cografya kaderdir

Pandemi süreciyle birlikte gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin vatandaşlarına yaptığı yardımlar konusu son dönemde sıkça tartışılır oldu. Özellikle rezerv paraya sahip gelişmiş ülkelerin kamu yardımlarını arttırdığı ve vatandaşlarına, şirket sahiplerine sunduğu olanaklar dünyamızdaki gelir adaletsizliği üzerine yaşanan durumları daha da net ortaya çıkardı.

ABD ve AB ülkelerinde yardım miktarları trilyonlarca dolara ulaştı. Kişi başı dağıtılan yardımlar ise insanların hayatlarını evlerinden çalışmayarak da geçinmelerine olanak veren bir durumda. Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde ise durum bambaşka. Bunun kapitalde daha önceki yazılarımda anlattığım ve E.Wallerstein’ın belirttiği teorisi olan dünya teorisi ile direkt bir bağlantısı bulunmaktadır.

Tekrar teoriyi hatırlatacak olursak gelişmiş ülkeleri merkeze koyan bu yaklaşım yarı-çevresinde gelişmekte olan ülkeler olan ve en dışta ise 3. Dünya ülkelerinin bulunduğu hammadde olarak sömürülen grup olarak iç içe geçmiş halkalar olarak tanımlıyordu. Burada katma değeri yüksek ürünleri üreten ve patentleri geliştiren taraf merkez ülkeler bunların ürünlerini dolaylı olarak ürettirdiği ya da ürün sattığı ülkeler yarı-çevre ülkeler iken hammaddenin büyük kısımı ise 3. Dünya ülkelerinden sağlanmaktadır diyordu.

Böyle olunca haliyle kapitalizmin coğrafya anlamında da ortaya çıkardığı eşitsizliğin pandemi gibi küresel çapta bir olayda da herkesin kendi kaderini de kederini de kendine göre yaşadığını gördük. Başlıkta belirttiğim kader mi keder mi sorusuna buradan cevap verdiğimi sanıyorum. Montesquieu, Kanunların Ruhu eserinde 300 yıl önce Batı medeniyetinde tarihi olgular ile coğrafya konusundaki iletişimi sistemli bir şekilde ortaya koyan ilk insanlardandır. Olgular arasında nedensel bir ilişki olduğunu savunan Montesquieu, coğrafya ile sosyal olgular arasındaki ilişkiyi de bu bağlamda kurmuştur. Coğrafi faktör olarak iklimi öne çıkaran Montesquieu, iklimi geniş bir anlamda kullanarak “İklim Teorisi”ni geliştirmiştir. 300 yıl sonra adamı haklı çıkardık neredeyse.

Teknolojik ilerleme ile birlikte göz ardı edilen coğrafya faktörünün Siyaset bilimi çerçevesinde yeniden ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Baltık ülkelerindeki diğerlerine göre göreceli olan gelir adaletini sağlaması dahi bu konunun tekrar ele alınması için geçerli bir sebeptir. Ayrıca eski anlamıyla iklim yerine teknolojiyi yerleştirdiğimizde Cedric Durand’ın Teknofeodalizmini de daha net ve anlamlı şekilde ortaya çıkarmış oluyoruz.

Konumuza döner isek IMF’nin sitesinden elde ettiğim pandemi yardımı verisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Hangi ülke ne kadar gelir desteği ve nakit desteği sağlamış ayrıntılı incelenen bu raporda bizim konumuz olan dünya teorisi konusu için yüksek, orta ve düşük grup olarak ayırdım ki konu daha net görülebilsin.

Dünya genelinde yapılan 7,9 trilyon dolarlık küresel gelir desteği ve nakit harcamanın içinde Türkiye’dekinin karşılığı da yalnızca binde 1 oranında kaldı. 3. Dünya ülkelerinde ise gördüğümüz toplam oran 36 milyar dolarda kalmış görünüyor ki bunun 208 ülkeden oluşan dünyada yüksek gelirli ülkelere oranla payı 13’te 1 gibi komik bir oran oluyor. Haliyle burada bir gelir adaletsizliği ve sömürü kaynaklı bir durumunda var olduğunu ve bunun coğrafi bir dağılım gösterdiğini de görüyoruz. Aşılanma oranları konusunda yaşanan gelişmeler de bu yardım tablosuna benzer bir nitelik taşıyor. Aşağıdaki tabloda 18 Şubat itibariyle ülkeler bazında bir aşı oranları tablosu göreceksiniz.

Nüfuslarına oranla gelişmekte olan ve 3. Dünya ülkelerinin ne kadar geride kaldığını herhalde rakamlara bakınca uzun uzun anlatmaya gerek kalmıyor.

Ki yapılan bu aşıların kalitesi de merkez, yarı-çevre ve çevre ülkelere göre aşama aşama değişiyor. Biontech –pfizer, moderna ve oxford aşıları gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaygın iken, diğerlerinde sinovac ve sputnik aşıları kullanılıyor. Yani gelir adaletsizliği coğrafi olarak ülkeler arasındaki ayrımı da insanlar arasındaki fark gibi açmış ve bu duruma getirmiştir.

BM gibi yapıların ya da AB ve ABD gibi demokrasi de gelişmiş ülkelerin bu bencil tutumlarının sonucunu ülkeler arasındaki toplumsal bakış açılarındaki değişim olarak da ileride çokça göreceğiz. Bu dönemin bize insanlık olarak gösterdigi en önemli faktör gelir adaletsizliğinin yaygınlığı konusundaki genel bakış açısının sosyolojik ve politik ayrımları kuvvetlendirmesi olmuştur. Küreselleşme yanlısı politikalar bu yüzden de uzunca bir süre (ki pandemi konusunda yaşanan mutasyon varyantları da pandeminin daha uzun yıllar hayatımızda olacağı yönünde.) gündeme da kalsa bile “şaka” maiyetli algılanacaktır. Tüm dünyanın ortak hareket etmesi gereken bir durumda herkesin kendi başının çaresine baktığı bir dünya düzeni artık ciddi anlamda sorgulanmalıdır.

Sonuç olarak gelir adaletsizliği baltık ülkeleri dışında kapitalist sistemin merkez ülkelerinde de yıllardır git gide artmaktadır. Bunun emeğin yerini alan teknolojik gelişmelerin insanları atıl kılmasının da payı büyüktür – ki bunun böyle olacağını Engels-ailenin özel mülkiyetin ve devletin kökeni kitabında, Marx ise Kapitalinde 100 yıl önce yazmıştır.

Yeni dönemde Stiglitz (Progresif Kapital), Piketty (21. Yüzyılda Kapital), Durand (Teknofeodalizm), Rifkin (Yeşil Yeni Enerji) gibi isimler bu gelişmelerin gelecekte nasıl evrileceği konusunda bazı farklı görüşlere sahip olsalarda gelir gelir adaletsizligi konusunda hemen hemen hemfikirlerdir. Ülkeler bazında da gelir adaletsizliğinin coğrafi dağılımı konusunda bu ayrışmanın iyice artmasının devletlerin politik ve askeri yönelimleri açısından sonuçlarının olacağıda kaçınılmazdır.

Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz. Herakleitos(EFES-SELÇUK, MÖ 535)