90’lı yıllara denk gelen Alevi “kimlik uyanışı”nın ardından bu konudaki yayınlarda bir patlama yaşanır. Bu çalışmaların büyük kısmı, “Aleviler Türk müdür?”, “Alevilik İslâmın içinde mi dışında mıdır” şeklinde “özcü” tartışmalardır. Bunun bir nedeni de kentli yeni neslin artık “Alevi olduğunu” söyleyebilmesine rağmen “Aleviliğin ne olduğunu” bilmemesidir. Ancak bu “özcü” tartışmalar fasit bir daireyi andırır ve hali hazırda bu ülkede yaşayan Alevilerin gerçek sorunlarına bir çözüm sunmaz. Cemal Salman ise 2019’da yayımlanan “Lâmekândan Cihana: Göç Kimlik Alevilik” isimli kitabında farklı bir çerçeve sunuyor. Bir ayağını 16. yüzyıldan kaldırmadan 21. Yüzyılın kentlerinde, sokaklarında dolaşıyor ve farklı mekânlardaki Alevilerin gündelik yaşam pratiğini bizlere anlatıyor. Sivas-Yıldızeli kırsalından Türkiye’nin büyük kentlerine ve Avrupa içlerine uzanan geniş bir sosyo-mekânsal düzlemde Alevilerin göç güzergâhını izleyen uzun soluklu bir alan araştırmasının ürünü olan bu kitabı üzerine Cemal Salman hoca ile konuştuk.

Lâmekân ilinden geldim cihana

Arar iken ehli cana eriştim

Elden ele kabdan kaba süzüldüm

Katarlandım doğru raha eriştim

Virâni

Ç.B Sevgili hocam, kitabın daha en başında “Bu kitabı en çok Hasret okuyabilsin isterdim” diyorsunuz. Bununla başlayalım mı?

Hikâyeye başlamak için ne güzel, ne içli bir giriş. Çalışmam, kısaca, Alevilerin kentleşme sürecinde yüzleştikleri muazzam dönüşümü anlama ve anlatma derdiyle başlamıştı sevgili hocam. Yüzyıllar boyu “sığındıkları” köylerinden, yurtlarından kalkıp tarihlerinde ilk kez kitleler halinde büyük şehirlere, başka ülkelere göç etmeye başlayan Aleviler, 50 gibi kısa bir tarih aralığında hem nice yokluk, katliam, büyük acı yaşadılar hem de onca zorluğa rağmen her yönden büyük başarılar elde ettiler. Hasret Gültekin, benim gözünde bu ikisinin de timsallerindendir. 1971’de Sivas’ın İmranlı’sında bir köyde doğmuş, İstanbul’da büyümüş; gencecik yaşında bağlama ile dilinin, kültürünün, kimliğinin sesi olmuş; aklını, gönlünü sosyalizme vermiş; sadece Aleviler değil Anadolu’nun ve dünyanın bütün halkları için yazmış, söylemiş bir genç. Deyişlere, türkülere, bağlama tekniğine onca yenilik getirmiş, evrensel müzikle kendi kültürünü fevkalade harmanlamış bir sanatçı.

Kadim Anadolu ve Alevi kültürünü alıp çağına, daha da ileriye taşıyacak bir zekâ ve yetenek, Alevilerin geçmişiyle bugünü arasında bir köprü Hasret Gültekin. Bütün bunları 20 yaşına bile değmeden başarıyor. Bir şiirinde “yakılır dizelerim… geride genç ölüm kalır” der. 1993’te, Madımak’ta yobazlarca katledildiğinde daha 22 yaşındaydı. Ben Hasret’in adını ilk kez o günün akşamında, yakılan Madımak Oteli’ne 76 kilometre uzaklıktaki bir Alevi köyünde duydum hocam. “Hasret de gitmiş…” demişti biri dizine vurup! Çocuk aklımla evimizden, çevremizden, ailemizden birini daha kaybettiğimizi hissettim. O köyden göç etmiş bir yoksul ailenin en küçük çocuğu olarak, yıllar sonra Alevi göç, kentleşme ve kimliğini çalışmaya başladığımda, benim hikâyem de Hasretle bütünleşti ister istemez. Onun hikâyesi Alevilerin göç hikâyesinin özeti gibidir. Sahiden, bu kitabı en çok onun okuyabilmesini isterdim.

Ç.B Yine sizin sözlerinizi kullanarak diyebiliriz ki “Alevi bir ailede yetişmenin tipik özelliği, kolay kolay kimsenin size inanç bilgisi vermemesidir.” Bunu nasıl açıklıyorsunuz hocam?

Bunun iki kaynağı var: Evvela, çokça söylenir, Alevilik “tebliğci” bir inanç değildir. Kişi hak yoluna girsin, hak yemesin, iyi-dürüst-temiz bir özle yaşasın istenir. Fakat bunu öteki dünya, cehennem, kabir azabı, Tanrı gazabı gibi korku diliyle işlemez. Daha çok vicdana seslenir, güzel ahlâka ve topluma karşı sorumluluğa dayandırır. “Cehennem dediğin dal odun yoktur/Herkes ateşini burdan götürür” diyor ya Pir Sultan, öyle düşünülür. İyiliği de kötülüğü bu dünyaya dönüktür. İnancın şekli kurallarından öte özde, manada, içeride olan önemsenir. Yunus Emre’nin diliyle, “Âdem manaya derler/Suret ile kaş değil”dir. O yüzden hayatın her anını ibadet gören bir ortamda yetişmiş, köylerinde inancını bu iklimde öğrenmiş aileler çocuklarına “şunları yapacaksınız, bunları yapmayacaksınız” diye anlatmaya ihtiyaç duymamıştır. Şah Hatayi’nin bir demesi var, “Evvel kendi kendin tanı/Sonra ile nazar eyle” diye. Öyle bakmışlardır.

Dr. Cemal Salman Kimdir?

1982 yılında Sivas’ta doğdu, 1988’de ailesiyle Ankara’ya göç etti. Kamu Yönetimi lisans ve Siyaset Bilimi yüksek lisans derecelerini Gazi Üniversitesi’nde, doktora derecesini İstanbul Üniversitesi’nde aldı. “Göç ve Kentleşme Sürecinde Alevi Kimliğinin Dönüşümü” başlıklı tezi Doktora dalında Türk Sosyal Bilimler Derneği 2017 Yılı Genç Sosyal Bilimciler Ödülü’ne layık görüldü. Yine 2017 yılında DİSK-Kemal Türkler Emek Araştırmaları Ödülü’ne layık görülen “Suriyeli Göçmen Emeği” araştırmasını yürüten ekibin içinde yer aldı. 2018-2019 döneminde, İngiltere’de University College London’da misafir araştırmacı olarak bulundu; TÜBİTAK desteğiyle “Dış Göçün Toplumsal Hafıza, İnanç ve Kültüre Etkisi: Britanya ve Almanya Alevileri” başlıklı doktora sonrası araştırmasını yürüttü. 2011 yılından bu yana İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mensubu olan Salman, hâlen bu fakültede öğretim üyesidir. “Lâmekândan Cihana: Göç Kimlik Alevilik” kitabının yanı sıra kent- kuramı, göç, diaspora, toplumsal mekân-hafıza ve Alevi kimliği konularında çalışmaları; akademi dışında yayımlanmış şiirleri, edebiyat ve sinema yazıları vardır.

İkincisi, daha somut bir kaygıdan: Aleviler, yüzyıllarca kuytu köylerinde inançlarını, kültürlerini gizli saklı yaşayan bir topluluk. Osmanlı devrini geçtim, Cumhuriyet devrinde dahi kıyımlarla, hakaretle, baskıyla, cem baskınlarıyla örülü bir hafıza var. O hafızanın şehirlere göç edince depreşmesi kaçınılmaz. Şehirlerde ilk kez “öteki” gördüğü ne-kim varsa onlarla karşı karşıya gelen Alevi aileler, bu ortamda tutunmanın yollarından biri olarak kimliklerini saklamayı görüyorlar. Ki çocukları okulunda, işinde, çevresinde dışlanmasın, hakarete uğramasın, haksızlık görmesin. Hemen her Alevi çocuğu-genci, bir kez olsun ailesinden duymuştur, “Aman kendini belli etme” diye. Ben 2015’in Fransa’sında bir görüşmemde bile duydum çocukluğunda, gençliğinde bu telkinlerle büyüdüğünü anlatanların hikâyelerini. Ramazan’da oruç tutmadığı halde okuluna aç giden, Almanya’da dahi okulda, işyerinde türlü hakaret duyan, Türkiye’nin büyük şehirlerinde bu yüzden bunalıma giren, intihara kalkışan gençleri… Aileler ne yapsın! Bir korku hafızası ya da kültürünün eseridir bu. Alevilerin değil onlara bunları hissettirenlerin utanması gereken bir şey.

Ç.B. Kitabınızı diğer Alevilik çalışmalarından ayıran unsurlar neler size göre?

Bütün Alevilik külliyatı ile değil de kendi alanım için konuşsam daha doğru olur hocam. Girişte söylediğim gibi, çalışmam Alevilerin 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’nin büyük şehirlerine ve yurtdışına göçleriyle içine girdikleri toplumsal dönüşüm sürecini ele alıyor. Bu konuyu ilk çalışan ben değilim elbet. 1990’lı yılların sonunda Hulusi Yılmaz, 2000’lerin başında Nail Yılmaz hocanın çalışmalarından başlayarak son yirmi yıldır konuyu çeşitli açılardan ele alan araştırmalar, tezler, makaleler yayımlandı. Bu alandaki çalışmalarda tespit ettiğim birkaç eğilim vardı: Birincisi, çalışmalar ağırlıkla 19. yüzyıldan beri sosyal bilimlere hâkim olan tarihselci paradigmanın etkisi altındaydı. Yani göç ve kentleşme ile gelen değişimi daha çok zaman üzerinden ele alıyorlardı.

İkincisi, tarihsel-toplumsal şartları hiç tartışmadan Fuad Köprülü’den beri süregelen ezberlerin etkisiyle Aleviliği “kırsal-kapalı kültür”, Alevileri “köylü” topluluk olarak kabul edip, kır-kent kalıpları içinde bir değişim resmi çiziyorlardı. Üçüncüsü, bilhassa Aleviliğe “dışarıdan” bakan, ilahiyat, din sosyolojisi vb. alanlardan, milliyetçi-muhafazakâr cenahtan ya da Aleviliği daha çok inanç yönüyle ele alan araştırmacılar, kentleşme sürecini “bozulma”, “gelenekten uzaklaşma” gibi modernleşmeci kavramlarla anlatıyorlardı. Ben bütün bunları tartışmaya açıp hem biraz daha Aleviliğin içinden hem de mekân ve göç kuramlarının farklı kavramlarıyla konuyu ele almaya çalıştım. Bunu da kırdan kente ve diasporaya uzanan üç ayaklı bir saha araştırması üzerinden yaptım. Sivas-Yıldızeli’nin Alevi köylerinden Ankara ve İstanbul’a, Almanya ve Fransa’ya uzanan oldukça geniş bir düzlemde Alevilerin göç güzergâhını izledim. Halen köylerde yaşayan yaşlılardan şehirlerde, yurt dışında doğup büyümüş genç Alevilere kadar üç kuşakla görüştüm.

Böylece sadece zaman değil mekân üzerinde de değişimi görmek mümkün oldu. Kır-kent ikiliğine sıkışmadan, Alevilerin farklı toplumsal mekânlarda kimliklerini nasıl yaşadıklarını gözlemleyebildim. Sonuçta sosyo-ekonomik yapıdan toplumsal ilişkilere, ocak düzeninin çözülmesinden dernek ve vakıflar, görgü hukukundan yeni inanç pratiklerine, kadının konumundan cemevi ve kimlik tanımlarına kadar çok katmanlı, biraz da ister istemez hacimli bir iş çıktı ortaya.

Ç.B. Toplumsal değişimi sadece zaman ekseni üzerinde ortaya çıkan bir olgu olarak görmek, mekânı bir değişken olarak almamak ne gibi sorunlar yaratır?

İnce noktaları iyi yakalıyorsun hocam. Buna kısaca cevap vereyim: Beşeri olan her şey, illa zaman ve mekân üzerinde gerçekleşir. Tam ikisinin kesiştiği noktada. Bunlardan birini eksik bıraktığımızda, sacayağı bozulur, anlattığımız şey eksik kalır. Edward Soja’nın “tarihsel olanın coğrafi olanı yok etmesi” dediği şey; bir anlamda tarihin mekânsızlaştırılması. Mekân yoksa, tarih de yoktur; ikisinden biri yoksa, toplumsal hiçbir şeyden bahsedemeyiz.

Lamekandan Cihana Göc Kimlik Alevilik Cemal Salman (Yeni Türkce Kitap)

Dr. Cemal Salman’ın bu kitabı “Alevilerin siyasal ve toplumsal baski altinda, kabaca bes yüz yilda olusturduklari temel yapi-kurum, tavir-tutum, inanc-kültür degerleri ve gündelik yasam pratiginin 1960lardan itibaren büyük kentlere ve diasporaya göcle beraber gecirdigi büyük dönüsümü konu ediniyor. Calisma, sosyo-ekonomik yapidan mekan pratigine, inanc ve kültür ögelerinden toplumsal kurum ve aktörlere, kimlik tanimlarindan siyasal tutumlara kadar cok boyutlu ve cok katmanli bir nitelik tasiyan bu dönüsümü, hem zaman hem mekan yönünden konunun bütün boyutlarini kapsayacak bir bütünlük icinde ele aliyor.”

Ç.B. Alevi göç ve kentleşme deneyimine dair yeni bir dönemlendirme öneriyorsunuz kitapta. Bunu biraz açabilir misiniz?

Türkiye’de göç ve kentleşme süreçleri, örneğin İlhan Tekeli’nin, Tarık Şengül’ün farklı kavramlarıyla çeşitli dönemler içinde incelenmiştir. Ben bunları esas kabul ediyor ve genel zemin varsayıyorum. Fakat Alevi göç ve kentleşme deneyiminin, gerek arka planı, gerek yer yer ortaya çıkış şartları gerek etkileri bakımından genel kırdan kente göç süreçlerinden farklılaşan yanları olduğunu düşünüyorum. Bunun da Alevi deneyimini kendi içinde yeniden dönemlendirmeyi gerektirdiğini öne sürüyorum. Şöyle basitleştirerek karikatürize edelim mi: Örneğin Sivas-Yıldızeli’den yan yana bir Sünni ve Alevi köyünü, buralardan 1960’ta büyük şehre göç etmiş iki aileyi ele alalım. Bunların dedeleri, köylerinde yaşarken, Osmanlı düzeni içinde aynı şartlarda mıdır? Cumhuriyetin ilk yıllarında aynı şartlarda mı yaşamışlardır?

Haydi, bu iki aile de geçim derdinden gurbet yoluna düştü diyelim. İkisi de şehre düştüğünde, evet temel dertleri ortak olacak, ama inançlarını, kültürlerini, kimliklerini yaşayıp ifade etme konusunda aynı zemindeler midir? Aradan geçen 40-50 yıl, inanç kurumları ve kimliğini yaşatma yönünden, ikisinin kırsal düzenlerinde aynı etkiyi mi yapmıştır? Bunların hiçbirine benim cevabım “evet” değil. Araştırma bulgularım da “hayır” diyor. Bakın sadece bir veri paylaşayım: 1965-2010 arasında, Yıldızeli’nin Alevi köylerinden, Sünni köylerine göre 3 kat daha fazla nüfus eksilmiş. Göç kuramcısı William Petersen gibi biz de soralım o halde: “Eğer herkes aynı ise neden bazıları göç eder de bazıları etmez?” Bu soru göç nedenlerine, göç sürecine, göç edenlere, göç sonrasına uyarlanabilir. İşte bütün bunlardan hareketle ben Alevi göç deneyimi için yeni bir dönemlendirme önerisi sundum.

Ç.B. Göçerlik, kırsalda kalma, eğitimsizlik, ilkel yaşam gibi Alevilere atfedilen özellikler Alevi toplumunun kendi tercihi miydi? Alevilik “köylü dini” midir? Veya kendini soyutlamış “kapalı bir toplum” mudur Aleviler?

Ah hocam, “bilimsel” elbise giydirilmiş nice “hâkim” dilli kavram var. Köprülü yüz yıl önce “Köy Bektaşileri-Şehir Bektaşileri” diye bir sınıflandırma yapar, Aleviler-Kızılbaşlar bu ayrımda “köylü” kalır. Sonra yaklaşık yüz yıl onu izleyen bir ekol, Aleviliği “Yüksek İslâm” karşısında “halk İslamı, örf-dışı İslâm, köylü dindarlığı, köylü dini” olarak tanımlar. Dahası, bu “köylü dinini” benimseyenler de “ilkel, ümmi (tahsilsiz), yaban, yarı-göçer, karışık ve huzursuzluğa sebep olan, geri kalmış zümreler” olarak tanımlanır. Bunların kimi alanda çok bilinen araştırmacılar; en azından akademik dille konuşanlar. Kimi ise aleni Sünni-tarafgirlikle, politik-ideolojik saiklerle yazıp, tabir caizse küfürlerine “nesnel-bilimsel perde” çekenler. Burada kır ve kent sosyolojisinin bazı kabullerini de geçtik, adeta yüzyıllara dayanan aşağılamanın yeni “akademik” diliyle karşı karşıyayız. Oysa bir: İnanç soyuttur; köylü, kasabalı, şehirli vesair olmaz.

İnançların değil ancak bir inancı benimseyenlerin sosyolojik yapısından bahsedilebilir. İki: Şurada yüz yıl öncesine kadar sadece Aleviler değil nüfusun en az yüzde 80’i zaten köylerdedir. Üç: Hiçbir inanç, tarihsel-toplumsal şartlardan bağımsız gelişmemiştir. Dört: Alevilerin köylere, hatta dağlık, kuytu, ulaşılmaz bölgelere “kapanması” keyfi değil, zaruridir. Aleviler bereketli ovalarda, verimli arazilerde, “çok kültürlü” şehirlerde yaşamak varken, “Aman canım, buralar pek sıkıcı, biz en iyisi kuş uçmaz kervan geçmez yerlere gidelim zira Alevi olmak bunu gerektirir.” dememişlerdir herhalde. Ve beş: Yavuz Selim devrinden itibaren onbinlerle ifade edilen kıyım ve kovuşturmalara, padişah fermanlarına, soykırımcı paşalara, ulema-kadı hükümlerine tek cümle ayırmadan tertemiz “sosyolojik kategoriler” kurmak, sahiden başka türden bir “ustalık” ister! O tarihi kendi okuduğu yerden anlatıp geri kalanı ustaca perdeleyen “üstadlıkla” ben yarışamam. Fakat bütün bunlara rağmen gene bilimin diliyle rahatlıkla söyleyebilirim ki Alevi mekân felsefesi ve pratiği, köy-kent esaslı kategorileri aşmaktadır. Alevilerin yüzyıllar içinde oluşturdukları ve kimliklerini bu yüzyıla taşıdıkları düzen, “kapalı toplum” önermelerini boşa çıkarmaktadır.

Ç.B. Öyleyse bunları açalım biraz. Alevilikte mekan anlayışı ve pratiği konusunda ne düşünüyorsunuz? Felsefi mekân olan “Lâmekan İli” ne anlama gelir?

Demiştim ki “Alevi mekân felsefesi ve pratiği, kır-kent ikilemini aşar”. Ben buna mekân kuramına büyük yenilik getirmiş Fransız düşünür Henri Lefebvre’ün kavramlarından faydalanarak baktım hocam. Burada uzun uzun giremeyiz elbet ama Lefebvre özetle “bir toplumun mekânsal pratiği, o toplumun mekânı deşifre edilerek keşfedilir” diyor. Mekânı toplumsal bir ürün olarak ele alıyor ve tek-iki boyutlu mekân açıklamalarını reddediyor. Mekânı zihinsel-fiziksel-toplumsal yanlarıyla inceliyor. Ben de Alevi mekân anlayışı ve pratiğini bu diyalektik içinde inceledim.

Alevi zihinsel mekânı yahut felsefesi, “lâmekân” ilmine dayanır. Bu bakışta mekân tek boyutlu, basit bir düzlem değildir. Nasıl ki Alevilik batıni bakışında zamanı bir devriye içinde ele alır, mekân da öyledir. Aleviliğin uluları kalubeladan, elest bezminden, Kırklar Meclisi’nden, miraçtan beri var olan nurdur. Ali’nin yıkandığı Deşt-i Erzen’den Salman-ı Farsi’nin dolaştığı yerlere, Kerbela’dan serçeşmeye bütün Alevi mitolojisi ve edebiyatı, lâmekândan yani olmayan mekândan kevn-ü mekâna, yani bu cihana bir yansıma, tecessüm etme esasına dayanır.

Alevi köylerinde cem yerleri, ziyaretler, hep gündelik mekânlardan dönüştürülmüş, kutsallaştırılmış yerlerdir. Bir dede odası, hayat, mutfak, yerinde bir ağıl-samanlık dahi temizlenip ibadethaneye çevrilebilir. Bilmeyene bir tek ağaç, taş, su kaynağı, tepelik görünen yerler, civardaki Alevi köyü için bir kutsal ziyaret olabilir. Bunların hepsi, mekân kuramlarında geçen hafıza mekânlara, heterotopyalara karşılık gelir. Bütün bunlarla beraber Aleviler, Anadolu’nun en doğusundan batı ucuna, Balkanlar’dan İran içlerine kadar geniş bir coğrafyada inançlarını “el ele-el hakka” bağıyla yaşattıkları görünmez bir harita, bir ağ oluşturmuşlardır. Ocak ağı denen bu düzende, devlete ve uzantılarına ihtiyaç duymadan inanç eğitiminden ibadete, tarih bilincinden edebiyata, topluluk düzeninden şifaya kadar her dertlerini kendileri çözmüşlerdir. Böyle bir mekân organizasyonu, bugünün köy-kasaba-kent kalıplarına sığar mı sizce?

Ç.B. 1950’lerden sonra başlayan kırdan kente göç Aleviler için sadece bir mekânsal değişim midir?

İşte tam da bir önceki soruda bahsettiğim özellikleri gereği, Alevilikte mekân hiçbir devirde sadece üzerinde olup bitenlerin gerçekleştiği boş yer olarak geçmemiştir hocam. İnancın anlatımında, edebiyatında, ibadetinde, ritüelinde, kutsalında, hukukunda, düzeninde mekân hep başat rolde. Böyle olunca, görece kısa bir tarih aralığında köylerden kopup kentlere göç, bütün o organizasyonu, ağı, bağları, düzeni de neredeyse kökten değiştirmiş oldu. Yani Aleviler köyden kente gelmekle sadece mekân değiştirmediler; kırsal düzende kurdukları o koca ocak ağını, organizasyonu, diyelim ki beş yüz yıllık yapıyı da arkalarında bıraktılar.

Ç.B. Pekiyi neler değişti hocam? Göçün Alevi toplumunda neden olduğu dönüşümleri özetleyecek olsanız hangi başlıkları sayardınız?

Epey kapsamlı bir soru sevgili hocam, cevabı da öyle. Dilim döndüğünce kısaca resmetmeye çalışayım: Evvela kırdan kente göç eden bütün gruplar için de az çok geçerli olan, Alevilerin sosyo-ekonomik durumları değişti. Küçük köylülük, tarım, ormancılıkla geçimden alt sınıf işçilere, kent yoksullarına, maddi ve kültürel sermaye birikimi ile orta-orta üst sınıflara dağılan bir sınıfsal çeşitlilik doğdu. Kırsal düzenin temel yapıtaşı olan dede-talip bağı (ya da ocak ağ düzeni) hızla çözüldü. Kırsalda topluluğun harcı konumundaki inanç esaslı ocakların yanına şehirlerde hak mücadelesi, kültür ve kimliğin tanınması esaslı dernekler, vakıflar, kültür merkezleri, Alevi kurumları eklendi. Temel kurum ve aktörler değişti ya da çeşitlendi. Önceden inancın ve topluluğun bilgi kaynağı, otoritesi ve önderi inanç önderleri (mürşitler, dedeler, pirler, analar…) idi. Alevi kurum yöneticileri, yetişen Alevi aydınları, araştırmacılar, akademisyenler, sanatçılar, bir bakıma inanç-kültür bilgisi alanında yeni “seküler otoriteler” olarak zuhur etti. Evlilikten musahipliğe, kadının konumundan diğer ilişkilere, toplumsal kurumlar ve cinsiyet rolleri değişmeye başladı. İbadet biçimi, anlayışı, ritüelleri farklılaştı. Köylerde hem inancın niteliği hem dış baskı nedeniyle bir müstakil ibadethane yapısına ihtiyaç duyulmamışken, şehirlerde cemevleri ve diğer Alevi kurumları ibadet, kültür, eğitim, sosyal ihtiyaçlar ve dayanışma için yakıcı birer ihtiyaç haline geldi.

1990’lardan itibaren 30 yıl gibi kısa bir aralıkta yurtdışında, şehirlerde, köylerde Aleviler kendi imkânları ve mücadelesi ile binlerce cemevi ve Alevi kültür merkezi açtı. Ki bu bilhassa Türkiye’de devletin ve devlet kurumlarının, mahkemelerin, yerel idarelerin onca engeli, aşağılaması, yok sayması pahasına gerçekleşti. Aleviler gerek Türkiye’de gerek göç ettikleri ülkelerde hem inanç ve kültürlerini hem kimliklerini daha güçlü biçimde ifade eder hale geldi. Gene onca güçlüğe rağmen, bürokraside, yerel yönetimlerde, iş hayatında, medyada, siyasette, sanatta, akademide kendilerine alan açmayı başardılar. Bugün Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde Alevilerin kendi ülkelerinde dahi onlardan esirgenen eşit yurttaşlık haklarını elde ettiklerini görüyoruz.

Cemevlerinin ve diğer inanç kurumlarının-günlerinin resmi olarak tanındığını, okullarda çocukların inançlarını öğrenebildiğini, üniversitelerde Alevilik kürsüleri açıldığını, Alevi kurumlarının eyalet yönetimleriyle masaya oturabildiğini görüyoruz. Hasılı, geride kalan yarım asırda Aleviler köylerde yaşadıkları inanç düzeninden elbette uzaklaşmış; temel inanç kurumları sarsılmış, inancın şekilcileşmesi, tektipleşmesi, mekâna dayalı inanç hafızasının silikleşmesi gibi durumlarla yüz yüze kalmışlardır. Böylesi büyük bir dönüşüm süreci için bunlar gayet olağandır. Öte yandan Alevilerin kültür ve kimliklerini yaşama, ifade etme, savunma ve yaşatma yönünden bu yarım asırda tarihlerinin hiçbir devrinde olmadığı kadar büyük yol aldıklarını da görmezden gelemeyiz.

Ç.B. Son olarak, Alevilerin beş yüz yılda inşa ettiği yapı elli yılda yıkıldı diyebilir miyiz? Kitapta bunun için Âşık Emrah’ın dizelerini kullanıyorsunuz: “Yüz bin mihnet ile bir bağ yetirdim/ Yemedim meyvesin el aldı gitti”… Durum bu mudur yoksa göç hala umut taşıyor mu?

Edebiyatın dili biraz daha coşkun ve çarpıcı tabii; ama hakikate dönersek bütün bu olup bitenleri yıkılma, çökme, bozulma gibi kavramlarla ifade etmek doğru olmaz. Ben bunu bir “süreç” olarak görüyorum, öyle okuyorum. Tarih denen bir şey var ve öyle bir yerde kesilip sonra başka yerden devam etmiyor. Bir devri daim içinde akıp gidiyor. Aleviler tarihlerinde pek çok önemli dönemeçten geçmişler. Bunların çoğu kıyımlar, sürgünler, zorunlu iskânlar, katliam girişimleri ile beraber anlatılır. Bugün de bir dönüşüm süreci içinden geçiyorlar. Bunun pek çok şeyi değiştirmesi kaçınılmaz. Fakat bunun aynı zamanda bir yeniden inşa süreci olduğunu düşünüyorum. Göç öncesine kadar getirilen bir Alevilik vardı; göç süreci onunla yeni şartları harmanlıyor. Bu sentezle de kalmayacak elbet. Sonraya nasıl bir Alevilik taşınacak? Onu da olursa elli-yüz yıl sonra bu satırları okuyan, onlar dile dökerler. Aleviliğin içinden söyleyecek olursak, madem bu bir “yol” deniyor, bugünün yolcuları geçmişten aldıklarını geleceğe aktarıyorlar. Kitaptaki gibi bitirelim madem: Konuştuğumuz her şey, daha biz bunları konuşurken değişti, değişiyor, değişecek sevgili hocam.

Ne diyor Pir Sultan? “Konan göçer imiş kalan eğlenmez… Dem bir gelir geçer, devran eğlenmez.” Alevilik ve Aleviler şimdi o dem’de yol alıyorlar.

Ç.B. Dilinize, gönlünüze sağlık Cemal Hocam. Muhabbetle….