ÖZET

Jeopolitik, kesin bir tanımı olmaması nedeniyle uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde tartışmalı bir kavram olarak yer almıştır. Bu çalışmamızda öncelikle, tarihin farklı dönemlerinde, farklı yorumlamalara sahip jeopolitik anlayışın tarihsel gelişim sürecini inceleyecegiz. Geçmişten günümüze Rus dış politikasını tanımlarken jeopolitik kavramının konumu nedir ? Çarlık Rusyası’ndan Sovyetler Birliği’nde ve son olarak Rusya Federasyonu’nda jeopolitik anlayışın değişimi nelerdir ? Dış politikada rakiplerine karşı Rus devletleri nasıl politikalar izlemiştir ? Rus jeopolitik anlayışının temel elementleri nelerdir ? Bu gibi sorulara cevap arayacağımız çalışmamızda jeopolitik kavramının doğuşunu ve Rus devletleri içerisindeki yerini ve yapısını açıklamaya çalışacağız.

Daha sonra, tarihsel süreçte Orta Doğu’nun Rus jeopolitiğindeki önemini açıklayacağız. Çarlık Rusya’sının sıcak denizlere ve güneye inme girişimlerinin, Rus jeopolitiğinin Orta Doğu’ya yaklaşımındaki yeri nedir ? SSCB’nin Orta Doğu’da ABD ile ideolojik mücadelesi ve bölgede var olma çabası, Soğuk Savaş döneminin en önemli mücadele sahalarından biriydi. Rus jeopolitiğinin ideoloji odaklı yaklaşımını inceleyeceğimiz bu kısımda, jeopolitik stratejilerin yetersizliğine tanık olacağız.  Son olarak çalışmamızda, Rusya Federasyonu’nun Orta Doğu’da yeniden var olma çabaları ve bölgede dengeleri kendi lehine değiştirmeye yönelik izlediği stratejiyi  analiz edeceğiz.

. Giriş

Jeopolitik, uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde net bir tanımı olmayan tartışmalı bir kavramdır. Tarihin farklı dönemlerinde devletlerin birbirleriyle olan mücadeleleri değişken bir yapıya sahiptir. Konjonktürel farklılıklara sebep olan bu dinamik yapı, devletlerin kendi çıkarları için en iyi politikaları izleme çabalarını barındıran jeopolitik anlayışın da sürekli değişmesine neden olmaktadır.

Coğrafi keşifler ile birlikte devletlerin kafasındaki dünya haritası genişlemiş ve keşiflerin ardından Avrupa merkezli bilim, sanayi ve teknoloji alanında yaşanan gelişmeler, coğrafya ile politikanın beraber yorumlandığı politik ve askeri stratejilerin gelişmesini beraberinde getirmiştir. Tarihsel gelişim süreci içerisinde emperyalist, ideolojik ve modern jeopolitik yorumlamalara sahip olan jeopolitik kavramı, devletlerin izledikleri politikaları açıklamak için sıkça kullandıkları bir terimdir.

İlk olarak jeopolitik kavramını bu şekilde açıkladıktan sonra ikinci bölümde, Çarlık Rusya’sından günümüze Rus devletlerinin dış politiklarının analizi ve açıklamasını jeopolitik kavramı aracılığı ile anlatmaya çalıştık. Çarlık Rusya’sını küçük prensliklerden büyük bir kara imparatorluğuna dönüştüren stratejilerin açıklanması ile başlayan bu bölümde, Çarlık Rusyası’nın imparatorluğa dönüşümü ve imparatorluk sınırlarının 25 milyon metrekarelik bir alana kadar genişlemesinin sürecini anlatarak başlıyoruz çalışmamıza.

Genel jeopolitik stratejilerinin yanı sıra Rus İmparatorluğu’nun güneye yani Orta Doğu’ya yönelik yaklaşımını, politikalarını ve çıkar hesaplarını açıkladığımız bu kısımda, İmparatorluk Rusyası’nın sıcak sulara inme stratejisini analiz edeceğiz. Daha sonra 1917’de gerçekleşen Bolşevik devrimi sonrasında  ortaya çıkan ideoloji merkezli Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin gelişim süreci ve bu süreçte dünya siyasetine yönelik geliştirdiği politikaları inceleyeceğiz.

II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası tarafından devlet politikasını açıklarken kullanılan jeopolitik kavramı, 1970’li yılların başında dönemin ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissenger tarafından kullanılana kadar uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde ve dünya siyasetinde adeta kullanılması yasak bir kavram gibiydi.

Sovyetler Birliği’nin ideoloji merkezli politikalarını, Soğuk Savaş sürecindeki tutumunu ve ABD önderliğindeki Batı Bloğu ile mücadelesini jeopolitik kavramı özelinde anlatmaya çalıştığımızda bu kısmı ise SSCB’yi çöküşe götüren stratejik hatalar ve değişen dünya düzenini açıklayarak bitiriyoruz. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin sınırlı Orta Doğu ilişkileri ve bölgede meydana gelen krizlere karşı jeopolitik yaklaşımı da analiz edilmiştir.

Son olarak SSCB dağıldıktan sonra büyük bir jeopolitik anlayış kargaşası yaşayan ve büyük bir kaos dönemi geçiren Rusya Federasyonu’ndaki jeopolitik arayışın üzerinde duracağız.

SSCB sonrasında 90’lı yıllarında başında yükselişte olan Atlantikçi-Liberal bir anlayış vardı. Ancak daha sonra değişen iç dinamikler ile yükselen Avrasyacı-Devletçi yaklaşım liberallerin aksine Soğuk Savaş dönemine benzer realist bir tutum içerisinde ülkeyi yönetmeye kalkmıştır.

Malesef iki anlayış da Rus menfaatlerini yönetmekte yetersiz kalmış ve son olarak 2000 yılında resmen devlet başkanı olan Vladimir Putin tarafından bu iki yaklaşımın sentezi niteliğinde Yeni-Avrasyacı bir jeopolitik anlayış ortaya çıkmıştır.

Putin’in pragmatist ve çıkarlara dayalı, ABD’nin tek kutuplu düzenine karşı çok kutuplu bir düzen oluşturmayı amaçlayan bu yeni yaklaşımı, Rusya Federasyonu’nun jeopolitik strateji meydana getirme karışıklığına da son vermiştir. Son olarak Rusya Federasyonu’nun yakın çevre politikasını genişleterek farklı bölgeler için oluşturduğu farklı jeopolitik yaklaşımlarından biri olan Orta Doğu jeopolitiğini, Orta Doğu’daki Rus kazanımları ve Orta Doğu’da Rusya’nın varlığı, başlıkları altında sorgulayarak çalışmamızı sonlandıracağız.

Jeopolitik Kavramının Tarihsel Gelişimi

Jeopolitik kavramının uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde net bir tanımı yoktur. Ulusların birbirleriyle ilişkilerini ve devletlerin izlediği politikaları açıklarken sıkça başvurulan jeopolitik terimi, uluslararası ilişkilerde değişen dengeler ve koşullar altında farklı yorumlara sahip olmuştur.

Kelime anlamı itibariyle jeopolitik, jeo (yer, toprak) ve politik kelimelerinin birleştirilmesi ile türetilmiş, coğrafyadan faydalanarak çeşitli veriler üreten bilim dalıdır.[1] Jeopolitik kavramı ilk olarak 1905 yılında İsveçli bilim adamı Rudolf Kjellen (1864-1922) tarafından Stormakterna (Büyük Güçler) adlı eserinde kullanılmıştır.[2]

Jeopolitik, 19.yy’ın son çeyreği ile 20.yy’daki iki dünya savaşının yaşandığı süreç boyunca uluslararası ilişkileri anlatmada kullanılan bir terim haline gelmiştir. Ancak, daha öncesinde 15. ve 16. yüzyılardaki Rönesans ile gelişmekte olan bilimsel çalışmalar ve coğrafi keşifler, coğrafya ile devletlerin çıkarları doğrultusunda izlediği siyasetin örtüşmesini sağlamıştır.

Bu konuda Gearoid O. Tuathail, Mackinder’in çalışmasını örnek olarak göstermektedir. Tuathail, Halford John Mackinder’ın jeopolitik çalışmalarında Kolomb’un Amerika kıtasını keşfini bir dönüm noktası olarak gördüğünü, hatta Dünya’yı Kolomb öncesi dönem, Kolomb dönemi ve Kolomb sonrası dönem olarak farklı zaman dilimlerine böldüğünü belirtmiştir.[3]

16.yy’da, süper güç olarak adlandırabileceğimiz iki büyük devlet olan Fransa ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da hegemon güç olma mücadelelerine sahne olan bir konjonktür vardı. Britanya ve Hollanda gibi ülkeler Fransa’nın mutlak hakimiyetini istemedikleri için Osmanlı ile iş birliği yapan Fransa tehdidi altındaki ülkelerdi.

Britanya aynı zamanda, Avrupa ile kara bağlantısı olmayan bir ada ülkesiydi ve bu coğrafi özelliği, aynı zamanda onun Avrupa’daki kara çatışmalarından uzak kalmasını ve denizlerde ve okyanuslarda aktif olabilmeye yönelik politikalar geliştirmesini sağlıyordu.

Bu bağlamda Britanya, Kolomb’un Amerika kıtasını keşfi sonrasında Amerika kıtasında İspanya ve Portekiz ile birlikte ilk sömürge çalışmalarına sahip olan ülke idi. Amerika kıtası ve Hindistan’ın keşfi ile Britanya’nın bu topraklara yönelik sömürgeci politikaları onu hızla büyümekte olan bir devlet haline getirdi. Fransa ise yaşadığı yoğun iç siyasi mücadeleler ile Osmanlı’yla giriştiği süper mücadeleden ötürü Britanya’nın bir adım arkasında kalmıştır.

Tüm bu gelişmeleri göz ününe aldığımızda Britanya’nın jeopolitik anlayışı Avrupa’daki güç mücadeleleri içerisinde var olabilme çabasından sıyrılmış ve Amerika’dan Hindistan’a kadar neredeyse Dünya coğrafyasının tamamını içine alan bir anlayışa bürünmüştür. Aynı şekilde Fransa’da Britanya ile mücadele edebilmek için jeopolitik perspektifini benzer bir doğrultuda genişletmeye çalışmıştır.

Rönesans ve Coğrafi Keşifler sonrasında özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda gelişen Sanayi Devrimi ile, Britanya İmpratorluğu ve Fransa gibi sömürge gücü haline gelen emperyalist devletlerin bölgeleri haritalandırma anlayışının genişlediği görülmüştür.

Sanayi devriminin öncü devleti Britanya, bu konuda jeopolitik hesaplamalar içine giren ilk süper güç olarak görülebilir. Britanya’nın Amerika’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş imparatorluk toprakları, siyaset adamlarının  ve askerlerin ülke politikalarını belirli ülke sınırları içerisinde yönetmek yerine, emperyalist ve yayılmacı bir politika geliştirmelerinin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.

Dönem dönem emperyalist, ideolojik ve modern jeopolitik anlayışlarının hakim olduğu uluslararası ilişkilerde, bazı bilim adamları ve teorisyenler jeopolitiği farklı şekillerde açıklamışlardır. Jeopolitik, bir bilim dalı olarak Batı’da 19. yüzyıl başlarından itibaren ortaya çıktı ve siyaset biliminin araştırma sahasına eklendi.

Alman coğrafyacı ve antropolog Friedrich Ratzel jeopolitiği “devletlerin coğrafi özellikleriyle siyasetleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim” şeklinde jeopolitik ismini kullanmadan tanımlamıştı. Bu tanımın adı Rudolf Kjellen tarafından “jeopolitik” olarak konulmuştur. Rudolf Kjellen, Alman coğrafyacı Friedrich Ratzel‟in 1897‟de yayınlanan Politische Geographie (Politik Coğrafya) kitabından etkilenmişti.

Rudolf Kjellen’e göre jeopolitik, “coğrafi oluşum veya mekân içinde bilimsel olarak devletin incelenmesidir. Devlet varlığının tabiat kanunları ve insanların davranışları açısından incelenmesi ve değerlendirilmesidir.[4]

Bu tanımlamaların yapılması sonrasında devlet adamları ve teorisyenler, ülkelerin kendi sınırları içerisinde veya coğrafyalarında var olan özelliklere göre belirli noktalara yönelmişlerdir. Örneğin, Mackinder’in Doğu Avrupa ve Avrasya topraklarını göz önüne alarak yaptığı Kara Jeopolitiği çalışması ve Alfred T. Mahan’ın Deniz Jeopolitiği çalışmaları bunlara örnektir.

Tüm bu yapılan değerlendirmeleri toparladığımız zaman jeopolitiği, devletlerin ulusal çıkarlarını göz önüne alarak, coğrafi sınırları olmayan, geniş tabanlı ve küresel güç mücadelelerinde izlenen siyaset olarak adlandırabiliriz.

Jeopolitiği kavramsal olarak üç aşamalı bir gelişim sürecinde değerlendirebiliriz. 1870-1945 arası dönemde emperyalist imparatorluklar arasında var olan, Avrupa merkezli güç mücadelesini içeren “Emperyalist Jeopolitik”’in, jeopolitik kavramının dünya siyaset arenasında ve devletler arası mücadelelerde ilk defa izlenen politikaları adlandırmakta kullanıldığını görüyoruz.

Daha sonra İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan ve iki kutuplu ideolojik çatışmaların olduğu Soğuk Savaş döneminde izlenen “İdeolojik Jeopolitik”  yaklaşımını görmekteyiz. Son olarak da 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılması ile sona eren Soğuk Savaş sonrası ideolojik jeopolitik yaklaşımın yerini, ulusların çıkarını öncelik alan “Modern Jeopolitik” anlayışa bıraktığını görüyoruz.

İlk bölümünü yayınladığımız bu makale seri halinde yayınlanıp ve toplam dört bölümden oluşmaktadır.

  1. Bölüm: Jeopolitik Kavramının Tarihsel Gelişimi
  2. Bölüm: Emperyalist Jeopolitik, İdeolojik Jeopolitik, Modern Jeopolitik ve Jeopolitik Kurama Eleştirel yaklaşım
  3. İmparatorluktan Federasyona Rus Nüfuz Sahası: Çarlık Rusya, Sovyetler Birliği ve Tarihsel Perspektifte Rus Jeopolitiğinin Değerlendirilmesi
  4. Geçmişten Günümüze Orta Doğu’da Rus Jeopolitiği: SSCB Sonrasında Rusya Federasyonu’nda Jeopolitik Arayış, Rusya’nın Orta Doğu Jeopolitiği

Yarın ikinci bölüm: Emperyalist Jeopolitik, İdeolojik Jeopolitik, Modern Jeopolitik ve Jeopolitik Kurama Eleştirel Yaklaşım


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve içeriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.


[1] Sait Yılmaz, s.1. “Jeopolitik ve Jeostrateji”

[2] Yılmaz, a.g.e., s.3.

[3] Tuathail, Dalby, Routledge, a.g.e., s.18.

[4] Yılmaz, a.g.e., s.5.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz