Dersim Üzerine 4. Bölüm

31. §) Yaşamıyla hepimize; Ömer Muhtar’ın, “Biz ölsek de kazanırız ve siz kaybedersiniz!”; Lucretius’un, “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum; o hâlde korkacak ne var”; Martin Heidegger’in, “Ölüm, bütün hayatı kucaklayan ve ona sorumluluk getirerek değer katan bir fenomendir”; Samed Behrengi’nin, “Herkes ölür ama yalnızca bazıları gerçekten yaşar,” sözlerini anımsatan Seyid Rıza resmi tarihin yalanlarıyla baş edemese de; diz çöktüremediği bir direnç figürüdür.

Bazen “Erzincan’ın kurtarıcısı”, “Dersim generali”[136] diye anılan Seyid Rıza hakkında; bazen de “devletin olumsuz propagandalarında sünnetsiz oluşuna ilişkin ifadeler kullanılmış”tır![137]

Devlet yaygaralarını bir kenara bırakırsak Seyid Rıza, 1915’te 30 bin Ermeni’nin Erzurum üzerinden Ermenistan topraklarına ulaşmasını sağlar. Bunun yanında Koçgiri katliamında kaçan Kürt Alevîler, Dersim dağlarına sığınarak kurtulurlar.

Rus işgali dönemi gelip çattığında Seyid Rıza, Osmanlı hükümetiyle anlaşma yapar. Böylece Seyid Rıza, 12 aşiretin en seçme silahlı adamlarını cepheye sürer. Rusların Dersim’e doğru ilerlemesinin önüne set çeker. 12 günlük bir saldırı planından sonra, Erzincan muhasara altına alınır. Böylece Erzincan kurtulur.

“Seyid Rıza, artık Osmanlıların nezdinde bir kurtarıcıydı. Alkışlanıyor, devletçe kutsanıyordu. Armağan, unvan ve övgülere boğuluyordu, bir ‘fatih’ muamelesiyle taltif ediliyordu. Vatan ‘minnettardı’ ona…

Karabekir, Seyid’in üniformasını giymesine bizzat yardım ediyor, apoletlerini kendi elleriyle düzelttikten sonra, yakasına bir de, ‘memlekete üstün hizmetlerinin nişanesi’ olarak madalya takıyordu. Seyid Rıza, artık apoletli, nişanlı bir paşaydı…

Devletin, şükran ve minnet duygularının anlatımı bu kadarla da kalmıyor, Kara Kazım Paşa, Seyid Rıza’yı makam arabasına alıp, Erzurum’daki karargâhına götürüyor, izzet-i ikramlarla ağırlıyordu.

Seyid Rıza sonra törenlerle Dersim’e uğurlanıyordu. O, şimdi Dersim Generali unvanıyla bir başka efsaneydi.”[138]

Rusların ilerlemesini canları pahasına önleyen Dersim halkı, daha sonra “çıbanbaşı” ilan edilerek imha edilir. Seyid Rıza’ya “derebey, şaki başı ve sergeder” sıfatı verilerek, ne yazık ki asılır. Aynı ihanet, 23 Kasım 1925’de Elazığ’da, Binbaşı Hasan Hayri Bey’in de başına gelir. O gün Hasan Hayri Bey şunu diyecekti: “Ey Kürt Halkı! Bizden de ibret alın ve bilin ki, dünyadaki en güvensiz söz, Kemalistlerin verdiği şeref sözüdür”…

 “Mustafa Kemal’in haberi olsaydı Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamı olmayacaktı” yalanıyla toplumu kandırmaya çalışıyorlar. Oysa yazılan ve çizilenler raporlar her şeyi ortaya koymaya yeter, artar bile.

1934 İskân Kanunu, 1935 Tunç-eli Kanunu ve 4 Mayıs 1937’de Tunceli Tenkil Harekâtına Dair Bakanlar Kurulu Kararı, bizzat Mustafa Kemal’in emriyle çıkarılmıştır. Bu karar ve kanunların altında Mustafa Kemal’in ıslak imzası vardır.

1 Kasım 1938’de, dönemin Başbakanı Celal Bayar’a Dersim soykırım başarısından dolayı tebrik mektubunu göndermiştir. Onlarca belge ve konuşmayı bulup yazabiliriz.

Seyid Rıza kan dökülmesini istemiyor. Mektuplar yazıyor.[139] Mektuplarında katliam olmasın diye adeta yalvarıyor. Seyid Rıza’nın 14 Haziran 1933’de Elazığ Valisi’ne gönderdiği ilk mektup ise şu cümlelerle başlıyordu: “Hürmet ve tanzimle elerinizden öperim. Uğradığımız haksızlığın boyutlarını arz etmeye mecbur kaldım…” Buna benzer birçok mektup mevcuttur. Ancak imha kararı veren Cumhuriyet hükümeti soykırım kararını uygulayacaktı.

Seyid Rıza, 20 Mayıs 1937’de Alpdoğan Paşa’ya ise şöyle bir mektup yazıyor:[140] “Kan dursun yeter ki! Beni ve aşiretimi, Erzurum’a yollayın. Ya da hükümet benden şüphe ediyorsa Halep’e gideyim. Veyahut Türkistan’a geri gönderin.”[141]

Bunların yanında “Cumhurbaşkanlığı arşivinde ortaya çıkan belgelere göre, Dersim lideri Seyit Rıza ile devlet arasında müzakere ve pazarlıklar yapılmış”ken;[142] Seyit Rıza ile hükümet kuvvetleri arasındaki son temas 16-17 Ağustos gecesi Bahtiyar mıntıkasında yaşandı. Çatışma sırasında, Seyit Rıza’nın oğlu Şeyh Hasan, ikinci karısı Bese ve üç torunu öldürülmüş, Seyit Rıza kaçmayı başarmıştı. Seyit Rıza 26 Ağustos’ta Bahtiyar Aşireti Reisi Şahin’in kendi adamlarınca öldürüldüğünü duyunca muhtemelen yenilgiyi kabul etti ve 10 Eylül 1937’de Erzincan 5. Jandarma Bölük Komutanlığı’na bağlı bir karakola teslim oldu. 1918’de Osmanlı ordularıyla birlikte Rus ve Ermenilerden kurtardığı Erzincan’ın kendisini kurtaracağını ümit etmiş olmalıydı.

Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Cumhurbaşkanı Atatürk, Başbakan İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay, General Alpdoğan’a kutlama mesajları gönderdiler. Gazeteler olayı “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi yakalandı” diye kamuoyuna müjdeledi.

Seyit Rıza ve arkadaşlarının (toplam 58 kişi oldukları sanılıyor) duruşması 18 Ekim 1937’de Elazığ’da başladı. Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesine göre, ilk günkü duruşmada Seyit Rıza ve adamlarının 20/21 Mart 1937 gecesi Kahmut Köprüsü’nü yaktıklarını iddia eden şahit ifadesine Seyit Rıza “Allaha, devlete karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?” diye haykırarak itiraz etmişti. Gazetenin 23 Ekim 1937 tarihli nüshasına göre ikinci duruşmada Seyit Rıza’nın torunu Zeynel, dedesinin 60 silahlı adamla birlikte olduğunu anlatmıştı. Bu tanıklık Seyit Rıza’yı şaşırtmış, durumu açıklamakta zorluk çekmişti. Ama diğer aşiret reisleri çözülerek bazı itiraflarda bulunmuşlardı. 2 Kasım tarihli Tan’da, 1 Kasım tarihli üçüncü duruşmada da benzer olayların yaşandığı ama zanlıların bütün suçlamaları reddettiği yazıyordu. Benzer durumlar diğer duruşmalarda da yaşanacaktı.

16 Kasım 1937 tarihli Tan gazetesi ise acı sonu ilan ediyordu: “Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur [bitmiştir]. Tunceli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11’i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı Aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı Aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır.”

Seyit Rıza ve arkadaşlarının yargılanması ve idamını o sırada Malatya Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil yürütmüştü. Çağlayangil’e göre mahkemeler bazen otomobil farlarının ışığında yapılmış, okuma-yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için en az 75 yaşında olan Seyit Rıza’nın yaşı 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmış, Alpdoğan Paşa, idam kararının yazılacağı boş kâğıdı önceden imzalamıştı. İdamlar 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan pazartesi günü, gece yarısı Elazığ’ın Buğday Meydanı’nda infaz edilmişti.

İhsan Sabri Çağlayangil, idam anını ise şöyle anlatmıştı: “Kararlar okununca sanıklar ilk anda anlamadılar. ‘İdam tunne’ diye bir velvele koptu. Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle polis müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı. -Asacaksınız; dedi ve bana döndü. ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’ Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. ‘Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı Kerbelayıh. Bihatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingene’yi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı…”[143]

Çağlayangil, “Yakıldı” diyor[144] ama yerel kaynaklara göre cenazeler ya Elazığ’ın merkez köylerinden Holfenk Köyü civarındaki Kireçocağı Mevkii’ne ya da Elazığ Tren İstasyonu civarına defnedilmişti.

17 Kasım 1937 günü Atatürk, kısa süre önce İsmet Paşa’dan başbakanlığı devralmış olan Celal Bayar, 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay, General Alpdoğan ve diğer yüksek zevatla birlikte Diyarbakır’dan Elazığ’a doğru yola çıkmıştı. Yolda Murat Suyu üzerinde bir köprünün açılış törenine katılmışlardı. Atatürk köprünün eski adı olan Soyungeç’i beğenmemiş ve Singeç yapmıştı. Ardından heyet Pertek’e gitmiş, Atatürk (18 Kasım tarihli Tan gazetesinin ifadesine göre) “Minimini mektep çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat yapılmasını” emretmişti. Pertek’ten ‘Coşkun uğurlama tezahürleri arasında ayrılan’ Atatürk ve yanındakiler saat 17’de Elaziz’e varmışlardı. Görüldüğü gibi bu hikâyede Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamına dair tek bir kelime bile yoktu![145]

İdamlardan sonra bölgede askeri harekât bir süre daha devam etmiş, kısa süreli bir sessizlikten sonra, 1 Haziran 1938’de II. Dersim Harekâtı başlamış, eylül ayının sonuna kadar Genelkurmay belgelerine göre, “haydut”, “eşkıya”, “şaki”, “dağlı” diye nitelenen gruplar yine bu belgelerin diliyle imha edilmiş, temizlenmişti.[146]

32. §) Devletin Dersim harekâtı iç savaşlarda dahi evrensel kabul gören hakların ihlâl edilmesiyle karakterize olmuştur. Örneğin tartışmalı “yargılama”(lar) sonucu savcı 11 kişinin idamını istemişti. Bunlardan 7’si idam edilmiş, 4’ü ise yaşlarının büyüklüğünden dolayı 30’ar yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. İdam sırasında yaşı 75’i geçmiş olan Seyit Rıza, yaşı 54’e indirilerek, oğlu Resik Hüseyin’in 17 olan yaşı 21’e çıkarılarak idam edilmişti.

Bu, o zaman da yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun 56. maddesine aykırıydı. Bugün kimileri yaş büyütmenin söz konusu olmadığını, Seyit Rıza’nın çok daha genç olduğunu ileri sürüyorlar. Bu doğru değildir. 28 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesi bu savları çürütüyordu: “Yetmişlik Seyit Rıza’ya genç ve güzel karısı Bese tarafından teslim olmaması için sürekli telkinler yapılıyormuş”![147]

Söz konusu gerçeğin altını çizerek; idam hikâyesinin üzerinden (tekrar pahasına!) detaylandırarak geçersek:

“Ardından kelepçeli ellerini kaldırıp halkı selamladı ve önce ‘Hakkınızı helal edin,’ dedi, ardından yine kükredi o yaşlı heybetiyle: ‘Ey Erzincan, fakir Rızo seni iki defa istiladan kurtardı,[148] sen bir Rızo’yu kurtaramadın. Dileğim o ki zelzele olasın!’ der.[149]

Seyit Rıza’nın ilk sorgulaması, Erzincan’da Vali Fahri Özen, Emniyet Müdürü Zekeriya Erkuş ve Jandarma Komutanı Kazım tarafından yapıldıktan sonra yargılanması için 30 kişilik bir müfrezeyle birlikte Elazığ’a gönderilir.[150]

Yusuf Köksal’ın ifadesiyle duruşma önce öğretmen evinin yerinde, kahvehanede başlar. Daha sonra Belediye binasının altındaki sinema salonu düzenlenip mahkeme salonuna çevrilerek yargılamalar bu salonda yapılır.

Yargılama başlamadan önce gazeteler, yargılamanın nasıl yapılacağını yazıyorlar: “Gazete, yakalanan isyancıların muhakemelerinin, ‘Tunceli Kanunu mucibince biraz farklı muhakeme usulü dairesinde’ yapılacağını yazıyordu. Yukarıda yazdığımız bu ‘biraz farklı muhakeme usulü’nü bir defa daha hatırlatalım. Maznun reddi hâkim talebinde bulunamazdı. Vilayet içinde verilen hükümler temyiz edilemezdi. Vali paşa tecile lüzum duymazsa idam cezaları hemen infaz edilirdi.”[151]

Dahası da var bu yargılama yönteminin: Savcılar hazırlık soruşturması aşamasında yargıçların sahip olduğu yetkileri de kullanabilirler, ilk tahkikata tabi tutmaya gerek görmedikleri işleri, iddianame ile doğrudan doğruya mahkemeye verebilirler, ilk tahkikatı yapmayabilirler, iddianame maznuna tebliğ edilemez… gibi.

Yargılama, 12 Ekim 1937 Salı günü başlar. Muhabir Bahri Turgut’un 13 Ekim 1937 Çarşamba günkü Cumhuriyet Gazetesi’ndeki haberi şöyledir:

“Seyid Rıza’nın ilk muhakemesi… Sergerde ve avenesi inkâra başladılar. Seyid Rıza’nın her suale “Haşa” diye cevap vermesi diğer suçlulara da sirayet ediyordu.”

“Elaziz 12 (Hususi muhabirimizden) Sergerde Seyid Rıza ve yirmi avenesinin muhakemelerine bugün Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı. Müddeiumumi mevkiini Hatemi işgal ediyordu. Ve risayet divanı, reisi Cemil’le aza Mehmed ve bir aza muavininden mürekkepti. Mahkeme salonunda ön sırayı ordu zabitanı işgal ediyordu.

Localar ve balkonlar bilhassa kadın samiinle hıncahınç dolmuştu. Kuvvetli bir polis koridoru izdihama güçlükle mani oluyordu. Saat ikiyi on geçe hâkimler heyeti salona girdi. Mübaşirin ismini çağırması üzerine Seyid Rıza yanında oğlu olduğu hâlde salona geldi. Kendisini takiben de avenesi yerlerine oturdular…”

Savcı Hatemi Şahamoğlu, sanıkların T.C.Y.’nın 149. Maddesinin 2 ve üçüncü fıkralarına göre cezalandırmasını ister, duruşma 15 Ekim 1937 Cuma gününe bırakılır.

16 Ekim 1937 günlü duruşmada Seyid Rıza ve 30’u aşkın sanık bulunmaktadır. Bu duruşmada Munzur suyu toplantısı, köprü yakma olayı, Alişir, Sin Karakolu baskını ve Seyid Rıza’nın Hozat Cumhuriyet Savcılığı’na yazdığı mektup konuları görüşülür.

18 Ekim 1937 günü sabahki duruşmada iki nahiye müdürü ve Seyid Hüseyin, öğleden sonraki duruşmada da Çölkürek köylü Hasan oğlu Hıdır ve Imindirli Hüseyin tanık olarak dinlenirler.[152]

25 Ekim 1937 günlü duruşmada bazı tanıkların daha önce verdikleri ifadeleri okunur.

27 Ekim 1937 günlü duruşmada bir kişinin davası, görülmekte olan dava ile birleştirilir.

1 Kasım 1937 günlü duruşmada Hozat, Mazgirt ve Nazımiye Kaymakamlarının raporları ile bazı telgraflar okunur.

3 Kasım 1937 günlü duruşmada Savcı Hatemi Şahamoğlu, mütalaasını okur. Seyid Rıza ve 10 kişi için T.C.Y’nın 149/3 maddesine göre ceza verilmesini ister.

6 Kasım 1937 günlü duruşmada sanıkların, birbirini suçlaması olur ve bazı belgeler okunur.[153]

15 Kasım 1937’de yargılama sonuçlanır. 11 kişi hakkında ölüm cezası, 33 kişi hakkında ağır hapis cezası verilir. 14 kişi de beraat eder. Ölüm cezası verilenlerden 4 kişinin cezası yaşlı olmaları nedeniyle 30’ar yıla çevrilir. Diğer sanıklarla birlikte Isparta, Edirne, Muğla ve Bolu cezaevlerine gönderilirler ve cezaevinde ölürler.[154]

Devamla: Ağır Ceza Mahkemesi’nce savcının istemi doğrultusunda 11 sanık hakkında TCY’nın 149/2. Maddesi gereğince idam/ölüm cezası verilip, 4 sanığın cezasının 30’ar yıla çevrilmesiyle, haklarında verilen ölüm cezasının yerine getirilmesi/infazı gereken 7 kişi kalır.

25 Aralık 1935 tarihli ve 2884 sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Yasa’nın 29 ve 33 maddelerine göre Mahkemece verilen hüküm temyize tabi olmadığından ve kesin hüküm niteliğinde olduğundan, tecile de gerek görülmediğinden infaz aşamasına geçiliyor.

“Seyid Rıza ve yoldaşları idam cezasına çarptırılınca Dersim yeniden ayağa kalktı. Ve o günlerde bir haber ulaştı Dersim’e: Mustafa Kemal, Pertek’te yapılan Singeç Köprüsü’nün açılışı için Elazığ’a gelecek. Köprünün açılış tarihi 16 Kasım Pazartesi. Devletin aldığı istihbarata göre, Atatürk geldiğinde Dersimliler karşısına çıkacak, Seyid Rıza’nın affını isteyeceklerdi.

Bundan sonrasını, Seyid Rıza’yı asmak için Ankara’dan özel görevle gönderilen üst düzey polis yetkilisi İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor:

“Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana diyor ki; Atatürk, Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Dersim hareketi bitti. Beyaz donlu altı bin Doğu’lu Elazığ’a dolmuş, Atatürk’ten Seyid Rıza’nın affını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkmalarına meydan vermeyelim… 1937’de resmi tatil günü Cumartesi öğleden sonra Atatürk Pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenenler, asılacaklar mutlaka asılsın ve Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.”

Çağlayangil, yasaların tümüyle çiğneyerek, bir savcıya rapor dahi aldırarak idamların infaz kararını 14 Kasım Cumartesi günü çıkarttı. İdamlar Pazar gecesi infaz edilecekti.

Ve o gece… 15 Kasım’ı 16 Kasım’a bağlayan bir Ramazan gecesi: Bir devlet jeepi Elazığ’da Buğday Meydanı’na doğru telaşla ilerliyordu. Sonbaharın son ayıydı ve hava ılıktı. Gökyüzü yarı bulutluydu. Ay bulutun arkasına girip gözlerini kapatmak istiyordu fakat bulut her seferinde ayın önünden çekiliyordu. Oysa ay birazdan olacakları görmek istemiyordu. Jeepin arka koltuğunda üç kişi oturuyordu; Elazığ Emniyet Müdürü Serez İbrahim, Emniyet Genel Müdürlüğü görevlisi İhsan Sabri Çağlayangil, Dersim Direniş Kuvvetleri Kumandanı Seyid Rıza polisleri bir sağda, diğeri solda, Seyid Rıza ortada oturuyordu. Jip gelip Buğday Meydanı’nda jandarma karakolunun yanında durdu. Karakolun önünde uzanan Buğday Meydanı’nda yedi idam sehpası vardı. Gerisini Çağlayangil anlatıyor:

“Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. ‘Asacaksınız’ dedi ve bana döndü: ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’. Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyorum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.

‘Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta kimse yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: ‘Evlade Kerbelayimê, bê gunayimê, ayibo, zulimo, cineyata./ Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir,’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. (…) İhtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım.”

İhsan Sabri Çayangil’in anılarında çarpıttığı ve anlatmadığı pek çok şey var. Onlardan biri de, bir idam mahkûmu olarak Seyit Rıza cevap verdi: “Beni oğlumdan önce asın!” Ancak bu yapılmadı ve oğlu Resik Hüseyin, Seyit Rıza’nın gözleri önünde asıldı.”[155]

Ancak yargılama yöntemi özel hükümler, ölüm cezasının yerine getiriliş biçimi/infaz da çok düşündürücüdür. Hiçbir hukuk kuralı ve etik değerin anlamı kalmamıştır.

2884 Sayılı Yasada;

“Madde: 29-İlbaylık içindeki ceza mahkemelerinden verilen hükümler temyize tabi olmayıp kat’idir.

Madde: 33-İdam hükümlerinin Vali ve kumandan tarafından Te’cile lüzum görülmediği takdirde infazı emrolunur,” hükmü vardır.

İdamlar, şu sıraya göre birbirlerine yakın 3 yerde yapılır: 1) Demenanlı Cebrail oğlu Hasan; 2) Resik Hüseyin; 3) Kureşanlı/ Seyhanlı Seyit Hüseyin; 4) Kureşanlı Ulkiye oğlu Hasan; 5) Kalanlı Mirza Akifoğlu Ali; 6) Yusufanlı Kamer oğlu Fındık; 7) Seyit Rıza…[156]