sudan

“Biz insanlığın sevdalılarıydık.”[1]

Çiçekdağ’lıymış Hüseyin Yıldırım. Kırşehir’in Kürt göçüyle nüfuslanmış bölgelerinden…

“Adı Çiçekdağı/ Sanmayasın ki/ Dört yanı çiçek kokar/ Sümbül taşar/ Oysa/ Eski bir uğrak, ibaret toz toprak/ Bir kaya dibinde, hırsız keçi saklar/ Çocuk/ Süt kokusuna ağlar/ Kim neyler aç havada/ Gül kokusunu/ Adı Çiçekdağı/ Ne çiçekten dağı var/ Ne de dağında bir çiçek…” (Çiçekdağı)

Alevî, Kürt bir ailenin dokuz çocuğundan biri. Babasını dağın öfkesinde yitirmiş… [“Babam/ Asilenmiş babam/ Arkasına bakmadan/ Çevirdi gözlerini dağlara/ Dağ kopuk bir kayadan/ düştü ovaya/ Ölüm dalda kiraz/ Düşer bir bir/ Umutsuzca” diyor bizcileyin en güzel şiirinde, Besȇ Benim Anam’da]

Çiçeksiz bir dağda geçen çocukluğu beslemiş belli ki dağlarda çiçek açtırma düşlerini.

Ama bu coğrafyada düşler cezasız kalmaz ki… 1988 yılında, 21 yaşında ilk mahpusluk. 1993’te ise müebbet… O gün bugündür, cezaevlerinde geçmektedir yaşamı. 30 yıla yakın tutsaklık…

Ancak Hüseyin Yıldırım, tutsaklığı berekete çevirmesini bilenlerden. Bu 30 yılda çoğu sahnelenen Kürtçe ve Türkçe oyunlar yazmış, resim ve karikatür çizmiş. Ve sonunda şiir…

Güneşten Ördüm,[2] Hüseyin Yıldırım’ın ilk şiir kitabı.

Şiirlerinde 30 yıllık tutsaklığının bütün izlerini görmek mümkün: “Kafamı traşladılar/ benden habersiz/ Ellerim kelepçeli/ yatıyorum/ soğuk-buz gibi/ zeminde/ titriyorum/ aç köpek gibi…” (Yargısız İnfaz) diye başlayan. Ve devam eden:

 “Bir selam çaktım duvara/ Duvar resmi/ Belli ki kibirli/ Kurşun renginde/ Ben bir ömür voltalarım/ Soğuk gölgende…” (Duvar)

Ya da: “Dağlardan geldim/ zindan sıkar beni/ renklerin diyarından/ gri boğacak beni/ Halay başında sürüklerdim coşkuyu/ Halaysız/ Ellerde şimdi sürünürüm ben…” (Bırakın Gideyim Sadece Dağlara)

Yine de hep firaridir düşler… Hangi taş duvar düş gücünü tutsak alabilmiş ki? [“Sonrası?/ durakta otobüse biner gibi/ güneşe binersin gecenin bir vaktinde/ inersin/ ay ışığında/ mevsimin en güzel ayında…” (Taş Duvar)]

Yani gövdesi içeride, yüreği dışarıda bir ozan, Hüseyin Yıldırım.

Zaten şiir biraz da bu demek değil mi? Mevcutla sınırlanmama, olanda olası olanı görebilme yetisi. Bu bakımdan umudu yetiştiren, besleyen, büyütendir o. Eziyetin, baskının, sömürünün sonsuza dek sürmeyeceğine, hayatın bir gün çiçeğe duracağına değgin umudu… Asla tutsak alınamayan… Çiçeklerden, topraktan, denizlerden, yıldızlardan damıtılan… Victor Jara’nın o eşsiz bestesi El Arado’da yıllar ve yıllar boyu toprağı tırmıklayan bir köylünün ağzından dile getirdiği de o umut değil mi?

“Kelebekler uçuşuyor, türkü söylüyor ağustos böcekleri/ Ve tenim kararıyor/ Parlayan, parlayan, parlayan güneşin altında/

Ve akşam vakti, eve dönerken/ Gökyüzünde bir yıldız beliriyor/ Asla geç değil, diyor bana/ Güvercin uçacak, uçacak, uçacak

Sıkı bir boyunduruk gibi/ Sıkılı umut dolu yumruğum/ Çünkü değişecek her şey…”[3]

O “tutsak alınamayan”dır ki kanatlandırır insanı, yüksek duvarlarla çevrilmiş taş zemin bir avludan: “Sen anılarını/ ben şiirlerimi/ yazalım parşömene/ (…) salıverelim sarı nehre/ Akıp gitsin uzaklara,/ Ummana/ İnsandık/ İnandık/ öyle kalalım/ Anılarda/ Şiirlerde/ Ne dersin/ Uçalım mı?” (Uçalım mı?)

Dedik ya, gövdesi içeride, yüreği dışarıda bir ozan, Hüseyin Yıldırım. Ve de “dışarı”nın bir “çiçek bahçesi” olmadığının da sonuna dek bilincinde. Orayla birlikte soluk alıp veriyor. Ve dışarıda kırılan bir dal, acıtıyor canını. “Duydum ki dışarıda/ Öyle ki vuruldum şafakta/ Nedendir bilinmez incindim baharda/ Çiçekten arı kovar olunmuş/ Taze dalı kırar olunmuş/ Vay hâline insan talihine/ Soya toprağa kıyar olunmuş…” (Duydum ki Dışarıda).

Adalet bakanları, cezaevi müdürleri, gardiyanlar, polis teşkilatı, velhasıl “devletlû”lar bilmiyor olabilir, onların havsalaları almaz. Haberi bizden alsınlar: Bir düş mayalanıyor cezaevlerinde; bir ağaç boy veriyor, yemyeşil. Bir zindandan diğerine sürdükleri, güneşsiz, kitapsız, mektupsuz bıraktıkları, en küçük kıpırtıda tecrite aldıkları, in “Islah oldu”, “hayatı karardı”, “bundan böyle iflah olmaz” dedikleri tutsaklar yaşamanın en direngen, en engel tanımaz, en incelikli yanıyla, resimle, romanla, şiirle hayata tutunuyor, meydan okuyorlar baskılara. Hücrelerden dizeler, renkler, çizgiler fışkırıyor…[4]

“Şairlerin her biri çağrıştırdığı zamanın boyutuyla birlikte varolan bir muhataptır,”[5] saptamasındaki üzere Hüseyin Yıldırım da, onlardan biri… Yıllardır renk, imge, dize dokuyor mahpushanede… Yarısı Mem, yarısı Zin…[6]

[*] Newroz, Haziran 2022.

[1] Jack London

[2] Hüseyin Yıldırım, Güneşten Ördüm, Sitav Yay., Haziran 2021.

[3] Victor Jara, El Arado.

[4] Bunun tanığı, Görülmüştür ve Görüşeceğiz, Deli Dalgalar gibikolektiflerinin tutsak yapıtlarıyla düzenledikleri sergiler, yayınlar, web siteleri… İzleyin… Öneririz…

[5] Daryush Shayegan,  Yaralı Bilinç-Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni, çev: Haldun Bayrı, Metis Yay., 1993.

[6]Baharda newroz takılır/ Newroz’a bir gül atılır/ Gülün yarısında Mem, yarısında Zin/ Saklıdır.” (Newroz)