Sovyet romani

Filolog Ahmet Açan ile Sovyet Romanı üzerine dört bölümden oluşan kapsamlı söyleşinin dördüncü ve son bölümünde, 1956 Hruşçov’un Destalinizasyon Kampanyası Sonrası Sovyet Romanını ele aldık. Söyleşinin yanı sıra Sovyet edebiyatı üzerine çalışan, araştırma yapan okuyucularımız ve dinleyicilerimiz için referans kaynağı olabilmesi açısından, söyleşinin makale versiyonu da Ahmet Açan okuyucularımız için ayrıca kaleme aldı. Emekleri için kendisine çok teşekkür ederiz. — Görüş Redaksiyonu


1953 Sonrası…

Ve 1953’de Stalin ölür, 1956 Hruşçov’un destalinizasyon kampanyası ve kişi kültü açıklamaları ülkede büyük depreme yol açar. Sosyalist gerçekçiliğin klasiklerinden biri olan “Bozgun”un yazarı Aleksandr Aleksandroviç Fadayev – ki o zamanlar Yazarlar Sendikası başkanıdır – açıklamadan  sonra bir intihar mektubu bırakarak hayatına son verir. Mektupta şunlar yazılıdır: “Hayatımı adadığım sanat, Parti’nin kendine güvenen cahil önderliği tarafından mahvedildiği ve artık düzeltilmesi mümkün olmadığı için artık yaşama olanağı görmüyorum. Bir yazar olarak hayatım tüm anlamını yitiriyor ve büyük bir sevinçle, alçaklığın, yalanın ve iftiranın içinde boğulduğunuz bu çürümüş varoluştan kurtulmak için hayattan ayrılıyorum. Son umudum, en azından devleti yönetenlere bunu söylemekti ama son 3 yıldır isteklerime rağmen beni kabul bile edemediler.”

Konstantin Fedin ve Leonid Leonov ise bir daha roman yazmaz.

Peki ne olmuştu?

Burada biraz konu dışına çıkarak çok kısaca siyasi olaylara değinmek mecburiyetindeyiz. Daha önce Görüş21’de 1936-37 olaylarını bir cinayet romanı kurgusuyla neredeyse tamamen dönemin arşiv ve steno kayıtlarına dayanarak anlattığım Kırılma: Stalin’in Başarısız Demokrasi Devrimi’ni eğer hâlâ okumayan varsa mutlaka okumalarını öneriyorum.

Kırılma: Stalin’in Başarısız Demokrasi Devrimi | 1. Bölüm | Görüş (gorus21.com)

Çok çok kısaca özetlersek,  Leningrad Parti Sekreteri Kirov’un 1934 yılında öldürülmesiyle başlayıp, 1937 1 Mayıs’ında general Tuhaçevski’nin açığa çıkan darbe girişimi ve sonrasında ülke büyük bir çalkantı içine girmişti. Tüm bunlara karşın Stalin’in 1936 anayasasına birden fazla aday ve sınırsız propaganda hakkını koymakla yetinmeyip neredeyse tüm siyasi tutuklulara af kararı çıkarması, yerleşik bürokrasiyi kızdırmıştı. Aslında günün şartlarına göre eski bürokrasiyi, daha eğitimli olan genç kuşaklarla değiştirmeyi amaçlayan Stalin’e karşı Sibirya genel sekreteri Eykhe’nin bir muhtara verdiğini, bırakın Stalinist olmayı, Marksist bile olmayan liberal tarihçi Yuri Jukov “Öteki Stalin” kitabında ortaya çıkardı. Sovyetler Birliği’nin düşmanlarla çevrili olduğu ve bu çok adaylı seçime girmeden önce ciddi bir temizlik harekâtı yapılmasını dayatan ve Stalin eğer buna izin vermezse onu devireceklerini ima eden – yazdığımız makalede ayrıntılar var – çoğunluğu Sovyet Cumhuriyetlerinin genel sekreterleri bir “temizlik” operasyonu başlatır ve yerelde kurmuş oldukları Troykalarla, tamamen hukuksuz bir şekilde -hukuksuz olduğunu bizzat başsavcı Vişinski söylemektedir- en az 700 bin insanın ölümüne yol açmışlardır.

Listen to “Sovyet Edebiyatı” on Spreaker.

Bunların arasında daha sonra 3 kez Stalin ödülüne hak kazanan Vera Panova’nın ikinci kocası yazar Bahtin olduğu gibi Cengiz Aytmatov’un babası da vardı. Bu insanların neredeyse tamamı suçsuzdur. Yalnız işin ilginç yanı bu “Büyük Terör”ün en önemli uygulayıcılarından biri o zaman Moskova’nın başında olan Hruşçov’du ve Eykhe’den sonra en fazla elini kana bulayan bizzat kendisiydi. Kuşkusuz ki Stalin herşeyi göze alarak bu cinneti durdurmadığı için sorumludur. Ancak belirtilmelidir ki bu katliamı yapanların tamamı da bir kaç sene içinde kurşuna dizilmişlerdir. Buradan nasıl olduysa sıyrılan tek kişi Hruşçov’dur! Hruşçov bu ifşaatları yaparken aslında bir yandan kendi sorumluluğunu gizlemek, diğer yandan da bir daha halkın değil, Parti’nin en üst düzey yetkililerine böyle cezalar verilmemesini imkansız hale getiren yasalar çıkararak aslında kendisini korumaya almıştır. Tabi ki İç işleri Bakanı Lavrenti Beria’yı kurşuna dizdikten sonra! Ayrıca Hruşçov’un Sibirya’da en büyük katliamı yapan Eykhe’yi aklamasını da tarihe not düşmek gerekir.

Yeni Dünya…

Bundan sonra artık baskı altında olan Stalinist yazarlardır ve Stalin dönemine söven hemen herkesin kitapları yayınlanabilmektedir. Hruşçov’un, Sovyetler’in en büyük edebiyat dergisi Novıy Mir (Yeni Dünya)nın başına eski bir kulak olan, mülksüz bırakılmış ve “zulme” uğramış Tvardovski’yi getirmesiyle Soljenitsin’in “İvan Denisoviç’in Bir Gün”ü (1962), “Matriyona’nın Evi”, “Dava Uğruna” ve “Kreçetko İstasyonu’nda Bir Olay” (1963) romanları yayınlanırken, Konstantin Simonov’un “Savaşın Yüz Günü” sansüre takılmıştır! Yine bu “Yeni Dünya” dergisinde M. Şçeglov ve F. Abromov sosyalist gerçekçiliğin klasiklerini eleştiren makaleler yayınlanmaya başlar. Tvardoski Brejnev döneminde de aynı politikasını sürdürür. Bu “liberal” politikalara karşı ideolojik mücadeleyi ise “Ekim” dergisinin editörü Vsvelod Koçetov yapar. Hatta Koçetov, sondan bir önceki romanı “Daha ne istiyorsun ki” de (1969) direk oklarını “Yeni Dünya” dergisine yöneltir. Romanda eski Rus resmiyle ilgileniyor görünen bir grup yabancı, batılı okuyucu için illüstrasyon şeklinde, bilgilendirici bir albüm hazırlamaktadır. Bu insanlar, resmi olarak Londra’daki yayınevi “New World” için çalışıyor görünseler de aslında Batılı istihbarat servislerine hizmet ediyorlardır. Koçetov’un, yayınevinin ismini “New World” olarak seçmesi tesadüf değildir. Koçetov’a göre “Yeni Dünya” yeni edebiyatı açığa çıkarma kisvesi altında, anti Sovyet ve vatanseverlik karşıtı faaliyetlerin odağı olmuştu ve amaçları ve görevleri bakımından Londra’daki yayınevinden bir farkları yoktu. “Daha ne istiyorsun ki” romanı edebiyat eleştirmeni İlya Krilov’a göre kendi döneminin “Ecinniler”idir. Şolohov romandan övgüyle bahseder. Ancak Koçetov romanı Moskova’da basmaya cesaret edecek tek bir yayınevi bulamaz. Roman ancak “Minsk” de yayımlanabilir ve geniş okuyucu kitlesine ulaşamaz.  Hatta öyle ki kitabın piyasadan toplanıp imha edildiğine dair kanıtlar vardır.

Pasternak olayı…

Burada son derece ilginç ve tuhaf görünen bu “özgürlük” günlerinde aslen bir şair olan Boris Pasternak’ın tek romanı olan “Dr. Jivago”nun yasaklanması olmuştur. Bu yasak onu bir anda Batı’da şöhrete kavuşturmuş, aslen bir romancı dahi olmayan Pasternak’a 1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir. Bu incelenmeye değer bir olaydır.

Artık Soljenitsin’in eserleri bir yayınlanırken, gençliğinde Ekim Devrimi için, Lenin için şiirler yazmış Pasternak nasıl olmuştur da veto yemiştir? Dört kişilik değerlendirme kurulundan ikisi Konstantin Fedin ve Konstantin Simonov’dur. Pasternak’a gönderdikleri mektupta romanı neden basıma uygun bulmadıklarını şöyle anlatırlar:

“Romanınızla ilgili olarak bizi rahatsız eden şey, editörlerin veya yazarın kesintiler veya düzeltmeler yaparak değiştirebileceği bir durum değildir. Burada kast ettiğimiz romanın ruhu, genel havası ve yazarın hayata dair görüşleridir… Romanınızın ruhu sosyalist devrimin kabul edilmemesi yönündedir. Romanınızın genel havası da Ekim Devrimi’nin, İç Savaş’ın ve bunların beraberinde getirdiği toplumsal dönüşümlerin insanlara acıdan başka bir şey getirmediğini ve Rus entelijansiyasını fiziksel olarak ya da ahlaken yok ettiğini söylemektedir.”

Boris Pasternak ve dönemin pek çok ünlü yazarı Moskova’da, yazarlar için özel olarak inşa edilmiş, ıhlamur ağaçlarının içindeki enfes daçalarda yaşamaktaydılar. Stalin, Pasternak şiirlerinin hayranıydı. Şair Pasternak’ın aynı zamanda ünlü bir Şekspir çevirmeni olarak maddi durumu diğer yazarlara göre de çok daha iyiydi. Ekim Devrimiyle ilgili bu duyguları 1936 ile başlayan baskı döneminde oluşmuştur…

Dr. Jivago’ya yanıt Yerşov Kardeşler

Yani Soljenitsin bile Pasternak kadar antisovyet kabul edilmemişti! Aslında Pasternak’ın “Dr Jivago” romanına yanıtı, polemikçi yazar Vsevelod Koçetov “Yerşov Kardeşler” romanıyla vermişti. Roman bir yönüyle başta kişi kültü olmak üzere Hruşçov’un 20. Parti kongresinde ki kararlarına eleştirel yaklaşırken, diğer yandan da “çözülme” sonrası “sosyalist gerçekçiliğe” yapılan eleştirilere bir yanıt niteliğindedir. Yeni Sovyet tiyatrosu ve resmi de kitapta yoğun olarak tartışılır. Türkçe’ye çevirisini benim yaptığım roman muhtemelen 2022 yılı içinde Yordam edebiyat tarafından yayınlanacaktır.

Koçetov Vsevolod Anisimoviç (1912 -1973 ): İlk büyük başarı, 50’li yılların başlarında “Jurbinler” (1952) romanıyla – Yordam Kitap – gelir. “Jurbinler”, “sahih (kanonik)” sosyalist gerçekçiliğe sonsuza dek bağlı bir  bir romandır.  Romanın her bir satırı, dünyanın sosyal olarak yeniden örgütlenmesinde işçi sınıfının önceliği fikrini enerjik bir şekilde ortaya koyar. Bu da kahramanı olmayan bir romandır. Öyle ki “Büyük Aile” adıyla filme çekilen roman 1954 yılında tüm oyuncularına Cannes film festivaline en iyi erkek ve en iyi kadın ödülünü kazandırmıştır. Bu Cannes film tarihinde tektir. Sosyalist gerçekçilik böylece kahramansız hikaye olamaz anlayışında olan küçük burjuva estetiğine bir kez daha üstün gelmiştir.

Stalin’in ölümünden sonra ama SBKP’nin 20. Kongresinden önce yazılan “Gençlik bizimle”, yazarın tutkusunun ve huzursuzluğunun patladığı ilk romandır.  Yazar, hassas bir sismograf gibi zorlukla fark edilen sarsıntıları yakalamış, Stalin’i idolleştiren ve sosyalizmi seçen insanların gelecekte maruz kalacakları aşağılamaları önceden sezmiştir.

Yazarın en iyi romanı, 1958 yılına ait “Yerşov Kardeşler”dir. Dışardan bakıldığında “Jurbinler’i” anımsatır. İlk bakış da bu da epik bir aile-üretim romanıdır, ancak Jurbinlerde zaten var olan ince ve belirgin mimari burada daha da derinleşir. Yazarın edebi hüneri iyice açığa çıkar, fakat biçimsel mükemmelliğe ek olarak kitabın içeriği, yaratıcının gerçek gücünü ve bilincini ortaya çıkartır. Aslında bu roman,  SBKP 20. Kongre kararlarına ve ardından gelen “çözülme”ye karşı bir protestodur.  “Yerşov Kardeşler”de de Koçetov, sosyalist gerçekçiliğe sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak romandaki karakterlerin iç dünyası çeşit çeşittir ve her birinin  göz kamaştırıcı gerçekliği Karamazof Kardeşlerin dünyasına benzer. Koçetov’un romanının ismi bu yüzden tesadüf değildir.

Sosyalist anavatana özverili bir şekilde hizmet etmek için gerçek heyecan,– yani 60’lı yıllarda git gide azalan şeyler- ancak Sovyet iktidarının ilk yıllarıyla anlatılabilirdi. Koçetov’un “Düşme Açısı” romanı, 1919 yılında devrim, beyaz Finler ve general Yudeniç’in işgal tehdidi altındaykenki olayları  anlatır.  “Düşme Açısı” (1967) yalnız askeri değil aynı zamanda siyasi bir kapışmadır.

1969 yılında yazdığı “Daha ne istiyorsun ki?” romanından bahsetmiştik. Ama bu roman aynı zamanda Bulgakov’un “Usta ve Margarita” romanına da yanıt niteliğindedir.

Son romanı “Tepelere Yıldırım Çarpar”, 1983 yılında ölümünden sonra yayınlanmıştır.

1953 yıllarından itibaren yazarlarda kabaca üç ana eğilim ortaya çıkar. Birincisi “eleştirel eğilim”. 20. Kongrenin ifşaatlarından sonra bu yazarlar dikkatlerini özellikle Sovyet gerçeğinin olumsuz  yönleri ve çelişkileri üzerine yoğunlaştırdılar. Bunların eserlerinde zulüm, ilgisizlik, bürokratlık, adaletsizlik sahneleri sanki yazar “Bakın. Bütün bunlar korumak istediğimize aykırıdır, komünizme karşıdır” demek istermişcesine anlatılır.

Kahramanlık üslubuyla gazetecilik karışımı olarak adlandırılabilecek diğer eğilimdeki yazarlar ise, aksine yiğit, komünist işçi tiplerini öne çıkarmak eğilimindeydiler. İnsanların acılarına, sorunlarına gelince, eski bir atasözünü hatırlatıyorlardı: Yumurta kırmadan omlet yapılmaz.

Üçüncü eğilim ise liriko-romantik üslupla yazan yazarlardır.  İçerik ve üslup bakımından farklı ama ortak noktaları emekçilere lirik yaklaşan bu romancıları sıralarsak: Vasili Aksyanov’un  “Meslektaşlar” (1960)  üç genç doktorun kuzeye gidişini ve orada yaşamla karşılaşmalarını anlatır. “Yıldızlı Bilet” de (1961) ise çağdaş gençliği ve bulundukları çevre içindeki sağlıksız gelişmeler işlenmiştir. Aleksandr Rekemçuk’un “Yaz Tatil Günleri” ve “Genç ve Yeşil” hikayeleri filme alınmıştır. Georgi Vladimov’un “Büyük Damar”, Efim Doroş’un “Kır Notları”, Vladimir Fomenko’nun “Toprak Anıları”, Vasili Smirnov’un “Dünyanın Keşfi”, Georgi Markov’un “Toprağın Tuzu” ve “Baba ve Oğul” bu tarzla yazan yazar ve romanlara örnektir.

Bu dönemde Yuri Pavloviç German’ın filme de alınan en ünlü romanı “Benim Sevgili İnsanım” da (1961) özel mülkiyetten arınmaya ve yeni insana yöneliş anlatılır.

SSCB’nin en büyük edebiyat ödülünü “Yaşa ve Anımsa” romanıyla kazanan Valentin Grigoryeviç Rasputin, olaylara salt bir gözlemci gibi bakarak kahramanlarına ve olay örgüsüne hiç müdahalede bulunmaz. Kahramanlarını edebiyatın dışında kişilermiş gibi çizer.

Sovyet edebiyatının çok genç yaşta yitirdiği en büyük yeteneklerden biri de yazar, yönetmen, aktör, senaryo yazarı Vasili Makaroviç Şukşin’dir. (1929-1974). Kendisine büyük ün sağlayan “Kırmızı Kartopu Ağacı”nda (1973) Sovyet toplumundaki toplum dışı insanları incelemiştir. Öykü aynı adla filme alınır ve 7. Bakü Sovyet Filmleri Festivalinden ödülle döner. “Vatan İçin Çarpıştılar” filminin çekimleri sırasında ölmüştür. Şukşin için Sergey Zaligin şunu yazar. “Rus edebiyatında kısa hikaye ustası olarak bıraktığı iz en önemli olanıdır. Şukşin, sanki sahneden büsbütün çekilmiş olan “olay yazımı” diye adlandırdığım hikaye türünü yeniden diriltmiştir. Şukşin okuru çok farklı yerden avlayan bir yazardır.” 

Son olarak, daha yeni romanını çevirdiğim için biraz da torpil yaparak Boris Lvoviç Vasilyev’den bahsetmek istiyorum. (1924-2013) Sovyet yazar ve senarist. Pek çok ödülü vardır. Smolensk’de doğdu. İkinci Dünya Savaşı’na katıldı. 1946 yılında mühendislik fakültesini bitirdi. 1952 yılında SBKP’ye girdi. İlk piyesini 1954 yılında yazdı: “Tankçılar”. Vasilyev SSCB Goskino’yu bitirdikten sonra uzun metrajlı film senaryoları yazmaya başladı. 1958’de “Bir sonraki uçuş” 1960’da  “Uzun gün”. 1971 yılında televizyona uyarlanan “Tankçılar” piyesi “Subaylar” adıyla filme çekildi, televizyonda gösterildi ve yaygın olarak izlendi.

Boris Vasilyev’in ilk düz yazı eseri “İvanov Motoru” 1967 yılında “Novıy Mir/Yeni Dünya” dergisinde yayımlanmak üzere kabul edildi ama ancak 1970 yılında yayımlandı. Hikaye Mark Osepyan tarafından filme çekildi ancak 1987 yılına kadar televizyonda gösterilmedi.

Cephede yitirilen yazarlar

Eserlerinde ağırlıkla işlediği konu savaştır. Kendi de savaşta yer alan, savaşın tüm gerçeklerine tanıklık eden yazar özellikle savaşın sebep olduğu tamiri ve geri dönüşü imkânsız kayıpları ele alır. Devrim sonrası Sovyetlerde dünyaya gelen ve Sovyetlerin ilk yıllarını gören bir nesil hem cephede hem de cephe gerisinde yitip gitmiştir. Yazarın temel amacı bu kayıpları tekrar tekrar hatırlatmaktır. Bu amaçla “Sakindi Oranın Şafakları”, “Bu Topraklar Onları Unutmaz”, “Yarın Savaş Vardı” ,“Eski Savaşçı” , “Muhteşem Altılı”, “Siz de Kimsiniz İhtiyar Adamlar?” gibi eserleri kaleme alır.

Vasilyev’i askerlik yaşamında etkileyen en önemli olaylardan biri kadınların savaşta yer almalarıdır. “Akademiye gittiğim zaman iki manga kız gördüm, hepsi de cepheden gelmişti. Kimileri yaralıydı. Kadınların savaşta yeri yoktur! Onları oraya yollamamak lazım! Kızlarım cephe gerisinde yardımcı olun! Yaralılara bakın, onlarla evlenin, bacağı olmayan engellileri rahat ettirin – işte bunlar sizin görevinizdir! Kadınlar çocuk büyütmeli, savaşmamalı.”

Savaşta kadınları anlattığı, yazarı şöhrete kavuşturan ve Türkçe’ye de çevrilen “Sakindi Oranın Şafakları (1969)” uzun hikayesinde bir erkek astsubay dışında tamamı kadınlardan oluşan bir uçaksavar taburu söz konusu edilir. Hikaye öylesine beğenilir ki 1970 yılında tiyatroya uyarlanır, sonra ise 1972 yılında ise filme çekilir. Bu eser Vasilyev’in adını tüm dünyaya duyurur.

Yine 1972 yılında yazdığı (Çevirisini benim yaptığım) “Yarın Savaş Vardı” uzun hikayesi ise sansürden geçmez. Kurulun ufak tefek düzeltme taleplerini kabul etmeyen yazar öyküsünü rafa kaldırdı ve öykü ancak 12 yıl sonra, 1984 yılında yayınlanabildi. 1985 yılında hemen sahneye aktarıldı ve Mayakovski tiyatrosu tarafından uzun yıllar oynandı. Yazar filmin senaryosunu da yazdı ve öyküsünü çekmesi için çok genç birine, o zamanlar son sınıf sinema öğrencisi olan Yuri Kara’ya güvendi. Gorki Stüdyolarının tam desteğini alan çiçeği burnunda yönetmen, aynı zamanda da okul bitirme ödevi olan filmi çekti fakat bu sefer de film sansür kuruluna takıldı. İki yıl bekledikten sonra 1987 yılında gösterime giren film çok kısa bir süre içinde kült oldu ve 48 ülkede festivallerde gösterildi. (Türkçe altyazılı olarak filmi Youtube’da izleyebilirsiniz.)  

Genelde İkinci Dünya Savaşı konularını işleyen yazar, “Beyaz Kuğulara Ateş Etmeyin (1973)” gibi keskin sosyal konulara da değinmiştir. Otuzun üzerinde roman, hikaye ve uzun öyküsü (povest) vardır. Edebiyatçı A. Pavlovski’ye göre, “Vasilyev duygusal olmaktan korkmuyor, sanki bazen, gözyaşları içinde yazıyor gibidir”

Savaşa ve neden olduğu acılara eserlerinde sürekli olarak yer veren yazar kendi gibi asker kökenli yazarların oluşturduğu ve “teğmen nesri” olarak adlandırılan türü hem beğenmekte hem de onu yetersiz bulmaktadır:

“Teğmen nesri fena halde hoşuma gidiyor, çünkü cepheye giden yaşıtlarım gördüklerini, gerçekleri yazdılar. Baklanov’u, Bondarev’i, Kondratyev’i, Bogolov’u, Bıkov’u okudum, onları su gibi okudum, ancak bir anda itiraz edesim geldi. Bu benim bildiğim savaş değildi. Onların savaşı tanklarla, cephe gerisiyle, hücum destekleriyle, öncü güçle, karargâhlarla; benim savaşımda ise cephe gerisinde kimse yokken, Almanlarla karşılıklı çatışmalar var, her türlü yaralanmanın sonu ise ölüm”.

Yazar, Moskova Yazarlar Birliği ve Rusya Film Yapımcıları Birliği üyesiydi. Ayrıca “Nike” Rusya Sinema Sanatları Akademisinde öğretim görevlisi olarak görev yaptı.

Sonuç…

Yani kısaca: “Sosyalist gerçekçilik tek formata göre biçilmiştir, yazarların yaratıcı kişiliği sosyalist gerçekçilik çerçevesi içinde yazma “zorunluluğu” yüzünden, yani SSCB’de tüm olup bitenleri övme zorunluluğu yüzünden yok edilmekte, hepsi aynı potada eritilmektedir” iddialarının aksine Sovyet romanının çok sesliliğini, güncel ve en karmaşık sorunları ele aldığını, çok sayıda üslüp arayışını, hümanizmini, şiirselliğini vb göstermiş olduğumu sanıyorum. Kuşkusuz ki Sovyet edebiyatına ve sosyalist gerçekçiliğe yöneltilen suçlamalara örnek pek çok roman ismi verilebilir. Ancak bunlar hiçbir zaman ana akım olmamış, sosyalist gerçekçiliğin en iyi eserleri olarak görülmemiştir. Pek çok örneğini verdiğimiz Stalin ödüllerine de baktığımızda gerçekçilik ve sanat kaygısının ön planda olduğunu görürüz. Komünist Parti içinde zaman zaman Sovyet toplumu içinde devrim artık çelişkileri ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla artık çelişki iyiyle kötü arasında değil, iyiyle daha iyi arasında olmalıdır şeklinde görüşler olmamış değildir. Ancak bu tarzda romanlar şiddetle eleştirilmiş, Sovyet romanı tüm bunları aşarak, dünya edebiyatının klasikleri arasına girecek eserler vermiştir.

Dimitri Şepilov “Stalin ve Hruşçov Dönemi Sovyet Politikaları Adlı” adlı kitabında şu anekdotu anlatır:

“1948 yılının 31 Mart günü, Politbüro toplantısında Stalin soruyor: ‘Vera Panova’nın Krujuliha romanı ödüle aday gösterildi mi?’  Toplantıya katılanlardan biri bu romanın edebiyat çevrelerinden değişik tepkiler aldığı için aday gösterilmediğini söylüyor. Romanı bazıları beğeniyor, bazıları da karşı çıkıyorlarmış.

‘Neden karşı çıkıyorlarmış?’ diye soruyor Stalin.

‘Roman işçilerin hayatını biraz karamsar tarzda işliyormuş.’

‘Nasıl olur…’ diye itiraz ediyor Stalin. ‘İnsanların yaşamı Okurov Kasabası’nda böyle tasvir edilmemiş miydi? E peki bu nasıl iş? Önemli olan gerçekleri anlatmak değil mi? O halde neden Krujliha’ya vermiyoruz ödülü?’

Toplantıda bulunan yazarlardan biri soruyor: ‘Peki ama yazarın insanlar ve olaylar karşısındaki tutumu önemli değil mi?’

‘Artamanov Meselesi’nde Gorki’nin yaptığı neydi? Panova’yı devletle yurttaş arasındaki sorunlara iyi bir çözüm getiremedi diye mi beğenmiyorlar? Bu çok gülünç… Peki, gerçek hayatta olanları nereye koyacağız? Yazarlarımızdan hangisi böyle bir çözüm getirebilir?”

Daha başka bir yorum olmuyor, Vera Panova ikinci kez Stalin ödülü alıyor.” (Krujlija, 2017 Aralık ayında Yazılama tarafından İleri Bakmak adıyla Türkçe’ye kazandırıldı. Ancak bu kitabın da neredeyse tüm Sovyet klasikleri gibi yeni baskısı bulunmamaktadır!)

Bu podcast’in sınırları içinde devasa boyutlardaki Sovyet bilimkurgu edebiyatına hiç değinmedik ki çok önemlidir. Batılı örnekleriyle kıyaslandığında olağanüstü derece derin ve sarsıcıdır. Türkçe’ye epey örneği çevrildiği için mutluyum. Öte yandan bugün Türkçe yazında Sovyet romanı ya da sosyalist gerçekçiliğin en temel eserlerinin bile ya hiç çevrilmediğini ya da çevrilenlerin yeni baskılarının olmadığını görmekteyiz. Özellikle 60’lı 70’li yıllarda Sovyet roman örnekleri yayınlanıyor ve sonra büyük çoğunluğu unutuluyor. Bunların önemli bir kısmı İngilizce’den çevrilmiştir ve bazılarında çeviri sorunları vardır. Bugün kendini solda gören yayın evlerinin kendisine biçmesi görev önce geçmişte var olanların – kuşkusuz orijinal dilinden yeniden gözden geçirerek – yeniden basılması, sonra ise sosyalist gerçekçiliğin klasiklerinden başlayarak hiç çevrilmemiş olan eserlerin Türkçe’ye kazandırılmasıdır. Bizim burada verdiğimiz örnekler, deryada damla olsa da en başlıcalarıdır. Hele de Leonid Leonov gibi bir yazarın isminin hiç duyulmamış ve dolayısıyla da Türkçe’ye kazandırılmamış olması Türk yayıncılığı açısından başlı başına bir utançtır!

Son sözü büyük usta Maksim Gorki’ye verelim: “Sosyalist gerçekçilik yaşamı bir eylem ve yaratılışın amacı için, doğa güçleri önünde insanın zaferi, sağlıklı ve uzun bir yaşam, varolmanın mutluluğu için en değerli bireysel yeteneklerin kesintisiz gelişimidir.