Sosyal bilimciler, Yugoslavya’nın şiddet dolu sonunu neden önceden kestiremediler? Ve tüm bunlar şimdiki zamanımızı yorumlamamız için bize ne öğretebilir?

Josip Broz Tito, sosyalist Yugoslavya’nın kurucusu.


Jana Baćević


“Bir savaşın nasıl başladığını fark etmezsiniz! Özellikle de bir iç savaşın… ta ki başlayana kadar.”


Mila Turajliç’in belgeseli The Other Side of Everything’in (Her Şeyin Diğer Yüzü) başkahramanı Srbijanka Turajliç’in dile getirdiği bu cümle, toplumsal düzenin bozulması ile sosyal bilimlerin bunu tahmin etme konusundaki becerik(-liliği)/(-sizliği) arasındaki ilişki hakkındaki düşüncelerimi özetliyor. Bu, sorular formüle edecek yaşıma geldiğimden beri farklı şekillerde beni rahatsız etmeye devam eden bir sorudur. Bunun geldiğini nasıl görmediniz? İnsan bunun geldiğini nasıl göremez? Şimdi, tam şu anda, neyi görmüyoruz?


Sosyal bilimler ve öngörü arasındaki ilişki elbette karmaşık bir ilişkidir. Pek çok sosyal bilimci, muhtemelen olayları öngörme olasılığını reddedecek ve en iyi durumda, bunların nasıl ortaya çıktığını geriye dönük olarak açıklamayı hedefleyebileceğimizi iddia edecektir. Yine de öngörü olasılığı, ister Marx’ın küresel bir komünist devrimi öngörmedeki başarısızlığı, ister ekonomistlerin 2008 ekonomik krizini tahmin edememesi olsun, sosyal teoriye musallat olmaya devam ediyor. Günümüze yaklaştıkça, Brexit oylaması veya Trump’ın seçim zaferi gibi olayların bazı sosyal bilimciler tarafından sürprizle karşılanması, tahminlerimiz yanlış çıksa bile düzenli olarak gelecek hakkında düşündüğümüzü gösteriyor.


Öngöremediğimiz şeyler farklılık gösterebilir. Srbijanka’nın özelinde “bu”, 1990’larda Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti’nin dağılması sırasında ve sonrasında meydana gelen savaşa işaret ediyor. Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en ölümcül çatışması olarak ilan edilen ve 10 yıldan fazla süren savaş egemenlik, isyanlar, bağımsızlık savaşları ve hem sivil hem de askeri hedeflerin sistematik olarak bombalanması etrafında bir dizi çatışmayı içeriyordu. Savaş, 140.000 kadar cana mal oldu, toplam 4,5 milyon mülteci ve ülke içinde yerinden edilmiş kişinin yanı sıra ölçülemez maddi, ekonomik ve çevresel zarar yarattı. Tecavüzün insanlığa karşı bir suç olarak kabul edildiği ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “soykırım” teriminin kullanıldığı ilk çatışmaydı bu.


Şu anki bakış açımıza göre, ‘bu’, kapitalizmin kriziyle ilişkilendirilen, iklim değişikliğiyle şiddetlenen ve son zamanlarda Covid-19 pandemisinde giderek daha görünür hale gelen unsurların herhangi bir bileşimine işaret edebilir: ABD’deki Black Lives Matter mitinglerinde siyah ve etnik azınlıklar üzerinde uygulanan polis şiddeti; Birleşik Krallık Hükümeti’nin doktorları, hemşireleri, tarım işçilerini ve diğer ‘temel’ işçileri (çoğu göçmen) koruyucu ekipman olmadan çalışmaya göndererek feda etme istekliliği; ya da Keşmir’den Polonya’ya, Macaristan’dan Brezilya’ya kadar uygulanan gözü kara otoriterlik. Liste uzar gider. Üreme haklarının geri alınması; gamalı haçlar ve Nazi selamları; basın özgürlüğünün ortadan kalkması. Ama “bu” her ne ise, bu “odur.” Bu, kelimenin tam anlamıyla odur.


Elbette, ‘bunun’ hepsini daha önce bir dereceye kadar görmüştük. Bunu savaş arası Almanya’da gördük; bunu diktatörlük öncesi Portekiz’de gördük. Eski Yugoslavya’nın parçalanışını yaşamış ya da hakkında yazmış olan bizler, onu hem gördük hem de deneyimledik. Otoironik kavramı, “Yugosplaining”i (Dünyayı Yugoslav deneyiminin gözünden açıklamak) kullandığımızda, demek istediğimiz şudur: Yugoslav krizine ilişkin derinlemesine bilgimiz, günümüzün ortaya çıkan krizini ve ufukta nelerin gizleniyor olabileceğini anlamamıza yardımcı olur. Yine de bu yazıda yapmak istediğim şey birbiriyle ilgili ama aynı zamanda farklı. Eski Yugoslavya deneyiminin bize mevcut kriz hakkında öngöremediğimiz şeyler hakkında ne söylediğini sormak istiyorum. Başka bir deyişle: sosyal bilimsel bilgi, geleceği “bilme” olasılığına nasıl müdahale eder?

Yugosplaining

Bu soru alaycı olmaktan çok uzak. Eski Yugoslavya, birçoğu hem “Doğu” dan hem de “Batı” dan meslektaşlarıyla bağlantılarını sürdüren, ayrıntılı ve iyi kaynaklara sahip bir sosyal bilimciler ağına sahipti. Praxis Marksistlerinin ideolojik tasfiyesi ve üniversiteler ile araştırma kurumları arasındaki yüksek öğrenim ve araştırmanın stratejik olarak ayrımı Yugoslav bilimine kesinlikle zarar vermiş olsa da, ülke entelektüel bir durgunluktan uzaktı.

1960’lar ve 1970’lerdeki akademik tartışmalar, emeğin doğası, kadın ve azınlık hakları, kültürel üretim, işçilerin özyönetimi ve en önemlisi Yugoslav Federasyonu’nun geleceği hakkında canlı tartışmaları içeriyordu – özellikle de 1974 Anayasası ile yapılan değişiklikler göz önüne alındığında. Yine de, çok az istisna dışında, neredeyse hiç kimse Yugoslavya’nın dağılmasına eşlik eden şiddetin ölçeğini ve kapsamını öngöremedi. Bu nasıl oldu?


Sosyalist Yugoslavya’da sosyal bilimleri, Komünist Parti’nin gözetiminde yürütülen bir ideolojik duyar kasma uygulaması diyerek kestirip atmak kolay olurdu. Yine de, çözülmesine kadar geçen on yıllarda bilimsel üretimin üstünkörü bir incelemesi bile, bu yorumun dikkatli bir incelemeye dayanamayacağını göstermektedir. Sosyal ve beşeri bilimler kesinlikle ideolojik kontrolden muaf olmamalarına rağmen, dönemin birçok sosyal bilimcisi Yugoslav modelinin özündeki konuları açıkça tartıştı.

Dış borç, sosyal eşitsizliklerin yeniden üretimi – örneğin eğitim ve barınma dahil – ve artan işsizlik gibi konular Yugoslav biliminde belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Öyleyse sosyal bilimciler bu iç çelişkilerin sonunda savaşa yol açacağı ihtimalini neden öngöremediler?


Öne çıkan bir söylem, Yugoslav ihtilafını komünist modernizasyonun istikrarsız yapısı altında kaynayan “eski etnik nefretlerinin”, 1970’ler ve 1980’lerdeki ekonomik krizle – bilenerek – geri dönmesine bağlar. Bu perspektiften, sosyal bilimcilerin Weber’in tamamen modern ve rasyonelleştirilmiş (ya da en azından büyü bozumuna uğramış) toplum görüşüne, yüzeyin altında devam eden milliyetçi kızgınlığa dikkat edemeyecek kadar aşık olduklarını iddia etmek mümkün olacaktır. Bu açıklamanın, Trump’ın yükselişini veya Brexit oylarını, işsizlik ve sosyal eşitsizlikle birleşen ‘geride bırakılma’ duygularına bağlayan açıklamalarla pek çok ortak yanı var. Yine de, ikinci anlatının otoriter popülizmin katılaşmasında orta sınıfın ve varlıklı seçmenlerin rolünü en aza indirgemesi gibi, sosyal bilimcilerin Yugoslav dağılmasının doğasını tahmin etmesini engelleyen ‘Büyük Bilinmeyen’ olarak etnik milliyetçilik fikri de daha dikkatli inceleme karşısında ayakta kalamaz.


Öncelikle, eski Yugoslavya’daki milliyetçilik asla ‘gömülmedi’: Yugoslav projesinin kilit yıkıcı gücü olarak defalarca ayrı bir yere konuldu. Pek çok sosyal bilimci hararetle milliyetçilik karşıtıyken, milliyetçilik muhalif entelektüeller arasında yaygındı. Buna ek olarak, genel olarak entelijansiya arasında, özellikle orta veya üst-orta sınıftan (yani ‘burjuvazi’) gelenler ve bu nedenle her zaman toplumsal kimlik olarak ‘işçiler’i kucaklamakta sorun yaşayanlar arasında ‘sivil’ bir milliyetçi duyarlılık biçimi yaygındı. Kimlik biçimlerinin bilgi üretimini nasıl şekillendirdiğine bakmak istiyorsak, bireysel tercihlerin ve yörüngelerin ötesine bakmalı ve sormalıyız: Ne tür sosyal düzenlemeler bilim adamlarının belirli türden öngörülerde bulunma olasılığını daha çok (veya daha az) etkiler?

Konumsallık, yansıtıcılık ve epistemik bağlantı

Haraway’den Harding’e kadar Feminist epistemoloji ve bilim felsefesi, toplumsal konumların kişinin sahip olabileceği bilgiyi biçimlendirme yollarını vurguladı. Örneğin bakış açısı epistemolojisi, “varolmayan yerden bakış” olasılığına meydan okudu: bilgi üretimi her zaman için hem mekanda hem de zamanda, ama aynı zamanda bilim adamının toplumsal pozisyonu aracılığıyla da konumlandırılmıştır. Pierre Bourdieu, sosyal bilimcilerin çalışmalarının üretiminin toplumsal koşulları tarafından nasıl şekillendirildiğini aktif bir şekilde düşünme ihtiyacını vurgulamak için sosyolojik yansıtıcılık kavramını geliştirdi. Bu, cinsiyet, etnisite veya sınıfa ek olarak, sosyal dünya hakkındaki bilgimizin kurumsal ve disipliner konumlar tarafından nasıl şekillendirildiğini ve hem politik hem de tarihsel olarak oluşturulmuş meşruiyet repertuarları tarafından sınırlandırıldığını düşünmemiz gerektiği anlamına gelir.

Bu anlamda, bilgi üretimi, kimin ne hakkında ve hangi perspektiften bilgi sahibi (otorite) olarak görüldüğüne ilişkin hem örtülü, hem de açık kriterler tarafından yönetilir. Örneğin sömürgecilik sonrası dekolonyal bilim adamları, Batının iktidarının yeniden üretilmesinde anahtar bir bileşen olarak epistemik otoritenin ‘merkezler’ ve ‘çevre’ arasında eşitsiz dağılımını kabul ettiler. Bununla birlikte, bilenler (epistemik özneler) ile bilgi (epistemik nesneler) arasındaki ilişki dinamiktir. Bu anlamda, sadece kim olduğumuzun (veya göründüğümüzün) bilgiyi nasıl üreteceğimizi nasıl şekillendirdiğini değil, aynı zamanda bildiklerimizin – yani, ne hakkında bilgi ürettiğimizin – üretebileceğimiz bilgi türünü nasıl şekillendirebileceğini de sormalıyız.

Özne ve araştırma nesnesi arasındaki bu ilişki, benim ‘epistemik bağlanma’ olarak adlandırdığım bir şeydir. Elbette, bilim adamlarının araştırma nesnelerine bir dereceye kadar duygusal bağlılık hissetmeleri özellikle şaşırtıcı değildir. Bilgi üretimi, hem risklerin hem de egoların yüksek olabileceği rekabetçi bir çabadır. Fonlar, tanınma ve aynı zamanda bir amaç duygusu için çalışmaya gereksinim duyarız. Bir fizikçinin deneyleri başarısız olduğunda yaşayacağı hayal kırıklığını ya da nadir arşiv belgeleri yok edildiğinde bir tarihçinin yaşadığı hayal kırıklığını hayal etmek zor değil. Yine de, araştırma nesnesi kişinin sosyal dünyası ile aynı sınırlar ve kapsama sahip olduğunda bunun ne anlama geldiğini düşünmekte zorlanıyoruz. Dünya hakkındaki bilgimiz, ortada (hakkında) bilgi sahibi olunması gereken bir dünyanın varlığına bağlıysa ne olur? Bu anlamda, uluslararası bilgi üretimi bağlamının Yugoslav bilim adamlarının üretebilecekleri türden bilimsel araştırmayı ve hayal edebilecekleri gelecek türlerini nasıl şekillendirdiğine bakmamız gerekiyor.

Dünyanın geleceği?

Jenny Andersson’un ‘Future of the World: Futurology, Futurists, and the Struggle for the Post-Cold War Imagination’ (Dünyanın Geleceği: Fütüroloji, Fütüristler ve Soğuk Savaş Sonrası Hayal Gücü İçin Mücadele) kitabı, hem araştırma hem de planlamanın bir amacı olarak geleceğin ortaya çıkışını tartışıyor. İki dünya gücünün geleceğe yönelik baskın araştırma yönelimleri – ağırlıklı olarak ABD merkezli ve finanse edilen bilim adamları ve RAND şirketi gibi kuruluşların yaklaşımına yansıyan rasyonel, spekülatif olan; ve Sovyet prognostika’ya yansıyan teleolojik, Marksist yönelimli olan – ontolojik temeller veya politik ideolojiler bakımından ayrışmış olabilirlerdi, ancak nihai olarak bilinebilir olarak geleceğe yönelik epistemolojik yönelimi paylaşıyorlardı.

20. yüzyılın ikinci yarısının iki kutuplu dünyasında, Yugoslavya bir istisna olarak duruyordu. Piyasa ekonomisini sosyalist reform ve yeniden bölüşüm ile birleştirme girişimi hem Batı’da hem de Doğu’da dikkatle izlendi. 1948’deki Tito-Stalin ayrışmasından sonra, Yugoslavya, bağlantısız hareket içindeki konumunda sağlamlaşan göreceli bağımsızlığını korumayı başardı. Uygulamada bu, Yugoslav firmalarının ‘Perde’nin her iki ‘tarafındaki’ pazarlara erişimlerinin olması ve Yugoslav pasaport sahiplerinin nispeten az kısıtlama ile seyahat edebilecekleri anlamına geliyordu. Sosyalist Federal Cumhuriyet’teki sosyal bilimler, büyük ölçüde aradaki bu konumun ürünüydü.


Yugoslav akademisyenler için, Yugoslav modelinin “müstesnalığı”, özellikle uluslararası işbirliği bağlamında epistemik meşruiyetin kaynağıydı. Birçoğu yurtdışında eğitim gördü; hem Batı hem de Doğu’dan ağlara ve fonlara erişimleri vardı. Otoriteleri, en azından kısmen, ‘yerel’ bilginin sahipleri olarak konumlanmaları üzerine inşa edilmişti: bu tür bir epistemik ilişki kesinlikle sömürücü olabilirken, aynı zamanda Yugoslav bilim adamlarının güncel teorilere ve bilim adamlarına erişimini sağladı ve böylece onların statülerini hem yurtiçinde, hem de yurtdışında sağlamlaştırdı. Batılı bilim adamları için ise Yugoslavya, kapitalizm ve sosyalizmi harmanlamak için mükemmel bir deney oldu. O dönem, her iki epistemik topluluk için de temsil edilen Yugoslavya, doğal bir ‘laboratuar’dan daha fazlasını sağladı: aynı zamanda, akademisyenler ve eski Yugoslavya’nın akademisyenleri olarak, kendi konumlarını meşrulaştırmak için bir konum sabitleme enstrümanını temsil ediyordu.

Bu anlamda, her iki grubun da kimliği bir nesne olarak Yugoslavya’nın varlığına bağlıydı. Ancak bu türden bir epistemik arada-oluş, kendi sınırlamalarıyla birlikte gelir. Yugoslavya’nın konum sabitleme işlevi, bu alanda uzmanlaşmış akademisyenlerin, epistemik nesnelerinin varlığını basitçe sona erdirebileceği bir dünya hayal etme ihtimalini düşük hale getirdi. Elbette onun farklı şekillere dönüştürülebileceğini hayal ettiler, düşündüler ve tartıştılar: ama yok edilebileceğini düşünemediler pek. Filmin bir noktasında The Other Side of Everything‘in yönetmeni Mila, ana karakter olan annesi Srbijanka’ya “Komünizmin bir gün biteceğini hiç düşünmedin mi?” diye sorar. Srbijanka yanıt verir: “Hayır”. Srbijanka’nın kendisi kesinlikle bir Komünist sempatizanı değil: Filmden öğrendiğimiz üzere, kendi ailesi rejimin düşmanları olarak görülüyordu. Yine de, tarihsel süreçler, her şeyde olduğu gibi, “diğer taraftan” anlaşılması her zaman en kolay olanıdır. O zamana kadar, Alexei Yurchak’ın son Sovyet nesli hakkındaki kitabının başlığında yansıyan bilgeliğe bağlı kaldık: Her şey ebediydi, ta ki sonu gelene kadar.

Şu anda yaşadığımız dünya, Yugoslav ve Sovyet çöküşünden önceki dünya ile hem benzer hem de farklı. ‘Doğu’ ve ‘Batı’ bloğu yerine, artık Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasında veya otoriterliğin açıkça hüküm sürdüğü ülkelere karşı bir nebze liberal demokrasiye bağlı kalan ülkeler arasındaki bölünme çizgilerinin izini sürebiliriz. Bununla birlikte, bilgi üretimi söz konusu olduğunda, temelde mevcut kapitalist düzenin (tadilat yoluyla bile olsa) korunmasına yönelik düşünme biçimleri ile onu değiştirmeye yönelik olanlar arasında daha derin, daha ilginç bir kutuplaşma ortaya çıkıyor. Bu noktada, bunun yerini ne tür bir siyasi düzenin alacağı kesin olmaktan uzaktır. Her halükarda, ‘üç C’ (Capitalism, Climate, Coronavirus) krizinin – kapitalizm, iklim, Koronavirüs – birincinin yerini almaya, ikincisini onarmaya ve üçüncüsünü ortadan kaldırmaya çalışan yaşam biçimlerine ille de vesile olmayacağı ihtimalini çok ciddiye almalıyız.

Bu anlamda, Yugoslavya’nın ‘ölümünün’ öngörülememesi bize, geleceği gerçekleşene kadar idrak edemiyorsak, bunun her zaman onun bir parçası olduğumuz için olduğunu öğretir. Tıpkı bir savaşın başlamasına kadar nasıl başladığını bilmediğimiz gibi, kapitalizmin sonunun nasıl başlayacağını – ve aslında, başlayıp başlamayacağını – ne de, bu nedenle, nasıl sonuçlanacağını bilemeyiz. Bu anlamda, belki de Yugoslavya’nın dağılmasının mirasından alabileceğimiz tek iyi şey (bu da dahil olmak üzere) epistemik toplulukların olağanüstü dirençli olduğudur. Ortak ama ‘asla ulaşılamayan arzu nesnesi’ olarak Yugoslavya’nın varlığı uzun zaman önce son bulmuş olsa da, günümüzü düşünmek için ortak bir perspektif sunuyor.


Jana Bacevic Kimdir?

Beyond the “Third Mission”: a grounded theory approach to universities'  involvement with the society

Jana Bacevic, Durham Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Yardımcı Doçenttir (Temmuz 2020’den itibaren). Daha önce, Cambridge Üniversitesi’nde araştırma görevlisi, Aarhus Üniversitesi’nde Marie Curie akademisyeni ve Budapeşte’deki Orta Avrupa Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Çalışmaları sosyal teori, bilgi sosyolojisi ve bilgi üretimi politikaları üzerinedir; bilgi, eğitim ve sosyal ve politik dönüşüm süreçleri arasındaki ilişki üzerine kapsamlı yayınlar yapmıştır. ‘From Class to Identity: Politics of Education Reforms in Former Yugoslavia ’ (Sınıftan Kimliğe: Eski Yugoslavya’da Eğitim Reformlarının Siyaseti” adlı kitabı, 2014 yılında Central European University Press tarafından yayınlandı. Şu anda, epistemik bağlanma ve öngörü siyaseti üzerine bir kitap yazıyor.


Bu makale OBC Transeuropa’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçe’ye çevrilmiştir.
Çeviren: Irmak Gümüşbaş