Japonya Eylem senkal

İngiltere’de psikoloji yüksek lisansı yaparken Taeko ile tanıştım. Devamlı gülümseyen ve her nerede olsam yanıma gelip orada oturan biriydi. Bu arada belirtmeliyim öyle herhangi biriyle çok samimi olayım ya da en iyi arkadaşımı onların arasından edineyim gibi bir niyetim yoktu. Bu nedenle her okul arkadaşıma aynı mesafede durmaya çalışıyordum. Sebebine gelince belli bir yaşta olunca halihazırda zaten can dostlarım vardı. Okulda derslerime odaklanmak, grup çalışmalarında sürekli değişen grup üyeleri ile iyi işler çıkarmak önceliğimdi. Derslerime yoğunlaşıp, çalışma saatlerim o kadar fazlaydı ki okul dışında, ödevleri, araştırmaları yapmaktan başka bana kalan zaman yoktu. Düşünün günün 14 saati kendimi adamış durumdaydım.

Taeko müthiş düzenli, planlı ve dakik biriydi. Sorumluluklarını zamanında yerine getiren, sözünde duran güvenilir bir insandı. Kısacası benim gibi her şeye titizlenen, zamanından önce ödevlerini yetiştiren, kılı kırk yaran bir insan için bulunmaz bir ders çalışma arkadaşıydı. Esasında o beni seçmişti ve sanırım beni kendine yakın bulmuştu. Japon kültürü ile Türk kültürünün benzerliğinden söz edebiliriz ama sevgi dilinin aynı olmadığını 15 günlük Japonya gezimden sonra anlamış oldum.

2017 yılıydı okulumuzun açılmasına 20 gün kalmıştı, Taeko bana Japonya’dan bir elektronik posta attı. Kısaca bana Japonya gezisi yapıp yapmak istemediğimi soruyordu ben de neden olmasın diyerek Japonya’ya ya gelebileceğimi yazdım. O da bana plan yapacağını ve o planı bana göndereceğini söyledi. Benim plandan beklentim öyle tahmin edeceğiniz gibi “Efendim şuraya da gidebiliriz yok spontan olarak buraya da gidebiliriz” şeklindeydi. Taeko turizm tur şirketlerinin bile şaşırıp kalacağı 15 günün neredeyse her dakikasını planlamış halde bana 15 sayfalık günlük plan göndermişti.

Bir görevi ele aldığında Japonlar, Almanlar’dan daha organize, disiplinli ve katı bir anlayışa sahiptirler. Bunu Japonya’ya adım atar atmaz anladım. Müthiş bir simetri, düzen ve temizliğin hissedildiği ülkede sokakta yürürken adeta “Üzerimdeki kıyafetim uygun mu?” diye insanın kendisine çeki düzen veresi geliyor. Öyle bir mükemmeliyetçilik hakim ki OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk-takıntı hastalığı) hastalığı olan biri ülkeyi yönetiyor sanırsın. Misal, sokakta herkese açık tuvaletlerden birine gir, otel tuvaleti temizliğinden farksız olduğunu görürsünüz. Otel tuvaletini eğer sorarsanız, tuvaletin kapısını açarken sensör mekanizmasıyla elinizi bile sürmenize gerek kalmadan kapağı açılıyor. Hemen oturacağınız yer ısıtılıyor, işiniz bitince su püskürtüyor ki bunun hızını ayarlama imkanı da var. Sonrasında kurutma sistemi devreye giriyor ve en son bu kadarı da abartı demeyin ama ben yaşadığım için söylüyorum, talk pudra püskürtüyordu.

Toplu taşıma araçlarında mutlaka bir el hijyeni için bir sıvı var ya da ıslak mendil dağıtılıyordu. Bu durum covid-19 sürecinde alışık olduğumuz bir hal haline geldi ama 2017 yılında maskeli insanları görmeye bir anlam verememiştim. Şimdi anlıyorum ki dünyanın bulaşıcı bir virüsle mücadele ettiği bu günlerde Japonya bunu sars, mers, domuz gribi, kuş gribi ve bu tarz salgın hastalıklara karşı bizden ve dünyadan çok önce önlem almayı öğrenmiş olduklarını gösteriyordu.

Taeko’nun İngiltere’de sürekli gülümseyen ve sessiz hali kendi ülkesinde başımda bayan Rottenmeier edasında  (Heidi çizgi filmini seyredenler bilir) sert, katı öğretmene adeta dönüşmüştü. Beni sürekli uyarıyor ve her ne yapıyorsam onun için yetersz kalıyordu. Misal, bir binadan içeriye girerken öne doğru eğilerek selam vermeliydim, kapının eşiğine basmamalıydım ki bu öğrendiğim zaman çok şaşırdığım bir şeydi. Nedenine gelince eğer kişi girdiği yerin kapı eşiğine basıyorsa “Ev sahibinin kafasına basıyorsun” demekmiş. Bu da çok büyük saygısızlık olarak atfediliyor. Kadınların parmağını uzatarak bir şeyi göstermesi tam bir felaket görgüsüzlük ve ayıp bir durumdu. Ne yapsam Taeko San beni uyarır hafif azarlar bir haldeydi. İsminin yanına kadın erkek fark etmeksizin “San” eklenmesi de bizim “Hanım-bey” saygı ifadesi eklememiz gibi düşünebilirsiniz.

Taeko küçük yaşta evlendirilmiş, kocasının ilgisizliği, saygısızlığı karşısında evliliğinin 3. yılında boşanmış, bir daha hiç evlenmek istemediğini bir gece bana anlatmaya başlamıştı. Kendi konusunun yanı sıra 10 bin yıllık medeniyet olan kültürlerinden de konuşmaya başladı.

Japonya’da evlilikler bir nevi iş anlaşması gibi aileler arasında yapılıyor. Bu anlaşmanın zorunlu maddelerinden biri de kadının erkek çocuk dünyaya getirmesidir. Soyun devamı evlilikten daha önemlidir ve eğer erkek çocuk yapamamışsa baba evine geri bırakılırdı. Bununla beraber 3 nesil aynı evde yaşardı. Hatta İmparator Edo dönemi 1602 yılından 1868 yılına kadar bu dönem Tokugawa Shogunate olarak bilinir. Tokugawa Shogunate politik ideolojinin adıdır. Samurayların sosyal sınıfların en zirvesinde olduğu kademelerden oluşan feodal bir sistemdir. Bu sistemde kadın resmi olarak yok sayılıyordu. Kadınlara toprak, ev veya herhangi bir mülk yasal olarak verilmiyordu. O dönemlerde kadın ancak bir erkeğin korumasında bir evde yaşayabilirdi.

Bu durum 1947 yılına kadar devam etti. Bu yıl itibariyle kadınlar ailenin mirasına ortak olabilir, kendi mülküne sahip olabilir, isterse boşanabilir, çalışabilir ve yasal olarak oy kullanabilirdi. Evlilik konusunda evvelden en geç 18 yaşında evlenmesi gereken kızlar günümüzde 27 yaşına kadar gelip evlenmemiş ise şimdi bile “Evde kalmış” anlayışı ile sosyal olarak dışlanma durumu ile karşılaşması mümkündür. Bunca gelişmeye rağmen kadın hala Japonya’da pratikte erkekler ile eşit değildir. Hala erkekler tarafından kadının evdeki görevleri, temizlik, yemek, çocuk bakımını üstlenmesi ve çalışma hayatında kadınların yapabileceği işleri yapmaları beklenir. Bunu biraz daha açıklamak gerekirse örneğin, Japonlara göre bir erkek mesleği olan polislik mesleğini sadece erkekler yapabilirdi. Hatta 2016 yılına kadar sokaklarda kadın polis görmek mümkün değildi. Bu anlayış yavaşta olsa değişmeye başladı.

Ciddiyet ve resmiyet Japonların gururlu yapılarının dışa vurumudur. Kurallar ile sınırlandırılmış hayatlarında erkeklerden beklenen yükün ağırlığı çok fazladır. Kadının gücü yok sayılmış ve yıllarca kadın yardımından yoksun kalmışlardır. Japonların farklı nesiller ile yani büyük anneler, büyük babalar, anneler ve babalar ile beraber aynı evde yaşamın getirmiş olduğu kendini kontrol etme hali hayatlarının her alanına yansımış durumdadır. Büyüklerin yanında sevgi gösterisinde bulunmak, bacak bacak üstüne atmak, kendi çocuğuna sarılmak büyük ayıp sayılıyordu. Japonca lisanının içinde “Sevgilim, canım, bir tanem vs.”  gibi yakınlık belirten, sevgiyi, aşkı tarif eden, kişinin özel olduğunu bildiren kelimeler yoktur. Filozof Ludwig Wittgenstein der ki “Lisanımı kullanma sınırım, dünyayı algılama sınırımdır”. Bu durumda Japonlar duyguların ifade edilmemesini erdem ve gücün göstergesi olarak düşünmeleri bizi şaşırtmamalıdır. Öyle ki sevgi veya aşk halini davranış ile göstermek bile zayıflık ve saygısızlık hatta laubalilik olarak algılanır.

Amerika’dan tüm dünyaya yayılan 2017 yılında “Me too” (Ben de) diye kampanya sırasında Japonya’nın büyük sırrı ortaya çıkmıştı. Konuyu hatırlatmam gerekirse; iş dünyasında yüksek mevkilerde sözü geçen erkeklerin makamlarının gücünü kullanarak, iş verdiği kadınlara taciz veya tecavüz edip bu kadınları iş vermemek ve işten kovmak ya da durumu söylerse güçlü avukatlar ve parası sayesinde kadınları rezil edeceklerini ya da farklı tehdit konuşmalarıyla etkisiz hale bırakmalarının ifşa edildiği bir kadın hareketi, kampanya idi. Hatta Holywood’un ünlü yapımcılarından Harvey Weinstein’ın neredeyse filminin yapımını üstlendiği her filmindeki kadına bu durumu yaşattığını ünlü oyuncular itiraf ettiler.

Bu kampanya sürerken ben İngiltere’deyken BBC televizyonu bir belgesel yayınladı. Bu belgeselin adı “Japan’s Secret Shame” yani “Japonya’nın gizli utancı” diye. Hikaye şöyle idi, Japon tarihinde ilk kez bir kadın stajer gazeteci Shiori Ito patronu tarafından tecavüze uğradığını söyledi. Japon anlayışına göre böyle durumlarda her zaman kadın suçluydu bu sebeple toplum tarafından lekelenmemek için bu durumu saklarlardı. Japon kanunlarında tecavüz ve taciz suçlarını ifade eden maddelerin 1907 yılından beri dokunulmamış halde olduğunu bu haberden sonra öğrendim. Japon kanunlarına göre tecavüze uğradığını savunan biri eğer bir darp, hasar, zorlama almadıysa ayrıca bu kişi alkol aldıysa karşısındaki kişinin suç oluşturacak bir durumu yok olduğu ifade edilir.

Bu durum gazeteci Shiori Ito’nun 2015 yılında başına gelir. İki yıl karakollara gidip ifade alınmasına rağmen birçok kez erkek polisler tarafından ciddiye alınmaz hatta bir keresinde  karakolda bulunan 3 polis bir mağaza mankeninin üzerinde adamın kendisine ne yaptığını tarif etmesini isterler. Avukatının olmaması ve hakkını tek başına aramaya kalkması bir ilkti. Bu tarz davranışlara birçok kez maruz kaldı ve sonunda kanuni yollardan hakkını alamayacağını anlayınca Shiori Ito gazetecilik görevini yapıp Japonya polislerinin böyle bir suçlama yapan kadınlara olan tutumunu kitaplaştırmak için sütyeninin içine yerleştirdiği ses kayıt cihazıyla ona yapılan her muameleyi kayıt eder.

Japon kanunlarının erkeklere “Her hakkı mahfuzdur” taraflı anlayışının tüm gerçekliği ile dünyaya kitabıyla göstermek ve Japonya’daki mağdur kadınların bu durumunun değişmesi için ailesini terk ederek İngiltere’ye yerleşir ve delileriyle kitabını İngilizce yayınlattırır. Tabi bu kararını alırken bir daha Japonya’ya dönemeyeceğini bilir. Shiori Ito 2017 yılında Japonya’yı sarsan bu kitap ve belgesel ile Japon halkının da düşünce olarak ikiye ayrılmasını sağlar, destekleyenler ve karşı çıkanlar olarak. Arkadaşım Taeko da Shiori ‘yi destekleyenlerdendi.

Japonya seferimin devamı bir sonraki yazımda (Carşamba 01.07.2020) olacak…