“Dünya hiç olmasaydı bile

müzik var olurdu.”[1]

Biraz “abartılı” bulsam da; Yehudi Menuhin’nin, “Her insanın doğasında olan, yaratılıştan gelen şeyin yalnızca müzik olduğunu düşünebilirim,” saptamasına müthiş bir değer atfederim; tabii Pierre Beaumarchais’nin, “Bugünlerde söylenmeye değmeyecek sözler şarkı yapılıyor,” uyarısını da “es” geçmeden…

Soru(n)ların ortasında “Güncel müzik nedir, nasıldır” sorusuna yanıtın, “Madonna’nın ‘Kötü Müzik, Cafcaflı Şov’uyla… müziğini bu kadar ruhsuz bir hâle getirmesi”nde[2] somutlandığı hâlde de “umutsuz” değilim.

Bu arada “soru(n)lar” vurgum boşuna değil!

Eski Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş’un, “Cumhuriyet elitleri kültür-sanat alanını milletten kaçırdılar, milleti dönüştürmenin aracı olarak kullandılar. Çaykovski vs dinletirsek millete, adam oluruz zannedildi,”[3] haykırışı eşliğinde “Özellikle, TRT 1’de Ramazan boyunca yayınlanan ‘Senfoni ile İlahiler’ konserlerine bakarak devletin yeniden ‘ciddi müziğe’ yönelik bir kültür siyaseti oluşturma eğilimine girdiğinden söz edilebilir. Ancak devlet eliyle yapılacak ‘sentez projelerine’ sahiden ihtiyaç var mı? 30’larda başlayan, yıllarca inatla sürdürülen “musiki inkılâbı tecrübesi” bu sorunun cevabını çoktan verdi”ğini[4] de anımsamakta yarar var…

Ama bu kadar da değil! İşte müzikle ilgili “kimi görüşler”!

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Orhan Çeker: “Müzik için haram diyemeyiz ama helâl de diyemeyiz. İçeriği İslâm’a uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir”…

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Döndüren: “Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkılar (çalgısız dahi olsa) caiz değildir”…

Türkiye Gazetesi “İlim” Yazarı Mehmet Ali Demirbaş: “Müzik ne kelime, ilâhi bile haramdır”…

İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman: “(Ülkemizde mensuplarının çoğunluğu oluşturduğu bilinen) Hanefî mezhebine göre müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dahildir ve haramdır”…

Hâl buyken, bu kadar da değil! Artısı var; iki örnek ekleyip geçelim…

İlki: Grup Yorum üyesi iki sanatçı da çevik kuvvet aracına tıkıldı. Orada artık Allah ne verdiyse, polis copu, polis tekmeleri, polis yumruklarıyla karşılandılar. 14 saat o aracın içinde artık ne olduysa… Sonuçta, Grup Yorum’un “keman çalan Dilan Balcı’nın bedeni morluklar içinde, zor yürüyor, kolunu zor kullanıyor; grubun solisti Selma Altın’ın bir kulağı duyma yetisini yitirdi” iddialarına karşılık, emniyet müdürlüğünden zinhar işkence yoktur açıklamaları yağdı, tam tersine polislerde morluklar oluştu, şapkaları ezildi diye ayrıntılı bilgiler verildi…[5]

Bir dönemin direniş şarkıları – Grup Yorum

İkincisi: 2010 yılında söylediği türküler için ‘yasadışı sol örgüt propagandası yapmakla suçlanan sanatçı Pınar Aydınlar için mahkeme üç yıl Dersim’de türkü söylememe cezası kesti…Halk müziği sanatçısı Pınar Aydınlar, 29 Temmuz 2010’da düzenlenen 10. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde “Kızıldere Ağıtı”, “İbrahim’e Ağıt”, “Ali Haydar” ve “Kırmızıgül” türkülerini söylediği için ‘yasadışı sol örgüt propagandası yapmak’la suçlanmıştı. Aydınlar hakkında, Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 1 yıldan 5 yıla hapis istemiyle açılan davada karar duruşması 19 Ekim 2012’de görüldü. Mahkeme kararına göre sanatçı Pınar Aydınlar, üç yıl içinde Dersim’de tekrar türkü söylerse aynı suçu işlemiş olacak…[6]

Her şeyin daha güçleştiği güzergâhta Charles Baudelaire gibi şiir yazılamasa, Diego Velázquez’inki gibi tablolar yapılamayıp, Frédéric Chopin gibi piyano yapıtları da bestelenmese de; mücadelenin diline yabancı olmayan sanatçının, emeğin dilini konuşan yöntemini yeniden bulacağı kanısındayım.

Kolay mı? Müzik de öteki sanat dalları gibi, çağının mücadelesine yaslanıp yansıtmıştır.

XX. yüzyılın savaşları, krizleri, nasıl resmine, edebiyatına yansıdıysa müziğine de yansımıştır. XXI. yüzyılda da böyle olması kaçınılmazdır.

MÜZİĞİN “NE”LİĞİ

“Müzik nedir?” sorusunun, (antropolojiden psikolojiye, felsefeden sosyolojiye, ideolojiden dine) hangi disiplinden baktığınıza göre, farklı yanıtları vardır.

Genel anlamda bir müzik tanımından söz etmek pek mümkün olmuyor. Dahası, dünyadaki her toplumda doğrudan müzik olarak çevrilebilecek bir terim de bulunmuyor.

Fakat tanımlanabilir herhangi kültürel bir pratiğe karşılık gelecek müzik terimi bulunmayışı, “müziksel olarak” yorumlanabilecek bir etkinliğin var olmadığı anlamına da gelmiyor.

Müziğe tanımlama getirmek aslında müzikologların hedefi ya da müzikolojinin bir amacı değil. Kültürel bağlamda müzik ele alınırken binlerce soru da doğuyor.[7]

Çünkü müziğin genel bir tanımlamasını yapmak mümkün olamıyor. Müziği besleyen; tarihler, değerler, uzlaşımlar, kurumlar ve onları bağrına basan teknolojiler.

Müziğin ne anlama geldiği ya da müziğin tanımlama üzerine gidilmesi her toplumda farklılık gösterebiliyor. Müzik adamlarının asıl üzerinde durdukları nokta da bu; kültür içinde müziği, kültürün bir öğesi olarak ele almak…

Etnomüzikolog Philip V. Bohlman bu konu üzerine çok hoş bir tanımlama getiriyor ve bu tanımlama müziğin ona atfedilen bir adı olmadığını açıklıyor; “içine gömülü olma hâli.”[8]

Nasıl olursa olsun, müziği tasvir etmek, zor bir iş…

“Nasıl” mı? Pascal Quignard’ın, “Müzik hiçbir şeyi betimlemez: Yeniden-duyumsar”; Henry Wadsworth Longfellow’un, “Müzik, insanların evrensel dilidir,” dedikleri şey; genel tanımı ile sesin biçem ve devinim kazanmış hâlidir.

Biçem ve devinim içeren bir ses oluşumunun müzik olarak kabul görmesi için dinleyende duygulara yönelik etkileşim yapması da beklenmektedir.

Tarihsel dönem, bölge, kültür ve kişisel beğenilere bağımlı olarak ele aldığında müzik teriminin tanımı önemli farklılık gösterebilmektedir. Özellikle XX. yüzyıl çağdaş batı müziğinde ortaya çıkan çok farklı müzik akımları, ortak bir tanımı büyük ölçüde zorlaştırmaktadır.

Bunun ötesinde, gittikçe daha fazla insanın erişme olanağı bulduğu farklı kültürlere ait yerel müzikler de bu tanımlama zorluğunu arttırmaktadır. Tüm bu sebeplerden dolayı, müziğin tek bir tanımla açıklanması yerine farklı açılardan (sosyolojik, psikolojik, akustik, politik vb.) yapılan birden fazla tanımla açıklanması yaygınlık kazanmıştır.

Ancak tüm giriftliğine rağmen, “Müzik, bizi ancak ve ancak yaşamdaki ve doğadaki bir olayla, müziğin belirli ritmik figürleri ve karakteristik sesleri arasında dışsal benzerlikler bulmaya zorlayarak eğlendirmeye çalışıyorsa, anlama yetimiz bu benzerliklerin bilgisiyle doyacaksa, mitsel olanın alımlanmasının olanaksız olduğu bir ruh durumu düzeyine çekilmişiz demektir,” der Friedrich Nietzsche…

Sonra da Fuzuli, “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” demiş, sonrasında da Victor Hugo neredeyse aynı anlama gelen, “Müzik, söylenemeyen ve hakkında sessiz kalmanın imkânsız olduğu şeyleri ifade eder” diyerek müziği gayet güzel tanımlamışlardır.

O hâlde insan için “anlam”ı ritmik ve sanatsal titreşimler üzerinden hayata ve kulağa sunan müzik hayatın sesidir. Kültür dünyasından süzülerek gelen ve seçilen ritimler “anlam”ı uyumlu seslerle ve müzikle etkili ve estetik tarzda ifade eder.

Toplumsal dünyanın anlamlı özel durumlarını ritmik sesler ve melodik tınılarla yansıtan müzik, çeşitlilik potansiyeliyle farklı kültür gruplarında da ayrışan ve farklılaşan sesleri temsil eder. Bir ifade biçimi olarak ortak ya da karşıt duyguları bazen hüzünle bazen de sevinçle dile getirip, bir talebe ya da dirence dönüştürür.

Bu nedenle müzik zaman zaman siyasi, ideolojik ve dini bir eğilim ya da farklı hayat tarzları için sembolik bir araçsallık kazanır. Yani müzik, bir toplulukla aidiyet kazanan her birey için kimliğini ve kolektif hafızasını hatırlatan özel bir ritimler toplamıdır.

Müziği kavramlaştırma çabası yıllardan beri sürmektedir. Müzik metafiziksel ve dinsel anlamda hep soyut olarak tanımlanmıştır. Onun kültürü her toplumda anlam açısından farklılık taşırken; müzik bir anlamdır; sanattır.

Dolayısıyla anlamın olduğu her yerde de iktidar vardır. Müzik, mekân tasarımı-tahayyülü, mekânı deneyimleme biçimi hakkında bilgi verir; onları biçimlendirir. Önceden yapılandırılmış toplumsal bir mekânda basit bir gösterge değildir, bizatihi bu mekânı dönüştürür.

Bu bağlamda müzik, mekân ve zamanı sürekli hatırlatır, yeniden inşa eder ve toplumsal hafıza kodu olarak işlevselleşir.

“Müzik, var olmanın aydınlığıdır”;[9] “Müzik zihni açar,”[10] uyarılarının altını ısrarla çizerek; Franz Kafka’ya kulak vermekte büyük yarar var: “Müziğin bir insanı değiştirme gücü var mıdır? Yani bir gün bir müziği dinleyince, insanın içinde bir şeylerin tamamen farklılaştığı olur mu? Elbette. Öyle durumlar olur. Bazı şeyleri tecrübe ettiğimizde, içimizde bir şeyler olur. Kimyevi tepkime gibi. Sonrasında, bizler kendimizi incelediğimizde, yerinde durması gereken ibrenin bir basamak daha yukarı çıkmış olduğunun farkına varırız. Dünyamızın biraz daha genişlediğinin. Benim de öyle tecrübelerim vardır. Çok nadiren de olsa, evet, var. Aşk gibidir…”

Bu kadar da değil! Mirkelam’a, “Her şeye rağmen ‘Ulan yaşamak iyi bir şeydir’ dedirten şeydir müzik”![11] Yani doğa seslerini “taklitten” yola çıkmış müthiş bir insan(lık) serüveni.

Tükenmeyen, tüketilemeyen bir ifade biçimi; “ruhun gıdası”; hayatın ta kendidir…

Yedi sanatın ikincisidir; evrenin sesidir; herkesin anladığı sözdür; yaşamanın “Olmazsa Olmazı”dır; düşüncenin sesidir; müzikte melodiden, armoniden daha fazla bir şey vardır.

Müzik kelimesi Yunan mitolojisindeki “esin perileri”ne yaraşır bir sanat anlamında kullanılırken;[12] “matematik”in en güzel hâlidir müzik. Çünkü müzik matematiğe benzer, matematikte yalnızca 10 tane rakam vardır; ama sonsuz sayı mevcuttur. Yani “Matematik, gerçeğe dayalı, fakat soyut bir bilimdir; müzik de fiziksel gerçeklere dayalı, fakat matematik kadar soyut; bunlardan da öte, sanat”tır.[13]

Evet, dokunamayız ve göremeyiz; sonsuz ve evrensel müziği. Onda 7 tane nota vardır; ama yaratılabilecek melodinin bir sonu yoktur. Dede Efendi’nin, “Müzik öyle bir deniz ki, ben paçaları sıvadım, hâlâ içine giremedim,” deyişindeki üzere…

Herhangi bir dilde sesleniş özelliğiyle müzik insana zaman mekânları sunar. İçinde nefes alıp soluklanabileceğimiz, mesafeleri öğrenebileceğimiz, belki de kendimizi yenileyebileceğimiz.

Renklidir. Gerçek anlamda renkleri vardır müziğin… İnsana has en güzel yaratıdır; yedi notayla, sonsuz adet hayat, duyguyu var eder; Nilgün Marmara’ya, “Müzik! Dalgalar mı, atomların dizilişlerindeki düzenin benim atomlarımın dizilişiyle çakışması mı! Halelerin eş düşmesi mi! Olanaksızlığın paylaşılması mı! Bir şey işte!”[14] dedirtircesine…

Kolay mı? Frank Zappa’nın, “Müzik en iyisidir,” dediği hâl, beş duyunun birliğidir.

Akışkan “mucizevi” bir şeyken; elbette basitleştirilemez; kolay değildir. Para makinesi hiç değildir, oyuncak da! Tamamlayandır. Sadıktır. Yol göstericidir. Ayakta tutandır. Hayallerdir, acılardır…

Anıları canlandırıp, gelecek için hayal kurdurtan müzik hiç bir zaman bitmez; sonsuzun en somut kanıtıdır.

Ayrıca müziğin evrensel oluşu her farklılığı geride bırakabildiğinden farklı insanları da bir araya getirebilen en önemli öğedir.

Müzik insanı anlatan bir turnusolken; bir ifade biçimi olarak o, döneminin insanını yansıtır. İnsanın düşünce yapısı ve şartlar değişince müziğin değişmesi de kaçınılmaz olur.

Başka hiçbir sanat dalı yoktur ki insana bu denli çabuk ve somut bir şekilde dokunabilsin. Bu kadar gerçek ve insana ait, samimi olsun.

Çünkü Gilles Deleuze’ün deyişiyle, “Müzik her zaman bir ‘bir şey var’ hikâyesidir: oğlunu gömen annenin çığlığı, orada bir kuş, dalda ötüyor, kapı gıcırdıyor, baba öfkeden kuduruyor… Ya da giderek doğanın kendisi – güneşli bir gün var, kudurgan bir deniz var…”

Müthiş gücü ve akışkanlığıyla “Bitmemiş bir şarkı dudağında bir yarım ezgi. Sığınmak, şarkılara sığınmak bir ömür boyu…” ibaresindeki üzere müzik bittikten sonra da devam edendir.

Bernard Shaw’ın işaret ettiği gibi, “Zannedersem müziğin de bizim gibi bir ruhu ve canı var. Sadece matematiksel olarak tanımlanabilen zamana bağlı bir frekans/ genlik eğrisi değil olay, daha çok kendini ifade eden bir enerji ki bu da ruh denen şeye çok uzak değil kavram olarak…”

Jean Paul Sartre’ın da, “Müzik, notaların, doğum ve ölümlerinin belli bir ritim içinde tekrarlandıkları bir süreçtir, yani sanki hayatın ta kendisidir,”[15] notunu düştüğü “Müzik fiziksel özellikleri itibariyle, sonsuzluktan ödünç alınan parçalarla, sonsuzluğu tanımladığımız ve sonra da sonsuzluğa iade ettiğimiz bir sanattır,” Demirhan Baylan’ın deyişiyle…

Bu bağlamda “Müzik büyüdür” saptamasından; Victor Hugo’nun, “Müzik, sözlere dökülemeyeni ve sessiz kalamayacak olanı anlatır,” formülasyonuna müzik olmadık yerlerde karşınıza çıkar, olmadık zamanlarda, üzerini sıkıca örttüğünüz bir duyguyu yeniden hatırlatırlar. Üstelik bu hayalet duygu bir süre bırakmaz peşinizi, onunla yalnızsınızdır artık. Siz unutsanız da müzik unutmazlar. Çünkü müzik insanların kara kutusudur.

Tam da bunun için Konfuçyüs, “Müzik, yer ve gök arasındaki uyumdur,” derken ekler Erkan Oğur da: “Bana göre de içimizle dışımızın uyumudur… Gerçek müzik saftır, onun için akıl gerekmez. O zaten tam ve kâmildir. Zaman, mekân, kültür, millet, kişi, cins, bencillik, matematik, fizik, armoni kaygısı, doğruluk, yanlışlık ve ticaretten muaftır… Bilinmeyen zamanlardır, Dedem Korkut’tur, Bach’tır, sendir, bendir. Her yerdedir, yokluğu bile kendisidir. Ve birdir. Biz onu sadece keşfederiz…”

Yani duymasını bilirsen her şey müziktir. Her şeyin, her duygunun, hatta sessizliğin bile bir ritmi vardır. William Congreve’nın, “Müziğin vahşi hayvanları yatıştıracak, kayaları yumuşatacak ve yüz yıllık çınarları eğecek, bir çekiciliği vardır”; Emil Michel Cioran’ın, “Müzik kavranılmaz olmasına ve buharlaşıp gitmesine rağmen son derece gerçek bir evrendir. Onun büyüsü karşısında duyarsız olduğu için müziğe giremeyen bir birey bizzat var olma nedeninden mahrum kalır”; David Duchovny’in, “Kelimeler sadece bir tahmin yürütmedir. İşte müziğe dair en güzel şeylerden biri de budur: Adeta kelimelerinizle, hissettikleriniz arasındaki mesafeyi kapatır,” notunu düştükleri konuda; “Müzik, zihninizdeki karmaşayı çözmeye, karakterinizi ve duyarlılığınızı arındırmanıza yardımcı olacaktır,” diye ekler Dietrich Bonhoeffer da…

Platon’un ifadesiyle, “Müzik ahlâki bir kanundur. Evrene ruh, zihinlere kanat, hayal gücüne uçma becerisi, hayata ve her şeye çekicilik ve neşe verir”ken; hayatın bir parçası olarak müzik baştan sona tarihseldir. Tarih değiştikçe müzikal tını değişti, müziğin kavranışı değişti; değişiyor da…

Ayrıca Bryan S. Turner’ın saptamasındaki üzere, “Müzik, hayattaki ıstırabı onaylamamıza ve en karanlık hakikâtle yüzleşmemize izin veren bir katarsis üretir.”

Böylelikle de “Müzik bakış açınızı değiştirmenize yardım eder. Gerektiğinde olayları farklı şekilde görmenizi sağlar,” Walter Bishop’un altını çizdiği üzere.

Tekrarlıyorum: Seslerin mimarisi müzik, hayatın ta kendisi, parçamızdır: Nefes almak ya da yürümek gibi. Düşüncenin yeşerebildiği ender alanlardandır. Derinliği kendi içinde katmanlıdır. Zamandan ve mekândan bağımsız değildir.

Duyguların dışa vurumu ve var oluşun gizemine açılan kapıdır; yankılar ve yansımalardır; sestir, nefestir; dengeler bütünüdür.

Müzik gerilimi anlatabilir. Acıyı, duygu yoğunluğunu işleyebilir.

Jean Paul Sartre’ın da, müziği, notaların, doğum ve ölümlerinin belli bir ritim içinde tekrarlandıkları bir süreç olarak tarifiyle birlikte unutulmaması gereken şey; bazı müziklerin matematiği durumu tanımlamaya özelleşmişken, bazı müziklerin matematiğinin ise nereden bakarsan bak hoş görünen süper simetrik bir geometride olduğudur.

Özetin özeti tüm bunlar hakkında şöyle der Pierre Bourdieu: “Toplumsal tanımıyla ‘müzik kültürü’, bu konudaki bilgilerin ve deneyimlerin, belagat ile süslenmiş basit bir toplamından ibaret değildir. Müzik, ruha hitap eden sanatların en manevi olanıdır ve müzik aşkı ‘maneviyatın’ bir teminatıdır. Sadece dinsel dilin dünyevileşmiş biçimlerinin (örneğin psikanalitik dil) ‘dinleme’ye ilişkin sözcük dağarcığına günümüzde verdiği olağan dışı değeri düşünmek bile bunun için yeterlidir. ‘müzik ruhu’, ‘ruhun müziği’ üstüne sayısız çeşitlemelerin de gösterdiği gibi müzik, bir yanıyla en ‘derin’ ‘içselliğe’ (iç müzik) bağlıdır ve dahası ‘manevi’ olmayan konser yoktur… Halkla arasındaki ilişkiyi, ruh ve beden arasındaki ilişki biçimi üzerinden kuran burjuva dünyası için kuşkusuz, ‘müziğe karşı duyarsız’ olmak, utanç verici materyalist bir kabalığı temsil eder. Müzik, tabiatıyla en ‘saf ‘ sanattır: hiçbir şey söylemez ve söyleyecek hiçbir şeyi yoktur, hiçbir zaman gerçekten bir anlatım işlevine sahip olmadığından, en sofistike biçimlerinde bile toplumsal bir mesaj taşıyan ve ancak seyircinin değerleri ve beklentileriyle anlık ve derin bir uyum sayesinde sahnelenebilen tiyatronun tam tersidir. Tiyatro böler ve bölünür: Paris’in sol [rive gauche] ve sağ [rive droite] yakasındaki tiyatrolar arasındaki veya burjuva tiyatrosu ile avangart tiyatro arasındaki karşıtlık, birbirinden ayrılmaksızın hem estetik hem de siyasidir. Hâlbuki müzik bunun tam tersidir. Eğer bazı yeni ve nadir örneklerini saymazsak, müzik burjuva etchosunun tüm sanat biçimlerinden talep ettiği dünyanın ve özellikle toplumsal dünyanın yadsınmasını en köktenci ve en mutlak biçimini temsil eder.”

Ve işlevine gelince…

“İlkel kabilelerde bile ritimler var. Ta o zamanlardan bu yana insanın doğayla mücadelesinde müzik var. Kendisini var etmesi için müziğe muhtaç. İnsan, yaşama gücünü buluyor müzikle, ritimle. İnsan müziksiz olamaz.”[16]

Müziğin gücü ve işlevi tam da burada…[17]

Somut bir örnekle: “1942’de -yaz ayları olmalı- Londralılar radyodan ilk kez Şostakoviç’in kuşatma altındaki Leningrad’a adadığı 7. Senfoni’sini dinlediler. 1941’de Leningrad’da, kuşatma sırasında başlamıştı bestesine Şostakoviç. Kimimiz için bu senfoni gaipten gelen bir müjde gibiydi. Onu dinlemek, Leningrad’ı izleyen Stalingrad direnişi, Kızıl Ordu’nun sonunda Alman savunma güçlerini dize getireceği inancını uyandırmıştı bizde. Ve öyle oldu.

Savaş sırasında, yıkılmaz görünen ender şeylerden birinin müzik olması ne garip.”

Şostakoviç’in 7. Senfonisi’nin öyküsüne gelince: Leningrad Kuşatması İkinci Dünya Savaşı’nın en ağır kuşatmasıydı. 8 Eylül 1941’de başladı. Şehir, Hitler’in Sovyetler Birliği’ni istila etme planındaki üç stratejik hedeften biriydi. Kışın eksi 35 dereceyi bulan soğuklarda, Leningrad’da insanlar açlıktan kırılıyordu. Naziler, kente ve çevre yerleşimlerine ulaşan ikmal hatlarını kesmişti. Kuşatmanın birinci yılında sonra bir milyon kişi hayatını kaybetmişti.

9 Ağustos 1942 akşamı, Leningrad’ın cephe hattına yerleştirilmiş hoparlörlerden bir müzik sesi duyuldu. Aynı anda cephedeki askerlerin konseri dinlemeleri için radyodan yayın yapılıyordu. Sovyet mevzilerine moral, Alman mevzilerine sıkıntı olarak tesir eden bir yayındı bu. Konser açlıktan neredeyse ölmek üzere olan müzisyenlerden oluşan bir orkestra tarafından icra ediliyordu. 7. Senfoni, psikolojik savaşın etkili bir aygıtı aynı zamanda işgale karşı başlatılan büyük ulusal direnişin en güçlü sembollerinden biri oldu.

Çağdaş müzik: SHOSTAKOVICH; Symphony No 7 ‘Leningrad’ in C major op 60-Dir. Valery Gergiev-Orq. Mariinsky theatre

Tam 872 gün süren kuşatma, 27 Ocak 1944’te sona erdi. Sovyetler kuşatmadan bir yıl sonra Berlin’e kadar ilerleyip Nazileri bozguna uğratmayı başardı.

Şostakoviç; “Bir sanatçı için halk kitlelerinin her gün yeni başarılar elde ettiği bir çağda yaşamak ve yaratmak büyük bir mutluluktur,” diyordu.[18]

KLASİK MÜZİK

Öncelikle şunun altını çizelim: “Aslen akademik Avrupa müziği olup, klasik dönemine içkin adlandırma ile müsemma müziktir,” veya “Klasik müzik, elitin, okumuş yazmış kesimin iştigal ettiği müziktir (tersi halk müziği veya pop müzik). Batı medeniyeti kendisini dünyanın merkezine koyup, kendisine benzemeyen herkese de ‘oryantal’, ‘egzotik’, ‘etnik’ ilan ettiği için insanlık da zannetmektedir ki, her şey bundan mülhemdir. Oysa klasik Türk Müziği, Hint Müziği vb’leri vardır,” türünden itirazların fazla bir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Klasik müzik de diğer türler gibi, bağrında her tür duyguyu taşır; tabii George Bernard Shaw’ın, “İngiltere’de hangi konsere gitseniz, klasik müziği gerçekten sevdikleri için değil, sevmeleri gerektiğini düşündükleri için orada bulunan bezgin insanlara rastlarsınız,” türünden (operayı[19] da içeren) eleştiriler dahil.

Ama ne, nasıl sunulursa sunulsun; insan duygularının müzikteki en saf hâli; “klasik” yerine “evrensel çoksesli müzik” de denilebilir…

Esası çok sesli müzik olan klasik batı müziği, birçok farklı enstrümanın bir armoni içinde belli bir temayı işleyerek çok seslilik kültürünün oluşturulmasına katkıda bulunur. Bu özelliği ile klasik müziğin, batı toplumunda; bireyselliği korurken, bireylerin her türlü olayda bir uyum içerisinde hareket etmesini sağlayan organize olma, senkronize olma ve koordineli hareket etme becerilerini geliştirir.

Klasik müzik, müzikte klasik dönem olarak bilinen XVIII. yüzyıl ortaları ile XIX. yüzyıl ilk çeyreğini kapsar. Sanattaki klasik üslubun dönem müziğine verdiği adıdır. Evrensel sanat müziğidir. XIX. yüzyıl başlarından itibaren bu müzik türünün batı dışında dünyanın diğer bölgelerinde kullanılmaya başlamasıyla evrensel bir değer kazanmıştır.

Müzik tarihi dikkatli incelendiğinde, müziğin insanlık tarihinin aydınlanma serüvenini bünyesinde taşıdığı görülür. Toplumların dinin baskısı ve etkisi altında olduğu zaman din müziğe de temel oluşturmuş, sanayi devriminde romantizmle bu yabancılaşma sürecini içinde barındırmış, ulusallığın boy gösterdiği ya da yaratıldığı zamanlarda ulusal ekoller ortaya çıkmıştır. Günümüzde ise yeni müzik adı altında bireyselliğin, savaşların, yabancılaşmanın ve toplumsal çözülmenin sözcüsü (ya da eleştirmeni) hâline gelmiştir.

Klasik müzik türü insanın içine en güzel duyguları eker derler. Mesela Chopin; hep bir hüzün hissettirir insana. Beethoven de her hissi yaşatsa da aradan sivrilen hep öfkedir.

Bu bağlamda klasik müzik deyince, aklıma ilk gelenler

Johann Sebastian Bach… George F. Handel… Joseph Haydn… Wolfgang Amadeus Mozart… Ludwig von Beethoven… Niccolo Paganini… Karl Maria von Weber… Franz Schubert… Hector Louis Berlioz… Felix Mendelssohn… Fryderyk Chopin… Robert Schumann… Franz Liszt… Wilhelm Richard Wagner…[20] Cesar Frank… Edouard Lalo… Bedrih Smetana… Johannes Brahms… Aleksandr Borodin… Camille Saint-Saens… Modest Müsorgski… Pyotr İlyiç Tchaikovsky… Antonin Dvorak… Edvard Grieg… Arthur Honegger… Gabriel Faure… Claude Debussy… Jean Sibelius… R. Vaughan Williams… Antonio Vivaldi… Maurice Ravel… Arnold Schönberg… Manuel de Falla… Bela Bartok… İgor Stravinski… Alban Berg… Sergey Prokofiev… N. Rimski-Karsakov… Paul Hindemith… Dimitri Shoştakovich… Anthony Hopkins… Aram Khachaturian… Arvo Part… Chilly Gonzales… Clint Mansell… Ed Haydon… Egor Grushin… Erik Satie… Farid Farjad… Johann Strauss… Franz Lizst… George Frideric Handel… Fazıl Say… Giuseppe Verdi… George Gershwin… Georges Bizet… Giacomo Puccini… Gioachino Rossini… Howard Shore… İgor Stravinsky… Joaquin Rodrigo… Joep Beving… Sergei Rachmaninoff… Johann Pachelbel… John Dowland… John Williams… Karl Jenkins… Ludovico Einaudi… Mark Eliyahu… Nicola Piovani… Max Richter… Peter Machajdık… Philip Glass… Remo Giazotto… Sergei Prokofiev… Sophie Hutchings… Thomas Ades… Tomaso Albinoni… Yann Tiersen… Giuseppe Tartini… Richard Strauss… Gustav Mahler… Tomaso Albinoni… Herbert von Karajan… Ludovico Einaudi… Anton Bruckner… Giovanni Pierluigi da Palestrina… Ulvi Cemal Erkin…[21]

Barok Müzigi: Johann Sebastian BachHava (Air)

Klasik müzik, İngilizce’de tırnak içinde “art music”, hatta Fransızca’da da “la musique d’art” olarak bilinen türdür. Bu müzik türü icra edildiği ve üretildiği sosyal sınıf sebebiyle uzun süre “popular music” ya da “musique populaire” olarak da bildiğimiz halk müziklerinden ayrılmıştır.

Klasik müzik Avrupa’da VIII-IX. yüzyıldan itibaren kilise çıkışlı olup daha sonraları saray ve çevresine yayılmıştır. Şu anda evrensel olarak kabul edilen müzik notalama sistemi klasik müzikten çıkmıştır. Her ne kadar yüzyıllar içinde çeşitlilik gösterse de klasik müziğin kullanıldığı enstrümanlar üç aşağı beş yukarı standarttır. Mesela her hangi bir senfoni orkestrasındaki çalgılar bunun en güzel örneğini verir.

Klasik batı müziği, XV. yüzyıl ortalarından günümüze kadar gelen Avrupa müziği’ni ifade etmek için kullanılır. Hâlbuki Avrupa müziği Rönesans-Barok-Klasik-Romantik ve Çağdaş (Modern) olmak üzere beş farklı dönemden oluşur. Halk arasında bu dönemlerin hepsini ifade etmek için “klasik müzik” tanımı kullanılsa da müzik literatüründe klasik müzik, klasik dönemde yapılan müzikleri kapsar.

Örneğin Bach’ın, Vivaldi’nin yaptığı müzikler Barok müziği; Chopin’in, Lizst’in, Paganini’nin yaptığı müzikler romantik dönem müziği; Stravinsky’nin, Sostakoviç’in yaptıkları çağdaş müzik olarak geçer. Tabii bütün bu müzisyenleri ve daha fazlasını bu kadar sert çizgilerle ayırmak da doğru değildir. Mesela Haydn, Mozart tam bir klasik müzikçi olarak kabul edilseler de çağdaşları Beethoven zaman zaman klasik dönemle romantik dönem arasında (erken dönem romantik müziği) bir geçiş olarak görülür.

Romantik dönem müziği: Chopin – Nocturne op.9 No.2

Klasik batı müziği “dönemleme”sine gelince: Ortaçağ-Rönesans-Erken Barok dönemlerinde, tapınma törenlerine ilişkin ilahileri içerir.

Olgun Barok dönemi ise, XVII. yüzyıl sonlarından XVIII. yüzyıl ortalarına kadar uzanıp; Vivaldi, J.S.Bach, Handel’i kapsar.

Klasik dönem de, XVIII. yüzyıl sonları ile XIX. yüzyıl başlarında kusursuzluk peşindeki Haydn, Mozart, Beethoven’lı kesittir.

Erken Romantikler dönemi, XIX. yüzyıl’da Beethoven’la başlayıp; Schubert, Weber, Mendelssohn’la devam eder. Sonrasında XIX. yüzyıl’da Schumann, Chopin, Paganini, Berlioz, Liszt, Franck ve Brahms’la romantizm doruğa tırmanır.

Nihayet Çağdaş dönem, 1900-1945 kesitidir. Bu dönemde farklı tınılar aranır. Dönemin bestecileri ise Heitör Villa Lobos, Rodrigo, Andres Segovia, Astor Piazolla’dır.

Özetle klasik müzik bir tür olmaktan çok, coğrafyalar ve türler üstü bir müziktir. Ortaçağ Avrupası’ndan günümüze uzanıp, sürekli değişen devasa bir kültürdür. XVIII. yüzyıl ve XIX. yüzyıl klasik müziğinin farkı (Vivaldi-Çaykovski) bugünkü herhangi iki tür müzik arasındaki (örneğin Metallica-İbrahim Tatlıses) mesafeden fazladır. Çünkü sosyal devrimlerin etkisiyle müziğe bakışın kökünden değiştiği bir süreç yaşanmıştır.

Klasik müzikte armoni ve çok seslilik esastır. Duyguların saf hâlidir. Derin müzik türüdür. Müziğin gelişmiş, zengin hâlidir. Yaşam enerjisi ve huzur verir. Aklın, sanattaki iz düşümüdür.

İyi de eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, “Nüfusun yüzde 96.2’sinin caz müzik, yüzde 92.3’ünün klasik müzik, yüzde 82.2’sinin ise yabancı rock müzik dinlemediğini söyledi,”[22] açıklamasını yaptığı tabloda “Halk neden klasik müzikle barışık değil?” sorusunu da şöyle yanıtlar Ali Cemal Karabudak:

“Çünkü başından beri yanlış olan bir algı var: Klasik müzik batının kültürü, biz Müslüman ülkeyiz, Müslüman ülkede klasik müziğin ne işi var gibi çok yanlış bakış açıları var. Hâlbuki çok basit bir mantık vardır. Sanat evrensel bir kavramdır. Yani Shakespeare İngiliz diye onu okumamalı mıyız? Benim için insanlar dinler, diller ve sınırları çizilmiş toprak parçalarının içindeki varlıklarından daha üstündür. Sanat ta tüm bu kuralların üstünde bir yerdir. Benim dinlediğim müziğin bestekârı, okuduğum kitabın yazarı hangi millete hangi dine bağlı önemli değildir. Burada önemli olan bende ve dinleyen, okuyan herkeste yarattığı hissiyattır.”[23]

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:218, Eylül 2019…

[1] Arthur Schopenhauer.

[2] Zülal Kalkandelen, “Kötü Müzik, Cafcaflı Şov”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2012, s.16.

[3] “Şimdi de Çaykovski Hedefte”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2018, s.15.

[4] Orhan Tekelioğlu, “Yineden ‘Musiki İnkılâbı’ mı?”, Radikal İki, 20 Eylül 2009, s.11.

[5] Zeynep Oral, “Grup Yorum’a Tahammülsüzlük”, Cumhuriyet, 21 Eylül 2012, s.19.

[6] Gülden Öktem, “Türkü Söylemesi Yasak!”, Milliyet, 21 Ekim 2012, s.9.

[7] Ayhan Erol, Müzik Üzerine Düşünmek, Bağlam Yay., 2009.

[8] Nehir Meral G., “Dinlemek ve Düşünmek”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:470, 19 Mart 2010, s.23.

[9] Evin İlyasoğlu, “Müzik Var Olmanın Aydınlığıdır”, Cumhuriyet, 22 Mayıs 2019, s.13.

[10] Kadir İncesu, “Gülsin Onay: Müzik Zihin Açar”, Birgün, 21 Nisan 2019, s.15.

[11] Canan Aydın, “Mirkelam: ‘Ulan Yaşamak da İyiymiş!’ Dedirten Şeydir Müzik”, Birgün, 6 Aralık 2013, s.13.

[12] Latince ‘Musa’ kelimesine ‘İke’ ekinin getirilmesiyle oluşmuştur. ‘Musa’ Latince ‘Peri’ demektir. ‘Müzik’ yani ‘Müsaike’ işe perilerin dili anlamındadır.

[13] İhsan Özgen, Sanatı Yaşamak, YKY, 2009.

[14] Nilgün Marmara, Kırmızı Kahverengi Defter, Telos ay., 1993.

[15] Jean Paul Sartre, Bulantı, çev: Selahattin Hilav, Ataç Kitabevi, 1961, s.42.

[16] Ceren Çıplak, “Derya Köroğlu: Döneme Tanıklık Eden Sözler Bulamıyoruz”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2017, s.16.

[17] Tam da bunun için “Hegel’e göre şiir ve müzik maddesi olmayan sanatlar olarak bir ortak payda taşır. Bu iki sanat dalının akrabalığı öylesine eskiye dayanır ki, ikisinin bir arada doğduğuna dek varır. Müziğin ritimsel yapısı, ezgisel akıcılığı, armonik dengesi şiir sanatının da yapı taşlarındaki öğelerdir. Yunan mitolojisinde Apollon hem şiir, hem de müzik tanrısıdır.” (Evin İlyasoğlu, “Şiirin Müzik İçindeki Soluğu”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2011, s.15.)

[18] Şostakoviç Hayatı ve Eserleri, çev: Hakan Güçlü-Mehmet Kıvanç, Gelenek Yay., 199.)

[19] “İnsanlığın çıkardığı tekmil gürültülerin en pahalısı opera.” (Moliere.)

“Operanın eskisi gibi olmadığını söyleyenler yanılıyorlar. Opera eskisi gibi. Sorun da burada.” (Noel Coward.)

“Konuşulamayacak kadar aptalca şeyler operada şarkı olarak söylenir.” (Voltaire.)

[20] “Wagner’e bayılırım, ama pencerenin dışına kuyruğundan asılmış bir kedinin tutunmak için camı tırmalamasını tercih ederim.” (Charles Baudelaire.)

“Wagner’in müziğine bayılıyorum. O kadar gürültülü ki, insan ne söylediği duyulmadan konuşabiliyor.” (Oscar Wilde.)

[21] Melodi zenginliği ve ritim canlılığı ile kendinden sonraki pek çok kuşağı etkilemiş bir bestecidir, 15 Eylül 1972’de kaybettiğimiz Ulvi Cemal Erkin… Yapıtları rengârenktir. Her bir yapıtı, kocaman bir renk paletini içerir. Kendisi de usta bir piyanist olduğundan, piyano için yazdığı yapıtlar ağırlıktadır… Onun orkestra işçiliğini Köçekçe’nin, senfonilerinin, keman ve piyano konçertolarının rengârenk paletinde, piyano yazısının inceliğini küçük piyano parçalarında duyabilirsiniz.

Besteleri, Türk halk dansları, geleneksel modlar ve İslâm felsefesinin gizemli öğelerinden kaynaklanıp Batı müziği polifonisiyle birleşir. Melodi zenginliği ve ritim canlılığı ile Erkin, başta Ferit Tüzün olmak üzere kendinden sonraki pek çok kuşağı etkilemiş bir bestecidir. (İlyas Evinoğlu, “Bir Müzik İşçisi”, Cumhuriyet, 10 Ekim 2012, s.15.)

[22] Umut Erdem, “Nüfusumuzun Yüzde 92.3’ü Klasik Müzik Dinlemiyor”, Hürriyet, 23 Kasım 2011, s.7.

[23] Ali Cemal Karabudak, “Şevki Karayel: Klasik Müzik Bize Çok mu Yabancı?”, Birgün, 9 Ocak 2012, s.13.