Dr.Sedat Telceken

Günümüzde çoğumuzun artık aşina olduğu sporlardan biri olan “Dağcılık” sporuyla 1995 yılında üniversitede öğrenci iken, Eskişehir Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nde yapılan toplantılar ile tanışmıştım. O tarihlerde bu spor ve dağcılar çok fazla bilinmediğinden sırtımıza aldığımız devasa dağcılık çantaları ile şehirde bizlere “Hello turist, How are you?” diyen çok oluyordu.

Zaman içerisinde Eskişehir’in bir üniversite şehri olması ve sporu yapanların çoğalması ile tanınırlığı artan spora ilgi de artmış, artık bizleri çevremizdeki dağlar kesmemeye başlamıştı. Önce yakın çevremizde olan; Eğrigöz Dağı (2072 m.), Murat Dağı (2312 m.), Uludağ’a (2543 m.) tırmandık. Ülkemizin dağlar açısından zengin bir coğrafyaya sahip olması bizi hiç zirvesiz bırakmadı. Erciyes (3916 m.), Büyük Demirkazık (3756 m.), Kaçkar (3937 m.) zirvelerine başarılı tırmanışlar gerçekleştirdik.

Bu zirvelerden sonra, popüler bir tırmanış rotasına sahip olan ve komşumuz İran’ın en yüksek dağı olan Demavend’e (5671) ilk kış solo tırmanışını 27 Aralık 2000 tarihinde yapmıştım. Bu tırmanış sonrasında ise 2001 yılında tırmanışa açılan Ağrı Dağı’na 7 Temmuz 2001 tarihinde Eskişehir’den üç arkadaş zirve yaparak her dağcının rüyasındaki ülkemizin en yüksek dağına ulaşmıştık.

Dağcılık sporunu yapmamış olanlar için, zirveye çıkmak oraya bayrak saplamaktan ya da orada fotoğraf çekilmekten ibaret bir eylem olarak düşünülse de bunun kıymetini ancak dağcılar bilir. Derler ki; Dağın ne menem bir maşuk olduğunu sadece aşıkları hisseder: Dağcılar diyerek zirvenin büyüsünü biraz daha parlatalım.

Buraya kadar yapmış olduğum girizgâh, aslında 2003 yılında yapmış olduğumuz unutulmaz bir faaliyet içindi.

Fotograf: Sedat Telçeken

Ankara’da ODTÜ’de öğretmen olarak görev yapan Selçuk Başaran ile müthiş bir projeyi hayata geçirmek için kollarımızı sıvadık. Türkiye, İran ve Gürcistan’ın en yüksek dağlarına (Ağrı 5169 m., Demavent 5671 m., Kazbek 5047 m.) 15 günde tırmanmak istiyorduk. Projenin ismi ise oldukça ilgi çekiciydi: “15 günde 3 ülke, 3 ayrı 5000’lik zirve”. Bu projenin gerçekleşmesi için az da olsa malzeme ve ulaşım desteğine ihtiyaç duyuyorduk. Birkaç sponsorluk girişimi denememizden sonra projeyi sponsorsuz gerçekleştirmek üzere yola çıktık. Ancak olanaklar doğrultusunda bu dağlardan Gürcistan’da bulunan Kazbek’i projemizden çıkartmıştık. Artık projemiz “10 günde 2 büyük zirve” idi. Her iki dağa daha önce ayrı zamanlarda tırmanmış olmama karşın peşi sıra bir tırmanışım olmamıştı.

O sıralarda Anadolu Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nde yüksek lisans eğitimim de devam ediyordu. Yüksek lisansta çok farklı meslek gruplarında çalışan kişilerle arkadaşlık etmiştim. Bunların arasında o sıralarda Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda (HKK) Pilot Yüzbaşı olarak görev yapan Uğur ile sık sık birlikte çalışma imkânımız oluyordu. Kendisi de yükseklere sevdalı biri olarak, “10 günde 2 büyük zirve” projemize çok ilgi göstermişti. Uğur Yüzbaşı o sıralarda Malatya Hava üssünde RF-4 diye tabir edilen havadan fotoğraf çekme görevleri olan bir 173. Filoda görev yapıyordu. Uğur’a Ağrı’ya yapacağımız zirve günü bizim Türkiye’nin en yüksek zirvesinde RF-4 ile fotoğrafımızı alıp alamayacağını sordum. Kendisi, uzunca bir araştırma (üstlerine izin ve oluru ile ilgili çalışmalar yaptıktan sonra) sonrasında bu işin içine 173. Filo olarak dahil olabileceklerini söyledi. Ekip arkadaşım Selçuk ve ben çok mutluyduk. Onca yıl dağlara tırmanmış olmamıza rağmen, ilk kez bir zirvede havadan zirve anımız bir uçağımız tarafından ölümsüzleştirilecekti. Uğur Yzb. bizim zirve fotoğraflarını 8 Ağustos 2003 saat 11.30’da çekeceğini ve bunun HKK’nın uçuş planları dahilinde tam da o saat ve dakikada olacağını söyledi. Biz dağcılara zirve için dakik sözleşmek hiç alışık olmadığımız bir durum olsa da,  “İnşallah” diyerek sözleştik.

Bir Fotograflama ucagi RF – 4 ten cekilen Ağrı Dağı zirvesi.

Hazırlıklar ve tırmanışlarımız için gerekli izinlerimizi 2003 Temmuz’unda bitirmiş ve yola çıkmaya hazır olmuştuk. 4 Ağustos’ta Ankara’dan otobüs ile Doğubeyazıt’a doğru yola çıktık. 5 Ağustos’ta Doğubeyazıt’ta bir otele yerleşerek, uzun yolculuğun yorgunluğunu çevre gezileri yaparak geçirdik. Şehrin en önemli simgelerinden olan İshakpaşa Sarayı’nı gezerek güzel fotoğraf kareleri aldık.

6 Ağustos: Sabahın ilk saatlerinde öncelikle Doğubeyazıt’taki bölge komutanlığına izinlerimizi vererek, zirveye yolculuk öncesi bilgilendirmelerimizi yaptık. Bu noktadan sonra, yoldan bir minibüs çevirerek 1 saatlik bir yolculuğun ardından Ağrı Dağı’nın 2055 metredeki eteklerinde bulunan 3-5 haneli Eli Köyü’ne vardık. Köy dediğime bakmayın terk edilmiş ve çobanların kullandığı ufak bir mezra. Genellikle bu noktadan sonra katırlar kiralanarak 3200 metredeki ilk kamp alanına gidilir. Ancak bizler bütçe sıkıntısı nedeniyle yüklerimiz sırtımızda kampa doğru yavaş adımlarla yavaş yavaş yükselerek yürümeye başladık. Yürüyüşün sonları bizi her ne kadar zorlasa da 4,5 saatlik bir yürüyüşün ardından kamp alanına dağcıların “Yeşil Kamp” dediği alana vardık. Hızlı bir biçimde kampımızı atarak, yemek ve dinlenme faslına geçtik. Uğur ile yapmış olduğumuz planı aksatmamak için bir sonraki gün 4200 metre kampına yola çıkmak için erkenden çadırlarımızda uyumaya koyulduk.

Malatya Ana jet Üssünden saat 10.45’te havalanıp 11.30’da bizimle buluşacak olan iki adet F-4 jet ile randevumuzu
Fotograf: Sedat Telçeken

7 Ağustos: 8.00 gibi 4200 metre ana kampa doğru yola çıktık. Selçuk bir gün önceden kalan ilk yorgunluğunu atamamış olacak ki yürüyüş esnasında mesafeyi açarak arkada kalmaktaydı. Zirveye çıkan ekiplerin yoğunluğu ve üst kampta da bir gün öncenin hava durumunun kötü olmasından dolayı zirve yapamayan dağcıların ana kampta konaklamış olabileceğini tahmin ettiğimden, beni çadır yeri endişesi sardı. Bir an önce hızlı bir tempoyla 3 saatte ana kampa çıktım. Maalesef yer kalmadığından çokta iyi olmayan bir alana çadır kurmak zorunda kaldık. Öğleden sonraki tüm zamanımızı iyi beslenip, kişi başına gün boyunca en az 3 litre sıvı alımı yaparak geçirdik. Özellikle yüksek efor isteyen tırmanışlarda vücudun kaybettiği sıvıyı yerine koymak bir sonraki tırmanış için çok önemlidir. Gün batımına doğru canım sıkılınca, kendimi birden 4500 metrede aklimitizasyon yaparken buldum. Aklimitizasyon dediğimiz tırmanışlar, vücudun o yükseklikteki oksijene alışması için yapılan tırmanışlar olup, vücudu sonraki adımlara hazırlamaktadır. 4500 metredeki konumdan gün batımını seyrettikten sonra çadıra gelip iyi bir akşam yemeği yedik. Selçuk ile malzemeler paylaşıldıktan sonra sabah 05.30’da hareket etmeye karar verdik. Bu kadar erken yola çıkmamızın nedeni; Malatya Ana jet Üssünden saat 10.45’te havalanıp 11.30’da bizimle buluşacak olan iki adet F-4 jet ile randevumuzu yakalamaktı. Söz konusu buluşmada filo flamasının uçak kanatlarındaki fotoğraf makinalarıyla resmimizin çekilecek olması bizi daha da bir heyecanlandırıyordu. Uğur’u dağ ve çığ rotası konusunda bilgilendirmiş, uçakların geliş istikametlerini biz dağcıların tırmanışı riske etmeyecek şekilde belirlemiştik. Zirve çantalarımız ve son kontrollerimizi yaptıktan sonra -5 C0 ‘de tulumlarımıza girerek uykuya daldık.

Fotograf: Sedat Telçeken

8 Ağustos 2003 zirve sabahı: Benim için gece uzun ve uykusuz geçti. Bir türlü gözüme uyku girmemişti. İlk defa bir dağda gözüme uyku girmez olmuştu. Sersem bir halde 04.30’da kalkarak, kahvaltı ve hazırlıklarını tamamladım. Tam planladığımız saatte zirve için tırmanışa başladık. 4600 metre civarına kadar Selçuk ile beraber başlayan yolculuğumuz, arkadan diğer ekibin bizleri yakalamasından sonra, yukarıya hat döşemek için İstanbul Üniversitesi Dağcılık Kulübünden Murat ve benim öncü olarak ayrılmamızla devam etti. Bu noktadan sonra Murat ve ben epeyce hızlı bir biçimde tırmanarak 4900 metrede bulunan buzulun altına gittik. Kramponlarımızı taktıktan sonra buzulun olduğu noktaya vardık. 2001 yılında yapmış olduğum tırmanışta bu bölgede cam gibi olan buz tabakasından eser yoktu. Onun yerine batak kar halde yürüyüş rotası bulunmaktaydı. Rotayı iyice etüt ettikten sonra Murat ile ip hattı döşememeye karar verdik. Top sahası diye tabir edilen düzlükte birkaç kamera çekimi yaptıktan sonra zirveye doğru ekip ile beraber emin adımlarla ilerledik. 08.50 civarı zirveye ulaşmıştım. Bu noktadan sonra beni bir kara düşüncedir aldı, çünkü jetler saat 11.30’da üstümüzden geçecekti ve daha 2,5 saat vardı. Görüş açık olmasına karşın şiddetli rüzgâr o noktada durmayı zorlaştırıyordu. Zirvenin hemen altına inerek ekip arkadaşım Selçuk’un bana katılmasını bekledim. Selçuk’ta bir buçuk saat sonra yanıma geldi. Bol bol fotoğraf çekip, dağın her karışını kamera ile görüntüledik. Bu kadar çok vakit olunca zirveyi doya doya yaşıyorsunuz tabii. Arada gelen diğer dağcılara da itinayla fotoğraf çekimi hizmetini verdik. Saat 11.00 civarı dağın zirvesine bir bulut kütlesi oturdu ki tüm moralimizi alt üst etti. Flamayı yürüyüş batonlarına geçirip 11.25’te tam zirvenin olduğu noktada beklemeye koyulduk. Jetler belirlenen saat ve dakikada gürültüleriyle üzerimizden geçtiler, ancak buluttan biz göremedik. RF-4’lerin 2 sortisi sonrasında bulut tabakası dağıldı ve 3 ve 4. sortilerde biz onları onlarda bizi net bir şekilde görüntüledi. İşin bu kısmı o saate kadar soğuk ve rüzgârda beklediğimiz onca sıkıntıyı bizlere unutturdu. Bu ölümsüz anları elimizde tuttuğumuz 173. Filo flaması ve arkamızdaki Türk bayrağının olduğu zirve direği ile kayda aldık. İniş için hazırlıklara başladığımızda zirvede geçirdiğim süre toplamda 3 saati bulmuştu. Benimle zirveye gelen Murat, zirveden erken dönerek arkadaşlarıyla birlikte 4200 metre kampından jetlerin geçiş anını heyecanla seyretmişler. 4200 metre kampına indikten sonra o gece orada konaklamaya karar verdik. Selçuk, yüksekliğe bağlı basınç nedeniyle yüzünde ve ellerinde ödemler oluşmuştu. Bu yükseklikten aşağı inince iyileşecekti ama şu haliyle biraz zorluk çekiyordu. Sağlam bir şekilde beslenip, sıcak sıvılarımızı içtikten sonra dinlenmek için uykuya daldık.

Fotograf: Sedat Telçeken

9 Ağustos iniş için hareket: Sabah uyanır uyanmaz gene kahvaltı telaşı ile birlikte Selçuk’a sabaha kadar uyku vermeyen sağlık problemleri ile ilgili birazcık sohbet ettik. Yüz ve çevresi şişmiş, göz ve etrafı morluklarla doluydu. Bu haliyle, sanki bir boks müsabakasından çıkmışa benziyordu. Sabaha kadar gözüne sanki iğnelerin batırıldığını anlattı. Tahminimce, 5000 metre  üzeri bir irtifada 2 saat kadar bir süre kalması metabolizmasını epeyce zorlamıştı. Vakit kaybetmeden çadır ve eşyaları toplayarak 2,5 saat süren yüksek tempolu bir yürüyüş ile Eli Köyü’ne ulaştık. Burada sağ olsun İstanbul Üniversitesinden Murat bizi kiraladıkları kamyona davet etti. Murat’ların grubunun en son üyesinin köye gelmesi ile yola çıktık. En nihayetinde 20’ye yakın dağcı arkadaşla birlikte Doğubeyazıt’a ulaştık. Kendimizi otele atarak; sıcak bir duşla kendimizi ödüllendirdik. Akşam yemeği sonrası sabaha İran’a ikinci zirve için yol alacağımızdan Selçuk ile malzeme hazırlıklarımızı ve çanta düzenlemelerini yeniden yaptık. İp, kazma, krampon gibi teknik malzemeler, Demavend’e yapacağımız tırmanışta mevsimin şartları nedeniyle gerekli değildi. Bu yüzden bunları otele emanet ederek sırtımızdaki yüklerden epeyce kurtulmuştuk.

10 Ağustos İran’a doğru: Erkenden kalkıp, Doğubeyazıt’ta bir döviz bürosundan kişi başına 70 dolar karşılığı İran Tümeni para aldık. Aslında İran para birimi riyal, ancak 1979’daki İslam devrimi sonrasında Humeyni paradan bir sıfır atarak para birimini tümen yapmış. Ancak paraların üzerinde halen riyal yazmakta idi.  10.000 riyal, 1.000 tümen ediyor. Bu arada en büyük para biriminin arka yüzünde çıkmayı planladığımız Demavend’in bir de resmi bulunuyor.

Fotograf: Sedat Telçeken

Yeri gelmişken, Demavend ismine biraz değinmek istiyorum. Demavend (Damavand) kelimesinin Farsçada kökeni belirsiz ve anlamsız ise de bazı araştırmalar muhtemelen dağın volkanik doğasına bakarak, “duman ve külün ortaya çıktığı dağ” anlamına geldiğini tahmin etmektedirler. 5000 metre sonrasında Demavend Dağı’nın etrafında sülfür gazı yoğun olarak ortaya çıkmakta ve bu da dağa mistik ve bir hava katmaktadır. Demavend, Fars mitolojisinde önemli bir dağ olup, İran şiir ve edebiyatında İran’ın despotizme ve dış yönetime karşı direnişin sembolü olarak görülmüştür. Özellikle İranlı şair Firdevsi, başyapıtı olan Şahname’de, Zalim Zahhâk’ın Fereydün tarafından yenildikten sonra Demavend’de bir mağarada zincirlendiğinden bahsetmiştir.

Dönelim yolculuğumuza; Doğubeyazıt’tan komşu ülkemize açılan sınır kapımız olan Gürbulak Sınır Kapısı’na kısa bir yolculuk sonrası ulaştık. Sınırda gümrük kontrolleri esnasında çantalar kontrol ediliyordu. Ancak İran’ın dağcılık sporuna bizdeki güreş sporuna ata sporu gibi bakıldığından, bizim gibi dağcıların çantaları pek kontrol edilmeden geçmiştik. Gümrük görevlisine “Kuhnaverdiyam” (dağcıyım) diyerek bir çok kapıyı açtığımızı söyleyebilirim. Gürbulak’ın diğer tarafında en yakın yerleşim noktası olan Bazargan’a inerek, bizi buradan 300 kilometre ötedeki Tebriz’e götürecek olan bir araç kiraladık. Planımız Tebriz’den uçak ile Tahran’a gitmekti, ancak bilet bulamayınca 10 saatlik bir otobüs yolculuğu ile Tahran’a doğru yola çıktık.

11 Ağustos Tahran: Sabahın ilk saatlerinde Tahran Azadi (Özgürlük) Terminaline ulaştık. Biraz İran’ı gezdikten sonra Saat 15.00 civarı Tahran Pars terminalinden, Demavend’e en yakın yerleşim yeri Polur’a doğru yola koyulduk. 2 saate yakın bir yolculuktan sonra bir restoranın önünde inip, burada beklemekte olan bir taksi ile Reyne köyüne doğru yola koyulduk. Otomobille 5 dakikalık bir yol olmasına rağmen, eğimi epeyce sarp ve kötü bir yoldu. Burada, 2000 yılında geldiğimde tanışmış olduğum dağ evinin sorumlusu Reza ve Hassan kardeşleri aradım. Ancak her ikisini evlerinde bulamadım. Şoförümüzle birlikte Gusvensera Mescidine (3200 m.) doğru yola koyulduk. 2000 yılı kışında geldiğimde jeep ile ancak 2200 metre civarına kadar çıkılabiliyordu. Yaz ayında karla kaplı olan yollar açılmış ve bizi mescide kadar rahatlıkla otomobil üstünde yol aldırmıştı. Guswensera mescidindeki kalabalığı görünce, araçla biraz irtifa kaybedip, mescidin solundan bir rotaya girdik ve GPS ile ölçtüğüm kadarıyla 3000 metre civarı bir yerde kampımızı attık.

12 Ağustos 2. kampa doğru: Geceyi rahat bir uyku çekerek, sabah erkenden kahvaltı ve ardından 4200 metreye doğru yola koyulduk. Bu bölgeye 3rd Shelter (sığınak) diyorlar. Sebebini ise daha önceki iki sığınak çığ sonucunda yıkılmış, son olanı bir devlet bankası sponsor olarak taş bina üzerine yaptırtmış. Kışın kaldığımda fırtına ve soğuktan gayet konforlu bir ortam sağlamıştı bana. Tırmanış esnasında 16 kişilik İsfahan Dağcılık Kulübüne üye dağcı ile tanıştık ve onlarla birlikte kampımıza ulaştık. Yaklaşık 25 çadır ve 50’ye yakın insanı burada görmek beni şaşırttı. Üstelik bunların çoğunluğu kadındı. Sonradan öğrendik ki Tahran Üniversitesi Kadın Dağcılık Kulübü sporcularının bir tırmanış faaliyeti varmış. Çadırlarımızı 12.00 gibi kurup, bol bol sıvı alımı yaptık. O sırada zirveden küme küme inen 20 civarı dağcı arkadaşı seyrettik. Hepsinin üstünün toz ve kum içinde olması dikkatimizden kaçmadı. Sanırım yukarılarda epeyce rüzgâr vardı ve kar pek yok gibiydi. Zaten Demavend yazın hemen hemen hiç kar tutmayan bir dağdı. İsfahanlı dağcılarla yaptığımız tırmanış toplantıları sonrasında, saat 04.00 civarı zirve tırmanışına başlamayı planladık. Buradaki federasyon görevlisi arkadaş, bizden tırmanış ücreti olarak kişi başı 20’şer dolar talep etti. İsfahanlı Azeri Türkü arkadaşlarımızla birlikte pazarlıklar ve tartışmalar sonucunda, bu ücretin yarısını kişi başına ödeyip, bu sorunu da çözümlemiş olduk.

Fotograf: Sedat Telçeken

13 Ağustos 2003 Demavend’in zirvesine doğru: Gece şiddetli rüzgârın da etkisiyle betonun üzerine kurduğumuz çadırımız bir o yana bir bu yana savruldu. Zaten uyku problemi yaşayan ben, dışarı çıkıp çadırı biraz daha sağlamlaştırdım. 03.00 civarı Selçuk’u kaldırıp kahvaltı hazırlıklarına başladık. Sağlam bir kahvaltı sonrasında çadır dışına çıktık. Zirve tırmanışı için sadece 25 litrelik hacme sahip küçük bir çanta hazırlamıştım. Selçuk, küçük bir çantası olmadığından, mecburen sırt çantasını yüklendi. Gecenin bu saatinde, tırmanış İsfahanlı dağcıların jimnastik hareketleri daha da bir enteresan kılıyordu. 20 dakika kadar ısınma antrenmanı yaptıktan sonra liderleri onlarla 5 dakika kadar Farsça motivasyon konuşması yaptı. Sanırım dağın ciddiyeti, dikkat edilmesi gereken konular hakkında bir dizi konuya değindi. Artık 18 kişilik bir ekip ile birlikte yürüyüşe başlamıştık. Bu kadar kalabalık bir ekiple ilk defa zirve tırmanışı yapacak olmamız faaliyete ayrı bir hava kazandırdı. Birer saatlik yavaş tempolu yürüyüşler sonucunda beşer dakikalık molalar vererek, askeri intizamda ilerliyorduk. Arada ekip liderinin ekipteki kişilere moral olsun diye “Maşallah” bağırmaları da bizleri epeyce tebessüm ettirdi. 5200 metreye geldiğimizde Selçuk neredeyse bitmişti. Kuru üzüm, fındık, çikolata takviyesi yapıp devam etmesini sağladık. Ekip arkadaşım her ne kadar çok acı çekiyor olsa da inadı sayesinde her adımda kendini yeniliyordu. 5400 metre civarı artık Selçuk iyice geride kalmış biz ise kendimizi yoğun sülfür gazı ile boğuşmaya vermiştik. Bu noktada gerçekten nefes alıp vermek çok zordu. 5600 metre civarında artık zirveyi görüyor olmanın verdiği son gayretlerle zirveye ulaştık. Zirvede herkes birbirini tebrik ederken havanın apaçık olması sevindiriciydi. Etraf Elbruz sıradağları ve bir dizi dağlarla çevriliydi. Çevreyi iyice inceleyip, daha önceki zirvemde de rastladığım 4 ölü koyun postuna baktım. Bu hayvanlar hakkında bir sürü efsaneyi dinledikten sonra, çevrenin fotoğraflarını ve kameramla görüntülerini iyice kaydettim. Selçuk’ta zirveye ulaşmış ve o da manzaranın tadına çıkartmaya başlamıştı. Selçuk’tan bir süre sonra müsaade istedim, çünkü bu noktada sülfür gazını solumanın ciddi problemlere yol açacağını biliyordum. Aşağı doğru yüksek tempolu yalnız olarak inmeye başladım. İniş, kayaların zayıflığı ve çarşak alanın çokluğundan iniş açısından çekilmez bir hale geliyordu. En nihayetinde 4200 metredeki çadırımıza dönüşüm 2 saatten az bir sürede gerçekleşti.

Selçuk ve İsfahanlı dostlarımızın da kampa ulaşması ile zirve başarımızı sırayla tokalaşarak ve birbirimize sarılarak kutladık. Selçuk ve ben 4 Ağustos 2003’te Ankara’dan başlayan 9 günlük bir yolculuğa Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’na, hemen ardından ise İran’ın en yüksek dağı olan Demavend Dağı’na tırmanarak 9 günde 2 beş binlik zirve yapmıştık. Arkamızda heyecan dolu maceralarla bezenmiş dostluklar edinmiştik.

Dağın ve dağcının menkıbesinin beraber yürüdüğünü söylerler. Dağa dağcı tırmanır, dağ ise dağcıya. Zirvede buluşurlar. Buna kısaca “Vuslat” denir.


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve içeriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.