. Bu anlamda belli şartları var. Bunların başında kabile veya akrabalık hiyerarşilerinin dağıtılması geliyor. İbn Haldun’un da üzerinde çok durduğu asabiyye meselesi budur… İzonomi nasıl gerçekleşecek ya da akrabalık-kabile veya asabiyye kısır döngüsünden çıkılması nasıl olacak peki? Bundan hadi çıkalım dediğinizde çıkabiliyor musunuz? Tabii ki hayır! Kabilenin bir göç sonrası civar şehir veya topraklara gitmesiyle veya daha doğru bir ifadeyle dağılmasıyla, vardıkları yerde oluşturdukları topluluğun, kendi içinde birbirleriyle olan ilişkisinin kabile veya herhangi bir asabiyeye yaslanmadan, onların baskısını hissetmeden, doğrudan bireyler arası bir ilişkinin doğuşudur söz konusu olan.

Ana nüfus veya ağır nüfus (yaşlılar, büyükler vs.) kalıp, çocuk veya gençlerin başka bir yere göçmesi halinde orada birbirleriyle kurdukları ilişki, göç öncesi ana yurtta birbirleriyle kurulan ilişkiden çok çok farklı olmaktadır. Göçle varılan yerde toprak, herkesin geçimini fazlasıyla karşılayacak durumdaysa zaten bir kölelik ilişkisi veya yöneten-yönetilen ayrımı da yaşanmamış oluyor. Böyle bir şeye teşebbüs eden olursa buna maruz kalan başka bir yere göç ederek bundan kurtulabileceğini biliyor. Aslında bunu oradaki herkes kestirdiği için de buna teşebbüs eden ya olmuyor ya da olamıyor. Göç öncesi geldikleri yerdeki güçlü aile ve kabilelerin insan tekleri üzerinde bir baskıya burada rastlanmıyor. Çünkü bunun ekonomi-politik bir tabanı yok.

İzonomi, bu anlamda bir eşitlik (isos) yasası (nomos). Bu bir düşünce değil, yaşam tarzı. Üretim tarzından kaynaklanan bir yaşam tarzı. Kojin Karatani bunun ilk olarak İyonya’da ortaya çıktığını söylüyor. Sonra İzlanda’nın ilk oluşumu ve Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya göçlerde de ilk birkaç yüzyılda izonomik bir yapının doğduğunu ifade ediyor.

‘İzonomi temelli ekonomi-politik yaklaşım nedir’ diye tekrar sorunuza dönersek, yönetme ve yönetilme olmasının istenmediği bir toplumsal düzen arayışının sorgulandığı bir yaklaşımı kastediyorum. Bu aslında eskilerin deyişiyle bir dirlik-düzenlik söylemi… Dirlik, bugünkü ekonomi veya iktisadın Türkçedeki karşılığı… Kimseye karışmadan (yönetme arzusu duymadan), kimsenin de kendisine karışmasının (yönetilmeye karşı direngeçlik) istenmediği bir durum.

Kenan Göçer’in Anadolu tasavvuf tarihine, özellikle de Yunus’a, düşünsel bir deney olarak Kojin Karatani’den esinlenerek geliştirip uyguladığı üç hatlı yaklaşım, konuya tasavvufi meşreplerin iktisadi konumlanmalarının ne olabileceği hakkında beklenmedik bir açıdan ışık tutuyor. Kanımca bu, verimli ve zihin açıcı bir deney. Hem Yunus’un hem de gezgin ya da yerleşik derviş takımlarının ekonomi-politik konumları hakkında düşünmek, elde yeterli veri olmadığı dönemlerde bile metinleri aklımızdaki sorulara cevap verecek şekilde konuşturabilmemiz için bize yeni ufuklar açıyor.”

Ahmet T. Karamustafa
University of Maryland
Department of History

ÇB: Peki Karatani neden önemli sizin için? Felsefenin Atina merkezciliğini sarsmış olmasından mı?

Karatani bir defa tarihe de ekonomiye de felsefeye de bütüncül bakıyor. Dünya Tarihinin Yapısı’ndan sonra bütün tarihi anlatılar biraz boşa düşer gibi oldu. İktidar, devlet, sermaye, yerleşiklik, felsefe, bilim, din, büyü, para, armağan ve göçebelik gibi kavramlar birbirinden apayrı şeyler gibi görülürken mübadele tarzları açısından ele alındığında hepsi birbirine teğellenmeye ve bir anlam bütünlüğü içinde görülmeye başladı.

Felsefenin sadece Atina merkezciliğini sarsmış olmasından kaynaklanmıyor Karatani’nin önemi, felsefenin ne olduğunu ilk defa bir bilgi meselesi olarak ele alınmasından ziyade onu ete kemiğe de büründürmüş olmasından kaynaklanıyor, diyebilirim. Bunda elbette sosyal bilimlerin pek çok alanına ilgisi ve vukufiyetinin etkisi sayesindedir. Çok yönlü ve kompleks bir kafaya sahip Karatani. Edebiyat eleştirmenliğinden felsefeye, iktisattan tarihe ve dinden mimariye kadar uzanan birçok yönlülükten bahsedebiliriz.

Doç. Dr. Kenan GÖÇER Kimdir?

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-768x1024.png

1975 yılında Adana’da doğdu. İlköğretim ve ortaöğretim boyunca hayatı Hatay’da geçti. Maliye lisansını (1994-1998) Uludağ Üniversitesi’nde, yüksek lisans (1999-2002) ve doktorasını (2008-2012) İktisat Tarihi alanında Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı.1998 yılında Maliye Bakanlığı’nda başladığı memuriyeti, 2014 yılına kadar çeşitli kamu kurumlarında mali hizmetler uzmanlığı ve yöneticilik ile devam etti. 2014 yılında başlayan Sakarya Üniversitesi’ndeki akademik hayatı bugün Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde Doçent olarak devam etmektedir. İktisat tarihi alanındaki çalışmaları son zamanlarda (Türk) iktisat zihniyeti, iktisat düşüncesi, iktisat sosyolojisi, felsefe ve ekonomi-politik okumalarına doğru yönelmiş bulunmaktadır. Son çalışması olan Yunus Emre Aslında Ne Dedi adlı kitabı da Yunus’a izonomi temelli ekonomi-politik bir disiplinler-aşırı yaklaşım denemesidir.

Felsefe denilince akla ilk gelen yerin Atina değil de İyonya oluşunu her ne kadar başkaları da söylese, bu söyleyişte Atina’yı merkeze alıp İyonya’yı ancak ikincil veya alt bir dile yaslanarak söylemekten öteye geçilemiyordu. Ancak Karatani’nin bu çok yönlülüğü sayesinde İyonya karşısında Atina, felsefenin gelişimi bağlamında ikincil bir pozisyona düşmüş oldu. Coğrafi mesele değil elbette burada vurgulamaya çalıştığım husus; özgürlük ve eşitliğin Atina’da ancak anlam kaybına uğrayarak yoluna devam edebilmiş olmasıdır söz konusu olan. Örneğin eşitlik, İyonya’da hem herkesin eşitliği, yani kadın erkek, çoluk çocuk, yaşlı ve yabancıların eşitliği iken, Atina’da bu sadece özgür, erkek ve vatandaşların yasa önünde eşitliğine dönüşmüştü.

İşte bunu bize Karatani fark ettirdi.

ÇB: Çalışmalarınız Ülgener’in zihniyet, din ve iktisat çerçevesini anımsatıyor. Tasavvuf geleneği kapitalistleşmemizin önünde bir engeldi ona göre. Ama aynı zamanda birey olmak, kendini bilmek, Allah ile aradaki tüm hiyerarşiyi kaldırmak da var tasavvufta. Bunlar Rönesans tınılı şeyler değil mi? Kaldı ki 13. yüzyıl Anadolusu oldukça zengin bu anlamda. Sizce neden bu rönesans birey tohumu kalıcı olmadı Anadolu’da?

Çok güzel bir soru. Ülgener’in bahse konu edilmesi vesilesiyle teşekkür ediyorum. Ülgener’i bilmeden benim iktisat zihniyetine, ekonomi-politikliğe, tasavvufa, Yunus’a ve melâmîliğe dair söylediklerim, anlaşılmasına anlaşılır ama sanırım tam olarak anlaşılamaz gibime geliyor. Çünkü akademik okuma serüvenimin çerçevesini büyük ölçüde Ülgener okumaları belirlemişti. Hatta doktoradan ilk tez konum, “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında İktisat Zihniyeti (1923-1950)” idi. Edebi tür belirtmediğim, maliye memurluğu yaptığım ve gerekli vakte sahip olamadığım için tezi bitiremedim ve doktoradan atıldım. Seçerken de zaten hiç kimse tasvip etmemişti, bitiremem diye. Haklı çıktılar ama iktisat zihniyeti meselesine girmemem konusunda. Sonradan afla dönüp başka bir konuda çalıştım. Tabi akademiye geçince tekrar o eski konular ve alanlar çekti yine içine…

İktisat zihniyeti meselesi zaten iktisatçıların ve hatta iktisat tarihçilerinin de pek ilgi gösterdikleri alan değil. Ama herkes şunu kabul eder ki, o konudaki okumalar çok zevklidir. Hatta alan dışından pek çok sosyal bilimcinin Ülgener okuduğuna tanık oldum. Devamını Ahmet Güner Sayar yaptı diyebiliriz. Ülgener’in iktisat zihniyeti bağlamında mesele ettiği şeyi, alan dışından yeniden gündem eden de Oğuz Adanır oldu.

Bu üç değerli ismi karşılaştırdığımda şunu fark ettim: Ülgener, kabaca söylersek batınî tasavvufun Osmanlı’nın sanayi devrimine gidişinde bir sekte oluşturduğunu ifade ediyordu. Ancak melâmîlik meslekli olmaya (silk-sülûk-meslek) yani çalışmaya önem verdiği için bir istisna oluşturuyordu. Ahilik de bu bağlamda değerlendirilebilir. Sayar ise hocası Ülgener gibi düşünür ve Türk töresinin de etkili olabileceğini söyleyerek sanayi devrimini gerçekleştirememe tezine katkıda bulunur. Dahası, Osmanlı’da bireyin ortaya çıkmasına müsaade edilmediğinin ısrarla altını çizer. Tamamen aynı olmasa da bu açıklamaların ikisi de tasavvufu merkeze alan, tasavvuf kökenli açıklamalardır. Adanır ise tasavvuf dairesini genişleterek kültürel bir açıklama getirir ‘gerçekleştirilemeyen’ şeye karşı, o da armağan, yani potlaçtır. Adanır, bir açıklama getirmiştir ama sorular da bırakmıştır geriye. Alanın dışından olduğu için ahilik ve melâmîlik gibi çalışma ve meslekli oluşa vurgu yapan dinamiklerin daha da araştırılması gerektiğini söyleyerek, arkadan gelen iktisat zihniyeti çalışanlarına çözülmesini veya daha da açık edilmesini istediği soru(n)lar, konular bırakmıştı.

Bu anlamda benim de iktisat zihniyeti alanındaki çalışmalarım ahilik, melâmîlik ve potlaç (armağan), kısaca tasavvuf ve kültür çerçevesinde ilerledi. Ancak bir süre sonra salt tasavvufun pek açıklayıcı gelmediğini fark etmeye başladım. Sonra dil, daha doğrusu Türkçe üzerinden bir iktisat zihniyeti açıklaması yapabilir miyim diye düşünmeye başlamıştım. Bu düşünce uzun süre meşgul etti beni. İktisat zihniyetini dil/Türkçe üzerinden ele alan bir çalışma da yoktu.

Ve nihayet Türkçedeki işteşlik “ş” sesi ile ünlü uyumları üzerinden Türkün “iş” zihniyeti üzerine bir makale çıktı ortaya. Okuyanlar çok ilginç buldu ve kitaba dönüşmesi gerektiğini söylediler. Kısa sürede biraz daha genişletilerek Türkün İş Zihniyeti adıyla 2019’da yayınlandı.

Yunus Emre çalışmasına böyle bir kısa hikâye üzerinden giriyordum. Melâmîlik ve tasavvuf okumalarım nedeniyle Yunus’u zaten hep okuyordum ancak hâlâ ona nasıl yaklaşmam gerektiğine dair bir yöntemim yoktu. 13. Yüzyılın çok renkliliği, çoğulculuğu, Yunus şiirindeki dilin duruluğu, hâkim din veya tasavvuf anlayışına yönelik eleştirel dili, emeğe ve miskinliğe birlikte yer verişi, konar-göçerevli bir yapıda olduğuna dair belirtiler bir yöntem olmadan anlaşılabilir şeyler değil gibiydi.

Günümüz eserlerinde de bu manzara resmedilir. Çok renkliliği Ezel Akay’ın Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü adlı filminde, çoğulculuğu Onur Bilge Kula’nın Anadolu’da Çoğulculuk ve Tolerans’ında, çok dinliliği Gürsel Korat’ın Güvercine Ağıt, Kalenderiye ve Zaman Yeli adlı romanlarında, tasavvufi akımlardaki envâi çeşit farklılığı Ahmet T. Karamustafa’nın Tanrının Kural Tanımaz Kulları’nda görebilirsiniz.

Bu resimlerdeki insan sevgisi ve çoğulculuğa bakarak bir Türk Rönesansının neden ortaya çıkamadığı sorusunun elbette kesin bir cevabı olmayacak. Ama çıksaydı o dönemde çıkabilirdi diye düşünülmesi de dönem üzerinde ayrıca durulması gerektiğini elzem kılıyor. Bu nedenle soruyu önemsiyorum. Yine de bu soruların olası cevabının Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı’ndan yola çıkılarak verilebileceğini düşünüyorum.

Fakat bu Rönesans arayışına ilişkin sorular genellikle Batı rönesansı ile aynı olacağına yönelik bir beklenti içinde sorulunca işler karmaşıklaşıyor biraz. Bir aynılık arayışı olmayacaksa 13. yüzyıl Anadolusunun zaten bir Rönesans içinde olduğu neden düşünülmüyor peki? Çok renklilik, çok dinlilik, çok inançlılık, çok dillilik çoğulculuk ve hoşgörürlük olmasa Hacı Bektaş Veli, Mevlâna ve Yunus’taki ama ve fakatsız ‘insan sevgisi’ neyle açıklanabilir? Sadece insan sevgisi de değil, hayvana ve doğaya da aynı sevgi söz konusu… Batı’dan (İtalya) daha önce ve fakat yazılı olmaktan çok, sözlü kültür içinde bir rönesans…

10-14. Yüzyıl boyunca Türk göçleri ile yeniden şekillenen Anadolu coğrafyası ile aynı tarihlerde İtalya şehir devletlerinin yerleşikliği bağlamında karşılaştırdığımızda, uzun mesafe (ipek Yolu) ticaretinden her iki coğrafya da payını alırken, alınan payın harcama usulü farklılık arz ediyordu. Anadolu Selçukluları merkezinde bu pay akbudun tarafından lükse veya kendi içinde armağana (potlaç) harcanırken, paydan hiçbir şekilde pay almayan karabudun içinde de olası birikimler yine tabanda armağan yoluyla dağıtıma neden oluyordu. Sonuçta her iki kesimde de birikim, öyle veya böyle dağıtılıyordu. Ancak İtalya şehir devletlerinde yerleşiklik tarih boyunca kesintisiz devam ettiği için kayıt ve yazı bağlamında rahatlıkla birikiyordu ve birikim teşvik ediliyordu.

Dünya Tarihinin Yapısı’ndan yola çıkılarak verilebileceğini söylerken sözü şuraya getirmek istiyorum… Anadolu, Türkler açısından uzun süren bir yerleşiklik halini yaşasa da armağan dönemi olan A’ya özlem çok canlıydı. Çünkü A ve B döneminin baskınlığı muhtemelen her an yer değiştiriyordu. Bu anlamda Türkler karabudun olarak A’yı geri çağırıyor, armağanın bütün Türkler arasında olmasını istiyordu. Akbudun içindeki Türkler de B döneminin (hâkimiyet ve himaye ilişkisi) kaybedilmesini istemiyor, armağana dönülürse ellerindekinin paylaşılmasından korkuyordu. Babaîler Olayı, -ki akbudunsal bakış buna isyan demeyi tercih edecektir haklı olarak- Annales okulu veya mübadele tarzları açısından ele alınıp bütüncül bir okumaya tabi tutulduğunda farklı değerlendirilebilecektir. Bu çerçevede olay, A’ya dönmek isteyen karabudun ile B’de ısrar eden akbudunun harbî karşılaşmasıdır.

Olayın etkileri dalga dalga Anadolu’ya yayılırken çoğulculuktan tekliğe doğru her alanda bir yöneliş veya yeniden yapılanma söz konusu olur. Merkezi devletin güçlü ve baskın oluşu, bağımsız şehir yapılanmalarına Anadolu’da imkân tanımazken, İtalya’da merkezi devletin olmaması bağımsız ve dolayısıyla hür -belki de çoğulcu- şehir yapılanmalarına imkân tanır. Hatırlamak gerekirse rönesans, burjuvanın, yani bağımsız şehrin çocuğudur.

ÇB: Gelelim “miskin”liğe…Yunus’taki “miskin” vurgusu neyi ima eder?

Yunus, pek çok şiirini Miskin Yunus şeklinde başlayan dizeyle bitirir. Anlarız ki miskinlik Yunus’ta ana izlektir. Daha doğrusu izinden gidilmesi gereken bir mesele. Gerçi Yunus’ta bütün kavramlar birbirine çıkar: Miskin, melâmi, âşık, sevgi, varlık, yağma, Allah, dost vs. Biri anlaşıldığında hepsi anlaşılır, biri anlaşılmadığında da hiçbir anlaşılmaz gibi bir durum.

Bu anlamda miskinliğe tekrar gelirsek, Arapça olan kelimenin kökü de bize bir şeyler söyler. Miskin, sakin, sükûnet, teskin etmek ve müsekkin (sakinleştirici) aynı köktendir. Duygusal olarak aynı hâlde (mood) olmak, iniş çıkış veya gel gitlerde olmamak… Sakin insan dediğimizde, olayların iyi ve kötü olmasının kendisini çok sarsmadığı insanı anlarız. Yunus’un ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim dediği hâldir miskinlik… Fakirlikle karıştırılır daha çok. Bir fakirlik tapıcısı ya da çileci değildir Yunus. Miskinliği, sadece Müslümanların da değil, ayrı gayrı gözetmeden, amasız fakatsız bütün insanların aynı düzlemde, yani tıpkı duygusal olarak aynı hâlde (mood) olmakta olduğu gibi olmasını ister. Herkes, ne kadar varlıklıysa o kadar… Herkes ne kadar sevinç içindeyse o kadar… Aynı halde yani. Duyguların, varlıkların birikinti, girinti ve çıkıntı olmaması hali… Sükûnet, sakinlik, miskinlik demek, insanlar arasında akan enerji akışını aksatmamak demek. Enerji akışının aksaması nasıl olur? Maddi, manevi, itibar, benlik ve hiyerarşi doğuran her türden birikimin insan tekine geldiğinde onu kendinde hapsetmek, salmamak, enerji akışını aksatmak demektir. Her türden birikim bir enerji ise belli kişilerde kalıyorsa enerji başkasına akmıyor demektir. Oysa evrende her şey akış halinde yani hareket halindedir, akar. Yunus, her türden varlığın insanlar arasında akmasını ister. Ama pürüz olursa bu akış gerçekleşmez. Ayrılık oluşturur. Ayrılık da insanlar arasında kavga ve çatışmaya neden olur. O nedenle fazlalık, verildiğinde (armağan) diğerleriyle aynı seviyeye gelinmiş olunur. Bu anlamda Yunus’taki miskinlik, bir fakirlik edebiyatı değil, dinamik bir tesviye edici, kavgaları teskin edici bir eylem olarak ele alınmıştır.

ÇB: Lafı evirip çevirmeden sorayım: Yunus, etliye sütlüye karışmaz bir derviş midir?

Neredeyse hâkim bakış açısı, Yunus’u sizin dediğiniz gibi resmetmeye meyillidir. Bu da herkesin işine gelir. Acaba herkesin mi yoksa akbudunun mu? Bir yandan da doğru gibidir, sözünü esirgemez ama eline kılıcı alıp da ortaya çıkmaz. Daha çok sözünü sakınmama anlamında bir melâmîliktir yaptığı. Kınamacının kınamasından çekinmez, gözünü budaktan esirgemez.

Soylu oluşu, yani akbudundan oluşu bir zillet olarak görür, suç olarak kabul eder. Bu, her türden statü ve itibarın reddidir. Adeta meydan okur, ama şiirinde tabi: Soya sayılmamak suçu / Erenlerin himmetidir. Sözü basit ve durudur. Gücünü de buradan alır. Çünkü onu hemen karşısındaki kendisi gibi sıradan birine, yani karabuduna iletmek ister. Tek derdi, kendisi gibi sıradan birinin gönlünü kazanmak, gönlünü kırmamaktır. O, bu sayede dostu Allah’a ulaşacaktır. Yine de onun bu duruluğunu anlamayan, dalga geçen, basitliğindeki manayı boş bulan olursa onlara da iki çift sözü vardır: Yunus’un bu sözünden / Sen mâni anlar isen / Konya minaresini / Göresin bir çuvaldız!

ÇB: Kitabınızda Yunus’un durduğu yeri “birikimin dağıtılması” açısından ele alıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Yunus şiirlerinde birikimi dağıtmaya çalışır. Dağıtımı beş açıdan ele alabiliriz: Benliği dağıtmak, maddeyi dağıtmak, anlam veya mantığı dağıtmak, statü ve itibarı dağıtmak ve hiyerarşi oluşturan dili/söylemi dağıtmak…

Benliğin dağıtımı:

“Enerjinin hareket edebilmesi için zeminin ya düz ya da iletiyi sağlayanın homojen bir maddeden olması gerekir. Düzlük, eğimsizlik demek değildir. Çukur veya kasis değilse yol, yoldur. Ancak kasis veya çukur varsa o artık yol değildir. Çünkü yol, kesintili olmayan ulaşım hattıdır. Yunus’ta dağıtım, enerjinin bırakıldığında kendiliğinden devir yapabilmesini sağlayabilecek kadar düz veya eğimli olmasına kadar devam eder. Bu işleme dağıtım veya birikimi dağıtım da denebilir. Birikimin (Bir-iki-m) dağıtılması, iki-ye dönüşen bir-in yeniden bir olmasıdır. Bu bir olmaya düzleştirme, tesviye veya düzlük denebileceği gibi pekâlâ tevhid de denebilir.

Bu açıdan bütün akışı bozan birikimlerin fitne yarattığını gördüğü için onları, yani birikimleri dağıtmaya çalışacaktır. Gözüne çarpan ilk birikim kipi benliğidir. Benliğinin merkezinde de adı vardır. Öyleyse kendi adını dağıtmaktan başlamalıdır fitneyi kesmeye: “Ben bu suretten [şekil, yüz] ileri, adım Yûnus değil iken / Ben o idim, o ben idim, bu aşkı sunanda idim”. Anlaşıldığı kadarıyla Yunus adını, Yunus’a tekkesi veriyor. Yunus, Tapduk Emre tekkesine gelirken veya geldiğinde adını dahi bırakıp gelmiş oluyor. Herkesin bildiği, belki de gelmeden önce de civarda meşhur olmuş olan adını bırakarak/arınarak yeryüzü yürüyüşünü başlatıyor. Bunun teyit edilişi sonraki beyitlerde de görülüyor: “O dost bana ümmî [âvamm, kara budun] demiş, hem adımı Yunus koymuş”, “Bana bu aşk dolalı, adım Yunus olalı”, “Adımı Yunus taktım”. Yeni bir ad olarak Yunus adını alması, birikimin ilk yıkımı, ilk dağıtılmasıdır.

Maddi birikimin dağıtımı:

Yunus’un hem varlık sahasına ilk çıkışı hem de çıkarken maddiyatı reddine ilişkin meşhur menkıbedir: Yoksul bir köylü olan Yunus, o yılki kıtlık nedeniyle meşhur Hacı Bektaş Veli’ye gidip buğday istemeye karar verir. Hacı Bektaş’ın, “buğday mı, nefes mi?” sorusuna önce, buğday, der ve alıp köyüne doğru tekrar yola koyulur. Ancak fazla ilerlemeden kendi muhasebesini yaparak, buğdayı iade edip nefes istemek için geri döner. Buğdayı verip vermediği bilinmiyor ama nefes için Tapduk Emre’ye yönlendirilir. Yunus, başta adı olmak üzere dışta dünyayı, içte de benliğini-nefsini dağıtırken maddi birikimi dağıtmaması düşünülemez.

Pazar alışverişini veya pazarlığı parça başı ya da hesaba gelecek şekilde yapma yerine herhangi bir ayrıma tabi tutmadan kabaca (hasbî) yapmayı tercih eder: “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaradılmışı severiz / Yaradandan ötürü.”

Bu son sorunun, yani birikimi dağıtım sorusunun yukarıda verilen cevabını Yunus Emre Aslında Ne Dedi adlı kitaptan eklektik bir şekilde alıntıladım. Genel akışı umarım bozmuyordur. Eğer bozuyorsa yukarıda ifade edilenler bağlamında yeniden düşünülmesini istirham ediyorum.

Ç.B. Ağzınıza sağlık sevgili hocam, çok teşekkür ederim

KİTAPLARI:

  1. Kenan GÖÇER, Yunus Emre Aslında Ne Dedi?, Lejand, 2021.
  2. Kenan GÖÇER, Türkün İş Zihniyeti, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara 2019.
  3. Kenan GÖÇER, Bezmialem Vakıf Gureba Hastanesi, Okur Akademi, İstanbul 2018.
  4. Osmanlının İlk Ağır Sanayi Kitabı Sanâyi-i Cesîme, Selânikli Fazlı Necib, (Haz. K. Göçer), Okur Akademi, İstanbul 2017.
  5. Osmanlı’nın Son İktisat Kitaplarından İlm-i İktisad Dersleri, İbrahim Fazıl Pelin, (Haz. Kenan Göçer-Cem Çetin), Okur Akademi, İstanbul 2017.

(Selanik Ekolü’nden liberal iktisatçı-maliyeci, İstanbul Üniversitesi hocalarından Pelin’in eski Türkçe iktisat ders kitabının transkripsiyonu ve Pelin’in tanıtımı)

  1. Kenan GÖÇER, Yerel Yöneticilerin Mali El Kitabı, Ekin, İstanbul 2013.

(5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun yerel yönetimler mevzuatı açısından madde madde yorumlanması)

  1. Kenan GÖÇER, Safahatın Ulu Ortası: Fatih Kürsüsünde, Okur Kitaplığı, İstanbul 2013.

(Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ının 4. Kitabı olan Fatih Kürsüsünde’nin sadeleştirme ve yorumlaması)

  1. Kenan GÖÇER, Sözdeniz, Okur Kitaplığı, İstanbul 2011. (Şiir)