Halil Topcuk Goethe

Batı-Doğu Divanı başlıklı makalede ifade edildiği gibi Goethe İslam dini ile erken yaşlarda ilgilenmeye başlamıştır ve bu ilgi özellikle Müslüman toplumlarda Goethe’ye ayrı bir ehemmiyet verilmesine sebep olmuştur. “Goethe’siz Bir Hayat Niçin Saçmadır?”  adlı eserin yazarı olan Stefan Bollman Goethe’yi onlarca girişi olan devasa bir parka benzetir. İşte tam da bu noktada Goethe hakkındaki fikirlerimiz bu parkın neresinden girdiğimize bağlı olur.  Goethe’yi Batı Doğu Divanından ibaret sayan, elbette Goethe’nin tüm hayatını İslamiyet’e olan ilgisinden ve yakınlığından ibaret zannedecektir. Homeros’tan Umar, Shakespeare’den Şeyh Pir yapanlar elbette kendilerine bu kadar kadar malzeme veren Goethe’yi hidayete erdirip Müslüman yapmadan bırakmayacaklardır. Prostestantizmin kültürel merkezi olan Weimar’ın ve şüphesiz tüm devrinin kültürel manadaki zirve isimlerinden olan Goethe İslam dinine olan yakınlığından dolayı bugün dahil çokça konuşulmaktadır. Goethe’nin Müslüman olduğunu iddia edenlerin, çoğunlukla Müslüman olmaları da pek şaşırtıcı değil. Diğer tarafta Goethe’nin bu yakınlığından haberdar bile olmayan bir yığın teşkil eden Goethe okurlarını da es geçmemek gerek. Konuyla ilgili çalışmalar yapmış Türk bir araştırmacının Goethe’nin son sözlerinin Kelime-i Şehadet olduğunu iddia etmesi bu tartışmaya çok daha absürt bir boyut katmıştır.

Önceki yazılarda da bahsettiğimiz gibi Goethe, Strazburg’da geleneksel şiirin kurallarından ve biçimlerinden bilinçli olarak uzaklaşmış diğer genç yazarlarla kendisini tanıştıran Johann Gottfried Herder ile arkadaş olur. Herder’in İslam’la teması, daha önce de belirtildiği gibi, zamanın entelektüel çevrelerde istisnai bir durum değildi. Goethe İslam dinini ve peygamberini ilk olarak kendisi de papaz olan Herder vesilesiyle tanımıştır. Herder, Goethe’ye Kuran’ın mevcut olan çevirisini okumasını tavsiye eder. Katharina Mommsen’in iddiasına göre Goethe’nin İslamiyet ile olan yakın ilişkisini destekleyen şey Goethe’nin kendi inanç ve düşünceleri ile İslamın temel öğretileri arasındaki yakınlıktır. Herder bir entelektüel olarak Almanya’da İslamın uzun süren kötülenmesine ve desteksiz ön yargılara karşı net bir tavır takınmış ve Goethe’nin yanı sıra Leibniz ve Gotthold Ephraim Lessing’i de bu konuda ikna edebilmiştir. Batı Doğu Divanı, Goethe’nin şöhreti ve kültürel açıdan haiz olduğu yüksek konumu dikkate alınarak değerlendirildiğinde eserin İslamın sergilenmesi açısından da çığır açıcı olduğu görülecektir.

Goethe 1772’de Coşku ve Fırtına dönemine ait olan Muhammed’in şarkısı (Mahomets Gesang) isimli şiirini yazar. Bu şiirinde Muhammed’i ilahi bir elçi olarak ele alan Goethe mezkur eserinden şöyle bahseder:  “Bu bölüm, göğün altında yalnız başına duran Muhammed’in niyazını içeren ilahi ile başlıyor.” Göğün seslenmesiyle arayışına devam ettikten sonra Muhammed en sonunda “ruhunu tek, ezelî ve ebedî olan ve tüm mahlukatın varlığını borçlu olduğu tanrıya yükseltiyor.” Ayrıca, Kur’an okumalarından ve Turpin’in Muhammed biyografisinden esinlenen Goethe 1773 yılında, planladığı “Mahomet” adlı beş perdelik bir dram üzerinde çalışmaya başlar. Bu eserden geriye 1773’te yayınlanan “Mahomets Gesang” şiiri ve Frau von Stein’ın malikanesinde bulunan küçük bir nesir sahnesi “Muhammed ve Halime” kalmıştır.

“Bu Muhammedi din, mitoloji ve gelenekler şu anki yaşıma yakışır bir şekilde şiire imkan sunuyor. Tanrı’nın sonsuz iradesine koşulsuz teslimiyet, hareketli, dünyanın seyrini kavrayan bir bakış, aşk, iki dünya arasında gidip gelen, bütün gerçekleri arındırmış ve sembolik olarak soyutlaşmış. Bu yaşlı adam bundan daha fazla ne ister?” Goethe’nin son yıllarında sarf ettiği bu ve alttaki sözler, İslam dinine karşı tutumunu özetlemekte ve resmetmektedir.

“[…] Muhammedi bu felsefi sistemi, gerçekte hangi manevi erdem mertebesinde olduğumuzu anlamak için kendinize ve başkalarına uygulayabileceğiniz iyi bir ölçüdür.”

Her ne kadar yukarıda olumlayıcı bir tablo resmedilir gibi olsa da Goethe’nin İslam’a ilgisi her türlü eleştiriden yoksun değildi. Gerçekten de “Notlar ve Açıklamalar” bölümü İslam dininin ve medeniyetinin kuşkulu yönleriyle ilgili eleştirel gözlemler içermektedir. Goethe, Peygamber’in ölümünden sonra gitgide kötüleşen İslam’da kadının konumuna ek olarak, fazla ataerkil olan cennet fikri, şarap yasağı hakkında türlü şikâyetlerini dile getirmek  zorunda kalır. Bunların dışında Kur’an’ın birçok totoloji içermesini ve bazı ayetlerin sıkça tekrarlanmasını eleştirir. “Kur’an bizi önce tekrar tekrar tiksindirse de, her zaman bizi kendisine çeker, şaşırtır ve nihayetinde kendisine saygıya zorlar,” ifadesi bu konudaki görüşlerini özetler.

İslam dini hakkındaki şiirleri ve metinleri sıkça tek tanrıcılık gibi konuları vurgular. Yapmış olduğu çalışmalar, bazı sözleri ve çetin tartışmalarının Goethe’nin İslam dini ve kültürel dünyasına veya en azından İslam inancının belli başlı temel öğretilerine olan yakınlığına işaret etmektedir. Nitekim yeni çalışmasının basılacağını duyururken, şu cümleyi de söylemekten de çekinmez: “Yazar kendisinin Müslüman olabileceğine dair bir şüpheyi reddetmemektedir.” Bu ifade bana kalırsa etrafındaki insanları şaşırtmaktan ve kendisinden bahsedilmesinden hoşlanan Goethe’nin yaptığı bir kelime oyunu olarak da yorumlanabilir. “Kur’an’ın bütünüyle Peygamber’e nazil olduğu kutsal geceyi saygılı bir şekilde kutlaması” veya Weimar’a gelmiş olan Müslüman bir heyetin ibadetine (Cuma namazı) iştirak etmiş olması gibi belli başlı vakalar çevresini hayret içinde bırakmıştır. Bahis mevzu olan ayin sonrasında Weimar’lı dindar birkaç hanımın kütüphaneden Kur’an talep ettiklerinden sevinçle bahseder.

Din ve farklı konulardaki müphem (ambigious) ve muğlak ifadelerinin yanı sıra kimi zamanki tahrik edici üslubu ve fikirleri Goethe’nin Almanya’da daha önce defaatle söylenmiş ve artık pörsümüş her şeyin ötesine geçmesinin sebebini de açıklamaktadır. Goethe’nin bu şekilde zıt görüşleri serdetmesi insanların kendisine bağlanmasını ve değindiği konuların kendisi üzerinden tartışılmasını da sağlamıştır.

Sonuç

Goethe döneminde din, dogmatizme yapılan tüm eleştirilere rağmen temel konumunu korumuştur. Goethe’nin Tanrı ve Hristiyanlıkla kavgalı olduğu barizdir. İlk olarak daha iyi bildiği Hristiyanlığa ve içinde yetiştiği topluma olan eleştirilerini bir öz eleştiri olarak kabul edebiliriz. Önceki yazıda belirttiğimiz gibi Goethe aynı zamanda daha ideal bir din (Hristiyanlık) anlayışına sahiptir ve eleştirileri ağırlıklı olarak dinin kendi zamanında nasıl anlaşıldığına dairdir. Goethe’de bir kültürün, toplumun yahut bir dinin içinde doğmuş bulunan ve bunların dogmalarını koşulsuz olarak kabul edemeyen bir statüko eleştirmeni görebiliriz.

“Tanrıyı baskı ve ihtiyaç zamanında ararken asla elim boş dönmediğimi söyleyebilirim,” ifadesi üzerinden genel olarak bir tanrıya ya ve yaratıcıya inandığını söyleyebiliriz. Eserlerinde bireysel bir inancın, saf ve maneviyatla dolu olan bir din anlayışı takip edilebilir. Düşünen her insan gibi hayatının farklı kısımlarında şüphe duymuş, görüşlerini eleştirel olarak gözden geçirmiş ve bunları yer yer revize etmiştir. Nihayetinde dini deneyimleri kimliğinin bir parçası haline gelmiştir. Dogma değil ameli dinin merkezi unsuru olarak kabul etmiştir. İslamiyet ve Spinozizm örneklerinde görüleceği üzere kendisine ilham veren yeni fikir ve dinlerde bile, ilk intibalarını kişiselleştirmeyi ve geliştirmeyi başararak bireysel bir bakış açısı geliştirebilmiştir.  Bunları bu derinlikte yapabilmesini tabii ki dehasına, eğitimine ve dini konulardaki müktesebatına da borçludur.

“Bir tanrıya inanıyorum! – Bu ne güzel, övgüye değer bir sözdür; ama tanrıyı tanımak ve nerede ve nasıl tezahür ettiğini görmek, bu yeryüzündeki asıl mutluluktur,” şeklinde ifade eder dindar olmayı.

“Benim için, varlığımın çeşitli yönlerini göz önünde bulundurarak, tek bir düşünce tarzı olamaz; şair ve sanatçı olarak ben çok tanrıcıyım, doğa araştırmacı bir bilim adamı olarak panteistim ve bunların biri diğeri kadar kararlı. Kişiliğim ve ahlaklı bir insan olmam için bir tanrıya ihtiyacım varsa, bunu da zaten halletmişimdir. Uhrevi ve dünyevi şeyler öyle bir alemdir ki tüm varlıkların organları hep beraber bunu ancak kavrayabilir.” Yaşamının son dönemlerinden olan bu ifade de Goethe’nin dine ve tanrıya bakışı konusunda bir netlik kazandırır.

Goethe’nin dine karşı gerçek eğilimi, eleştirel incelemesinde bile görülebilir. Dünya görüşü ve din anlayışı sürekli bir gelişme sürecindeydi. Özellikle Hristiyanlığın en temel öğretileriyle bile mücadelesi özellikle dikkat çekicidir. Aydınlanma devrinin etkileri de şüphesiz Goethe’nin yaşamına ve çalışmasına yansımıştır.

Goethe bireyselliğe değer vermiştir, bu yüzden kişinin kendi bireyselliğini koruması ve güçlendirmesi gerektiğini ve bunu başkalarınınkini bozmadan yapılabileceğini vurgulamıştır.

Hipsistarilik tarikatından ilk defa haberdar olduğunda bu eklektik din anlayışından erişilmesi gereken dini bir olarak zirve olarak bahseder ve hayatı boyunca aradığı bir din olarak tanımlar. “[…] Kimse kendisini dini duygulardan koruyamaz ve bu duyguyla kendi başına baş edemez. İnsanlar bu yüzden ya bir aracı arar ya da usandırıcı bir misyoner olurlar. İkincisi benim yolum değil ama birincisini istikrarla gerçekleştirdim kendime göre bir din bulamadım […] bireyselliğinizin sınırlarının farkında iken nasıl en zirveye ulaşabiliriz? […] “

Goethe’nin mezhepler ve dinler üstü din arayışı yukarıdaki alıntıda açıktır. Her şeye rağmen, Hristiyanlığın ve İncil’in yaşamı boyunca ona eşlik ettiğini ve diğer dinlere bakışını da etkilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Mevlana şöyle der: “Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde, ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım.” Goethe’deki iğneli ayak o kadar sabit olmasa da, Mevlana’nın pergel metaforu Goethe’nin de durumunu epey iyi anlatır.

Sonuç olarak, Goethe’nin, Goethe kişisel olan sui generis bir dindarlık geliştirmiş olduğu, dini bireyselleşmenin örnek bir öncüsü olduğu ve kişisel gelişimini orta ve ihtiyatlı bir şekilde yönetebildiği söylenebilir.