Dersim Soykırımı

DERSİM SOYKIRIMI

15. §) Dersim soykırımı ile Seyit Rıza’nın idamına giden süreç Koçgiri ile başlar. Koçgiri bastırıldıktan sonra Dersim üzerinde baskı kademeli olarak artırılmaya başlanır. 1928, 1929 ve 1931 yıllarında Dersimlilerden birkaç kez silahlarını teslim etmeleri ve başta Alişer olmak üzere Dersim’e sığınmış Koçgiri’ye katılmış önderlerin teslim edilmesi istenir. Bu ısrarlı tehditler ve saldırı hazırlıkları karşısında Dersimliler tepki gösterir ve bazı nahiye merkezleri ve karakollara baskın düzenler.

Her ne kadar Koçgiri olarak adlandırılsa da aslında bu da bir Dersim itirazıdır. Koçgiri bölgesindeki aşiretler de Dersim aşiretleridir. Üstelik bunlar akraba aşiretlerdir. Bu nedenle ve resmî ideolojik yalanlara rağmen[35] Dersimlilerin ve özellikle de Seyit Rıza’nın Koçgiri’den Dersim’e sığınanları teslim etmeleri söz konusu olamaz.

II.1) DERSİM’İN ÖNCELİ: KOÇGİRİ

16. §) Ebubekir Hazım Tepeyran’ın anılarının bir bölümü ‘Ümraniye (Koçgiri) Olayı ve Nurettin Paşa’ başlığını taşır. Tepeyran, ‘Koçgiri Ayaklanması’ olarak bilinen olaylara ilişkin ilginç bilgiler verip, değerlendirmelerini yazar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem Dahiliye Nazır (İçişleri Bakanı)larından ve Milli Mücadeleyi desteklediği gerekçesiyle işgal İstanbul’unda idam cezasıyla yargılanan Tepeyran, Cumhuriyet döneminde de milletvekilliği ve aralarında Sivas da olan değişik illerde valilik görevlerinde bulundu.

Tepeyran, İkinci Meclis’teki milletvekilliği döneminde Mustafa Kemal’le uyuşamadı, üçüncü dönemde milletvekili olamadı. Torunu Oktay Akbal o dönemi şöyle değerlendirir: “Anayasa hazırlıklarında Hazım Bey’in kimi önerileri, Mustafa Kemal’in istekleriyle uyuşmaz. Örneğin ayan meclisi ve senato kurulmasından yanadır. Hazım bey Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verilmesini, Cumhurbaşkanı’nın hem hükümete, hem TBMM’ye başkanlık etmesini doğru bulmaz.”

Koçgiri, şimdiki Sivas’ın Zara ilçesinin adı. O dönemdeki nüfusunun önemli bir çoğunluğu Kürt-Alevî. Koçgiri katliamının hemen ardından Sivas’a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran, 1921’de yaşanan olayların bir ayaklanma değil, orada komutanlık yapan ve ‘Sakallı Nurettin’ olarak bilinen Nurettin Paşa’nın acımasız bir katliamı olduğunu belgelere dayanarak anlatır.

Sakallı Nurettin’in İzmir yangınının da sorumlusu olduğu söylenir. Bir başka icraatı ise Ali Kemal’i İzmit’te linç ettirmesidir. Buna benzer başka eylemleri de vardır.

Tepeyran’a göre; Sivas’ın Koçgiri (Zara) kasabasında askerlere bir saldırı olduğu gerekçesiyle başlatılan ‘tenkil’ hareketi çok vahşi boyutlara ulaşmıştır.

Yöreye gönderilen Nurettin Paşa 14 Mart 1921 tarihli bildirisinde gelişmeleri şöyle değerlendirmişti: “1. Sivas iline bağlı Zara ilçesi (bu ilçeye ‘Koçkiri’ de denir) sınırları içinde yerleşik bulunan Koçkiri aşiretleri arasına sokulan bazı arabulucu kötü amaçlı kişilerin kandırdığı bu aşiret reislerinden çoğunun rıza ve muvafakatları dışında bir kısım ayaktakımı Kürtler, Ümraniye’deki askeri müfrezeye saldırmış ve bazı subaylarla Ümraniye’de bulunan Zara ilçesi kaymakamını tutuklamışlardır. Bu ayaklanmacılar, davranışlarının nedeni olarak, hükümetin sözde Kürtleri vuracağını söylemesiyle korku ve kaygıya kapılmış olduklarını yaymışlar…”[36]

Askerin harekete geçmesi üzerine, şehir eşrafı bir “öğüt kurulu” oluşturarak araya girer ve bir uzlaşma sağlanır. Kaymakam ve subaylar serbest bırakılır. İsyancılar için Sivas’ta “harp divanı” kurulmasına karar verilir. Ayrıca yapılan uzlaşmayı güvence altına almak amacıyla bir taahhüt belgesi de hazırlanır. Tepeyran o günleri anlatırken şunları der:

“Öğüt kurulu, Zara’dan dönüşünde komutan paşayı görerek, gerek asker göndermenin caydırıcılığının, gerekse yayımladığı bildirinin etkisiyle sorunun böylece çözülmesini uygun görmesinden dolayı kendisini kutlarlar.”

Fakat Nurettin Paşa’nın, “… ‘Öyle ama, bu kadar asker toplandı, ben buraya kadar geldim; bir şey yapılmazsa olmaz’, dediği ve bunun üzerine askeri harekâtın sürdürüldüğü, Sivas’ta yaygın olarak konuşulmakla birlikte, bu söylentinin doğru olduğunu Şefik Bey bizzat bana söylemişti.”[37]

“Böylelikle Ümraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerden 76’sı ve Divriki ilçesinde 57’si toplam 132, savaştaki düşman istihkamları gibi yakılmış yıkılmış ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca bütün mal, eşya, zahire ve hayvanları yağmalanmıştır. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan ve sefaletten ölüme mahkûm edilmiştir.”[38]

“Nurettin Paşa, hükümetin güvenip kendisine verdiği yetkiyi pek kötü kullanarak yarattığı facialarla yetinmemiş, Koçgiri ileri gelenlerinden öldürülen ya da can korkusuyla dağlarda saklanan kişilerin ailelerini de Sivas’a sürmüştü.”[39]

Bu değerlendirmeler, olaylardan üç ay sonra Sivas’a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran’a ait. Zara’nın Alevî-Kürt nüfusu Dersim’den tam 26 sene önce bir katliam ile yüz yüze gelmişti. Ve Koçgiri resmi tarihin pek görmek, göstermek istemediği olaylardandı.[40]

17. §) General Alpdoğan, Kürtleri katletme pratiğini Koçgiri’de yapacaktı. Sakallı Nurettin’in niyeti gayet açıktı: “Zo (Ermenileri) diyenleri temizledik, Lo (Kürtleri) diyenleri de ben temizleyeceğim”. Dört ay devam eden Koçgiri milli harekâtının başlangıcında Kürt kuvvetleri başarı sağlamasına karşın kuvvetler arasındaki dengesizlik, sivillere yönelik katliam -ki özellikle Topal Osman’ın Giresun alayının yaptığı- sonucunda 21 Nisan 1921 tarihinde Koçgiri harekâtı söndürülmeye başlanmıştı. Koçgiri soykırımı TBMM gündemine getirildiğinde Mustafa Kemal, Sakallı Nurettin hakkında kovuşturma yapılmasını engelledi. Koçgiri harekâtı nedeniyle yargılananlardan Zalim Çavuş ve Hasan idam edilirler. Diğer ele geçen sanıkların hakkında idam kararı verilmesine karşın Dersim aşiretlerinin tavır alması üzerine Alişer ve Dr. Nuri Dersimi’nin dışındakiler Mustafa Kemal tarafından affedilir. Alişan Bey, Refahiye Kaymakamlığı’na, Haydar Bey ise Kuruçay Kaymakam Vekilliği’ne atanır. İstiklal savaşının bitmesi ile Alişan ve Haydar Beyler İstanbul’da mecburi iskâna tabi tutulurlar. 1931’de Koçgiri’ye dönen Alişan ve Haydar Beylerin evlerine bombalı saldırı yapılır. Alişan Bey ölür, Haydar Bey ise suikastten yaralı olarak kurtulur. Dr. Nuri, Alişer ve Zerife Xanım ise Dersim’e kaçarlar.

1921-1937 yılları arasında Alişer Efendi, Dersim’de Seyit Rıza’nın yanındadır. Alişer, Kürtlere milli bilinç aşılamak için devamlı çalışmalar yürütmektedir. Eşi Zerife Xanım ise Dersimli kadınlara ajitasyon yapıp onlara askeri eğitim vermekle meşguldür.[41]

9 Temmuz 1937 tarihinde Koçgiri ve Dersim hareketinin öncülerinden Alişer efendi, hayat ve mücadele arkadaşı Zerife Xanım Tujik Bavo (Sultan dağı) eteklerindeki Palaxine mevkiindeki mağaralarında Zeynel Tope (Kope), Vartinikli Efendi ve beraberindekiler tarafından katledilmişti. Dr. Nuri Dersimi’ye göre Palxine’deki mağaraya gelenlerin arasında Rayber (Rehber) de vardır.[42]

II.2) NEDEN, NASIL?

18. §) “Neden Dersim, neden bu katliamlar ya da nasıl” mı?

Hatırlayın o günlerde: “Türk soyundan olmayanlara bir tek hak verilmişti; o da köle olma hakkı”!

Bütün dillerin tek bir dilden o da Türkçeden türediği ve bütün dünyanın Türk soyundan geldiğini ispatlama yarışına girilmişti!

1929 Buhranı ile devreye giren Alman ve İtalyan faşizmi dünyaya hâkim olurken devlet tarafından bir çıban olarak görülen Dersim, tertele’ye uğratılmıştı.

Yaşanan, egemenin söylemiyle bir isyan değildi; tersine yaşama hakkını koruma ve hayatta kalmak için mücadele etmekti. Bu nedenle Dersim isyan etmemiş, katledilmişti.

İttihat ve Terakki ile başlayan sürecin mantık(sızl)ı Türkleştirmek ya da sermaye transferiydi. Bunun ilk deneyi Ermeni Soykırımı idi. Ve bu yolda Cumhuriyet Tunçtan Elini Dersimin üzerine indirmişti.

Bu çerçevede 1937-1938 Dersim’i, sistemin kendisi gibi olmayana bakışının DNA’sıdır.

Kolay mı? “Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, Osmanlı devletinin yıkıntıları üzerinde sadece yeni bir devlet (bir Türk ulus devleti) değil, yeni bir ulus, bir Türk milleti inşa etme misyonunu yüklenmişlerdi.”[43]

Altını özenle çizmeden geçmeyelim: Dersim, Kemalist Cumhuriyet Devleti’nin kara kutusudur. Kapalı tutulan, yok sayılan; bırakın tartışılmasını, konuşulması bile yasak olan kara kutu…

Peki, bu kara kutunun içinde neler var? Ve onu bu kadar önemli kılan şey nedir?

Öncelikle; Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “ Şark Islahat Planı” (1925) var. Bu planın özü ve özetini İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir:

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

Evet, Türk ırkına (ve zımnen Sünnî İslâm inancına) ait olmayan “unsurları kesip atacağız” diyen devletin Dersim’de “Türk ve Türkçü” olmayan Kızılbaş, Kürt, Zaza, Ermeni unsurları “te’dip (terbiye etme), tenkil (uzaklaştırma), taktil (parçalama), tehcir (göç ettirme), temsil (asimile etme), temdin (medenileştirme) ve tasfiye”si söz konusudur.

Cumhuriyetin kara kutusu Dersim 38 arşivleri açıldığında orada bir isyanın değil, soykırım amaçlı bir katliamın olduğunu herkes daha net biçimde görecektir.

19. §) Şimdi burada durup soralım: “Olay gerçekten, iddia edildiği anlamda bir ‘isyan’ mıydı ve Seyit Rıza da bir ‘şaki’, yani eşkıya mıydı?”

Örneğin Albay Hulusi Bey (o dönemde binbaşı) hatıralarında şöyle diyor: “1938’de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de; bazı dağ köyleri o yıl vergi verememişti. Bize verilen emir tek kelime idi: İMHA. Canlı bir şey bırakmayınız; genç, ihtiyar; çocuk, kadın vs.”[44]

Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu, “Dersim İsyanı” ile ilgili değerlendirmelerinde olayların fitilini, jandarmanın bir kadına tecavüz etmesinin ateşlediğini belirterek ekler:

“Rahmetli babam, jandarmanın kadınlara sarkıntılık yaptığını anlatmıştı. Hatta isimler filan da var. Ben de babama, bunları bir ara yazmasını söylemiştim. Yazıp bana bırakmış ama o notların şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. İki eşi olan bir muhtar var, küçük eşi çok güzel. Karakol komutanı, muhtarın bu eşine göz koyuyor. Muhtarı karakola davet ediyorlar. Sonra adamı nezarete atarak, gidip kadına tecavüz ediyorlar. Kadın da ahırda kendini asıyor. Bu olayın ardından da oradaki insanlar bir araya gelip karakolu basıyor, askerleri öldürüyorlar. Ondan sonra Dersim isyan etti diye olay büyüyor. Patlak vermesi bu. Yani jandarmanın baskısı aslında… Çünkü ondan önce Dersimli zaten silahlarının çoğunu Abdullah Alpdoğan zamanında teslim ediyor. Zülfü dedem. derdi ki: “Abdullah Alpdoğan gelirdi Nazımiye’ye, o kadar çok konuşur ki, dudaklarının iki tarafına beyaz köpük çarpardı…”[45]

Evet Prof. Dr. Baskın Oran’ın ifadesiyle, “Dersim’de isyan misyan yoktu. Dersim’de isyanın i’si yoktu,”[46]

Ayrıca “Dersim harekâtı ‘Kızılbaş’ kültürünün ortadan kaldırılması için, isyan olmaksızın başlatılmış, planlı bir toplum mühendisliği faaliyeti, CHP de bu olayın sivil kanadı” vurgusuyla ekliyordu Hasan Saltık da:

“Dersim’de yaşanan isyan değil, haddini bildirme. Artık cumhuriyet oluşmuş, başına buyruk bir yer olan Dersim’e ‘devlet giremiyor’ dedirtmek istememişler. ‘Oraya devlet giremiyordu’ tezi çok yanlış, gerçekte bir intikam duygusuyla hareket ediliyor. Dersimlilerin Hamidiye Alayları’na asker vermemeleri bir neden mesela. Kürtler de Dersimlilerden hoşlanmıyor, çünkü Dersim ‘Kızılbaş’. Ortada orayı nasıl Sünnîleştiririz, nasıl yok ederiz sorusu var. Cumhuriyet nasıl Trakya Yahudilerini yok ettiyse, nasıl Ermeni, Rum nüfus azaltıldıysa, Dersimlilere de bu uygulandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ‘Kızılbaş’ şehrine tahammülü yoktu.”[47]

Gerçekten de Hasan Saltık’ın tespitlerini Mehmet Ali Kışlalı’nın, “O günkü dünya koşulları Türkiye’nin asilere karşı, sahip olduğu tüm gücü istediği gibi kullanmasına izin veriyordu. Onun için de askeri önlemler, çok kısa sayılacak sürede etkisini göstermiş ve İnönü hükümetinin Mareşal Fevzi Çakmak emrinde, Atatürk’ten aldığı direktifler içinde hareket eden Türk Silahlı Kuvvetleri ile kesin neticeye gitmesi mümkün olmuştur,”[48] itirafları teyit ediyordu!

19. §) Hayır! “Osmanlı döneminde bile merkezi otoriteye direnmiş bir feodal geleneğin devamı mı?… Cumhuriyet’in ürettiği yapay bir sorun mu?

Etnik ya da mezhepsel, uluslaşmaya karşı feodal bir direniş mi?…[49]

Emperyalizmin bir oyunu mu?…

Bir Kürt isyanı mı… Bir Alevî isyanı mı… Bir aşiret isyanı mı?…

Ortadoğu petrollerine ilişkin bir olay mı… Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı girişilen bir eylem mi?…

Doğrudan bir İngiliz kışkırtması mıydı?… Fransızların da parmağı var mıydı?…”[50] sorularıyla mücehhez ali cengiz manipülasyonlarına gerek yok!

Dersim’de isyanın olmadığını yaşlıların anlatımında çok rahatlıkla görmek mümkündür. ‘Süngü ve Yara’ başlıklı kitap bu açıklamalarla doludur.[51]

Ayrıca Dersim harekâtında yer alan Albay Hulusi Yahyagil şöyle der: “1938’de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de bazı dağ köyleri o yıl vergi vermemişti. Bize verilen emir ise tek kelimeyle; imha. Ama gerçek neden bu değildi. Gerçek neden Dersim’i Türkleştirmekti. Ben kıta komutanıydım. Bize verilen emir; ‘Canlı hiçbir şey bırakmayın’ şeklindeydi.”[52]

Ancak şunu da belirtmeden geçmeyelim: Elbette ezilen her ulusun, her inancın ve ezilen her sınıfın baskıya ve zulme karşı isyan hakkı vardır; baskının ve zulmün olduğu yerde isyan etmek meşrudur. Dolayısıyla söz konusu olan isyan bile olsa, yapılan katliam/soykırım meşru görülemez/gösterilemez!

II.3) TUNÇ-ELİ’NİN “5 N 1 K”SI

20. §) 1926 ile 1936 yılları arasında Dersim üzerine dokuz resmi rapor yazılmış. Hepsinin başlıca kaygısı, bölgenin “Kürtleşme tehlikesi”.

İsmet İnönü şöyle diyor: “Ermeniler tamamen ortadan kalkınca… Dersimlilerin yayılması ile Erzincan’ın Kürt merkezi olması büyük tehlike arz etmektedir çünkü Kürdistan’ın meydana gelmesi ile neticelenebilir.”

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’e göre de Dersim’in en tehlikeli yanı “Kürtlük temayülatı ile bulaşmış” olmasıdır: “Dersim… tehlikeli bir çıbandır. Bu çıbanın kat’i bir ameliyeye tabi tutulması zaruridir.” Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a göre, “Dersim, bir koloni olarak ele alınmalıdır. Önce, Türk camiası içinde Kürtlük’ün eritilmesi gerekir ve bunun akabinde tedricen Türk hukukuna mazhar kılınabilir.”

Bu raporlarda Dersim’in coğrafi vaziyeti, yolları, suları, nüfus yapısı, ırki, iktisadi, zirai, mali, askerlik ve aşiret vaziyetleri net rakamlarla tespit ediliyor. Detaylı haritalar üzerinde her bir aşiretin konumu farklı renklerle bir bir işaretleniyor; imha, ıslah ve iskân planları oluşturuluyor.

Bu “bilimsel tespitler”, tıbbi teşhisler ve tedavi reçeteleri ile adeta bir devlet laboratuarı hâline getirilen Dersim, daha sonra “ıslah” edilmek üzere devletin “ameliye” masasına yatırılacak. Bakanlar Kurulu’nun “harekât” kararı özetle şöyle: “Silah kullanma yaşında erkek nüfusu derhâl “etkisiz hâle getirmek”, köyleri kâmilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

General Abdullah Alpdoğan, “Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları” isteyerek bölgeye getirttiğini belirtmektedir. İhsan Sabri Çağlayangil ise şunları söyleyecektir: “Mağaralara sığınmışlardı. Ordu zehirli gaz kullandı, bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler.”

Dersim işte böyle “Tunç-eli” oldu![53]

Altını ısrarla çizmeden geçmeyelim: Tunceli değil Tunç-eli’dir sözü edilen!

“Nasıl” mı?

1926’da il olarak varlığına son verilen Dersim’in yerine 1935’te Munzur vilayeti kurulması amacıyla Başvekil İsmet İnönü imzalı tasarının Bütçe Encümeni’nde görüşülmesi sırasında, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın müdahalesiyle vilayetin adı, ‘Tunçeli’ olarak değiştirilir ve bu şekilde yasalaşır.

1935’in Dahiliye Vekili CHP’li Şükrü Kaya’nın idareciliğinin geçmişi Osmanlı’ya kadar uzanır, hayli tecrübelidir; İttihatçıların Ermeni kırım politikasının uygulandığı dönemin İskân-ı Aşair ve Muhacirin Umum Müdürü’dür.

Dersim’de kırım otoritesini oluşturan Tunçeli Vilâyetinin İdaresi Hakkında Kanun, Beş Vilâyet Kurulması Hakkında Kanun ile Tunçeli’nde Af ve Nüfusla, Askerlik İşlerine Dair Kanuna göre,[54] ilgili maddelerde bahsedilen vilâyetin adı hep Tunçeli’dir.

Resmi olarak 1930’lardan sonradan yapılan kanunlarla ilgili tüm baskılarda, TBMM’de yasal herhangi bir değişiklik yapılmadan doğrudan “Tunceli” olarak yazılır.

Bu ikircikli tavır niye?

Ankara’daki sistemin gerçek niyetini ortaya koyan “Tunçeli” yerine “Tunceli” denilmesi veya yazılması şeklindeki yanlışlıktan öte bu çarpıtmaya, artık son verilmelidir.

Dersim’i önce yok edip, ardından Tunçeli vilayetini kuran ve bunu “pratikte” Tunceli’ne dönüştüren “yok etme” zihniyeti, ayrıca Osmanlı’nın tarafı olduğu ve yenildiği Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgale karşı kurtuluş mücadelesi batıda verildiği hâlde, isimleri değiştirilmediyse de, nedense “kahraman” veya “şanlı” veya “gazi” gibi sıfatları doğudaki vilayetlerin adına ekledi.

Resmi ideolojinin rengini verdiği ırki özünün bir ifadesi olarak “tek”leştirme politikası gereği sadece şehirlerin değil, köylerin ve dağların da kimliği yok edildi; bu, kampanyalar hâlinde hep süregeldi.

Moda tabiriyle “özgürlükçü 1961 Anayasası”nın yürürlükte olduğu yıllarda DP’nin 21 Mayıs 1959’da 7267 no’lu kanunla 5442 no’lu İller Kanunu’nda yaptığı değişiklik sonucunda, Mayıs 1959-Mayıs 1968 döneminde (CHP ve AP’nin iktidar yıllarında) tam 12 bin köy adı değiştirildi. Buna göre 1970 itibariyle yaklaşık 36 bin köyden 12 bin tanesinin adı sadece 9 yılda resmen yok edildi.[55]

21. §) Aynı mantık(sızlık) hâlâ gündemde!

31 Mart 2019 yerel seçimlerinden sonra M. Fatih Maçoğlu’nun başkanlığında şekillenen yeni belediye meclisinin ilk kararlarından biri, şehrin adının ‘Dersim’ olarak tescil edilmesi oldu.

“Kentimizin kültürü, tarihi ve inanç biçimini yaşatmak adına belediyemiz hizmet binasında bulunan tabelada yazılı ‘Tunceli’ ibaresinin değiştirilerek yerine ‘Dersim’ ibaresinin yazılması oy çokluğuyla kabul edildi.”

Hükümetin ortağı ve siyaset belirleyeni konumundaki Devlet Bahçeli, bu kararı “Komünist şarlatanlık” olarak niteleyip, “Türkiye’de resmi olarak Dersim ismiyle anılan bir vilayet yoktur, olamayacaktır. Komünist ve bölücü komploya göz yummak, alttan almak, sessiz kalmak feci akıbetlere davetiye çıkaracak, beka düzeyinde tehlikelere kapı aralayacaktır. Hiç kimse aldığı oy ve desteğe güvenmemelidir. Hiç kimse Türk milletinin hassasiyetleriyle oynamaya kalkışmamalıdır,” demişti![56]

Olup da bitmeyen; “Tek adam rejimi ‘Dersim’ tabelasını yasakladı ve ‘cumhuriyet devrimleri’ kurtuldu,”[57] ironik betimlemesi ile Dersim soykırımını yöneten ve halk arasında “Dersim Kasabı” olarak adlandırılan Abdullah Alpdoğan’ın, “Devletin tunç elinin, tunç yumruğunun yöre halkının tepesine ineceği” tarzındaki beyanatıdır![58]

Üçüncü bölüm gelecek Pazar (28.02.) yayında.