Baki Hoca’yı Twiter’daki heterodoks söylemleriyle tanıdım. Para politikası gibi benim çok yakın olmadığım konular hakkında yazsa da muhalif duruşu ve eleştirel yaklaşımı sıkı bir takipçisi olmama neden oldu diyebilirim. Elbette bu yolda yalnız değildi, görüşlerini aktarırken sık sık “biz” diyordu. O “biz”i ve Türkiye’de çoğulcu bir iktisat arayışlarına dair aklıma takılanları kendisine sordum ve samimi yanıtlar aldım. Bu söyleşi böyle ortaya çıktı. İyi okumalar…

ÇB. Hocam, sosyal medyada sık sık “biz de bunu öneriyoruz”, “biz hep bunu savunduk” derken bu cümlelerdeki “biz”  ile kimi kastediyorsunuz? İktisattaki hangi düşünce okuluna referans veriyorsunuz, yani, siz kimsiniz diye sorsam :))

Aslında biz kelimesini Heterodoks (Post Keynesyen ve Marksist İktisat) öneriler bağlamında kullanıyorum. 2017 yılından itibaren Post-Keynesyen iktisada yakın hissetmeye başladım kendimi. Çünkü küresel ekonomi ile ilgili tekelleşme, gelir dağılımındaki bozukluk ve yüksek borçlar gibi temel problemlerin çözümüne ilişkin ana akım yaklaşım beni tatmin etmemeye başlamıştı. Yılmaz Akyüz ve Korkut Boratav hocaların söyledikleri daha doğru geliyordu bana. Daha sonra, Engin Yılmaz, Sabri Öncü, Oktay Özden, İlhan Döğüş ve Ali Alper Alemdar gibi farklı şeyler söyleyen adamlarla tanıştım. Konuştuklarımız ve yazdıkları şeyler aradığım çözüme daha yakındı.

“Gerçeği arayışta daha doğru bir yol olduğunu düşündüm Post Keynesyen iktisadın.”

O “biz” kelimesinin içinde bu arkadaşların dedikleri de var yani. Tabi her konuda uzlaşamıyoruz, Yeni Keynesyen birinin iki yılda Post Keynesyen olması zor ancak literatürü okumaya devam ediyorum. Sevgili İşaya Üşür hocamız, “bilim gerçek gerçekliği aramaktır” demişti. Doktora dönemimdeki Monetarist adam, tezi bitirince Yeni Keynesyen iktisada kendini daha yakın hissetmişti. Şimdi ise Post Keynesyen okulun dediklerini gerçeğe daha yakın buluyorum ancak elbette gerçeği arama çabam nihayete ermiş değil ve devam ediyor. 

ÇB: Sizlerin ana akım iktisattan farkı nedir?

Ana akım iktisatçılar böyle bir fark kalmadığını, bunun 30-40 yıl önceki tartışmalar olduğunu söylüyorlar. Sanırım onlar Heterodoks olmaya başladılar belki benim gibi eksiklik hissedenleri de vardır.

Benim özellikle denge ve tam istihdam kavramlarına itirazım var. İktisadi dengenin olağan bir durum olduğuna inanmıyorum. Denge istisnai bir durum ve ayrıca kararlı denge beklentisi de gerçekçi gözükmüyor. Sistem olarak kapitalizm buna izin vermiyor ve sürekli kriz üretiyor. Böyle olduğunda denge ya da kararlı denge içeren ana akım modeller (DSGE gibi) gerçeklikten kopuyor bana göre. Dengenin kararlı olmamasının arkasında üretim ve bölüşüm ilişkileri var, aynı zamanda kapitalist sistemin tekelci eğilimleri de var. Piyasaları aksak rekabet ya da tekel olarak kabul ettiğiniz de ya da böyle gözlemlediğinizde tam istihdam varsayımını da eleştirmeye başlıyorsunuz. Bu sizi Kalecki’nin bu konudaki çıkarımlarına götürüyor.

Bu bağlamda ana akım iktisattın ihmal ettiği efektif talep kavramı ile üretim-bölüşüm ilişkilerini bağdaştırabiliyoruz. Çünkü efektif talebin iki bileşeni olan yatırım ve tüketimi bu sayede karlar ve ücretlerle birleştirebiliyoruz. Yatırımlar ve krediler arasındaki ilişkiyi çözdüğümüzde ise para yaratım sürecinin içselliğine yani “içsel para arzı” kavramına ulaşıyoruz ki bu Heterodoks iktisadı Ortodoks/ana akım iktisattan ayıran en önemli farklılıklardan bir diğeridir.

“Bir diğer önemli farklılık olarak da, Heterodoks İktisadın, Ortodoks bireysel ajan modellerinin tutarsızlığı yerine ekonomik hayatın işleyişinde kurumların rolüne daha fazla önem vermesinden kaynaklanmaktadır diyebiliriz. Bu noktada Veblen ve Galbrait’ın katkılarını ön plana çıkartmak gerekiyor sanırım.”

Baki Demirel Kimdir?

Doç. Dr. Baki Demirel Gazi Üniversitesi lisans ve doktora programlarından mezundur. Gazi Üniversitesi İktisat Bölüm Araştırma Görevlisi olarak tamamladığı doktora sonrasında Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi İktisat Bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak devam etmiş daha sonra Yalova Üniversitesi İktisat Bölümüne geçiş yapmıştır. Halan Yalova Üniversitesi İktisat Bölümünde öğretim üyesi olan Baki Demirel, açık ekonomi makro ekonomi, döviz kuru sistemleri ve para politikası üzerine çok sayıda ulusal ve uluslararası dergide yayınlanmış makalesi bulunmaktadır.

İktisadi olayları/olguları faydacı yaklaşımla açıklamak yerine çıkar grupları arasındaki ilişkilerle açıklamanın daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum. Böylece örneğin bir kurum olarak işçi sendikalarının istihdam ve yoksulluk sorunlarının çözümünde etkin bir role sahip olabileceğini kavrayabiliriz. Zira ücretlerin belirlenmesi sürecinde aslında mal piyasasının bir türev piyasası olan emek piyasasında ve emek talebi tarafından belirlendiğini anladığınızda emekçilerin sendika gücünün bu süreçte çok önemli role sahip olabildiğini görebilirsiniz. Yani ana akım iktisadın düşündüğünün aksine bu sendikal güce bağlı ortaya çıkabilecek ücret artışı harcamalar yoluyla /efektif talep artışı sağlayarak yatırım ve üretim artışına neden olabileceğinden aynı zamanda emek istihdamında da artışa yol açabilecektir.

Yine bir kurum olarak devletin üretim ve bölüşüm ilişkilerindeki rolü ana akım tarafından oldukça önemsizleştirilmiş ve hatta kanımca özellikle az gelişmiş ülkelerin iktisadi kalkınmalarının ters yola bağımlı (kalkınmaya ters)  hale gelmesine yol açmıştır. Heterodoks iktisat, kamu yatırımlarının dışlama yaratacağı yönündeki Ortodoks görüşün aksine özel kesim karlarını ve hane halkı gelirlerini artırıcı özelliklerini ön plana çıkartmaktadır.

Önemli farklılıklardan bir diğeri ise ekonominin tarihsel bir süreç olduğunun ana akım tarafından ihmal edilmiş olmasıdır. Ortodoks iktisadın “mantıksal zaman” kavramının karşısına Heterodoks  “tarihsel zaman” kavramını koymuştur. Bu kavram geleceğin belirsizliğini ve beklentilerin önemini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Heterodoks İktisat soyutlamacı değil, gerçekçidir. Yani Heterodoks iktisat ve daha özelde Post Keynesyen iktisat, çıkar gruplarının tarihsel zaman içindeki davranışlarını analiz etmektedir.

“Tarihsel süreç içerisinde geçmiş değiştirilemez, gelecek ise belirsizdir. Ancak hem geçmiş hem de geleceğin belirsizliği şimdiki zamanı etkilemektedir. İktisadi analizlerde bu tarihsel süreçleri ve olaylı göz ardı etmek kanımca gerçeklikten uzaklaşmaya yol açmaktadır.”

Tarihsel zaman-mantıksal zaman ayırımı Heterodoks –Post Keynesyen iktisat ve Ana Akım İktisat arasında metodolojik farklılıklara neden olmaktadır. Robinson, bu farklılığı Ana Akım İktisat mantıksal zaman analizlerinin nedenselliğe yer vermemesi ile açıklamaktadır. Robinson’a göre tarihsel zaman dikkate alınacak modellerde nedensellik ilişkilerine yer verilmesi gerekmektedir.

Bu aslında denge modellerine karşı oluşumuzun bir başka nedenini oluşturmaktadır. Mantıksal zaman içerisinde kurulan denge modelleri tarihsel zamanının herhangi bir anındaki eş anlı denklemlerden oluşmaktadır. Oysa tarihsel zaman kavramı, zamanın sürekli akıp gittiğini ve geçmişin geri dönülemez ve geleceğin belirsiz olduğunu savunmaktadır. Yani değiştirilemez bir geçmişten belirsiz bir geleceğe akıp giden bu süreç aynı zamanda istatistiki olarak tahmin edilemez bir yapı göstermektedir. Daha doğrusu istatistiki sınamalar belirsiz geleceğe ilişkin doğru sinyaller vermekten uzaktırlar. İstatistiki olarak tahmin edilemez bu belirsiz gelecek “ergodik olmama” kavrayışıyla ile açıklanmaktadır. Özetle, iktisadi olaylar-ilişkiler, belirsizliğin kabulü altında geleceğin geçmişten çıkarılamayacağı ergodik olmayan bir süreç içerisinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla mantıksal zamana dayalı stokastik denge modelleri (DSGE) bu ilişkileri ve gerçekliği açıklamaktan uzaktır.

ÇB: Para teorisi ve para politikası hakkında doğru bildiğimiz yanlışlar neler size göre?

Bu aslında oldukça derin bir konu, dilim döndüğünce özetlemek isterim. Para yaratma sürecinin üretim ve bölüşüm ilişkilerinden kopuk bir şekilde ve dışsal olarak gerçekleştiği fikrini gerçekçi bulmuyorum. Para arzının dışsallığı fikrine kaçışı çıkışımın bir başka nedeni de Merkez Bankasının tekelci gücünün ve bankaların bankası olma özelliğinin ona yüklediği rolden kaynaklanmaktadır. Bunları biraz açmak gerekiyor sanırım.

Para arzının içselliği-dışallığı tartışması yeni değildir, kökeni 19. Yüzyıl bankacılık okulu-nakit okulu tartışmalarına dayanmaktadır. Marx, Kalecki, Schumpeter ve Robinson gibi düşünürler para arzının yaratılmasında kredilerin rolünü öne çıkartmışlardır. Yani para arzının içsel olduğu ve kontrol edilemezliği vurgusu vardır.

Bu bağlamda para arzının içselliğini, para arzının kredi talebi tarafından belirlenmesi olarak tanımlamak yanlış olmayacak diye düşünüyorum. Yani parayı, bankalar kredi vererek yaratmaktadır. Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor, peki kredi talebini kim belirliyor ya da bu kredi talebi kimden gelmektedir?

Bunun cevabını yatırım harcamaları olarak verirsek kredi talebinin ya da para yaratım sürecinin üretim ilişkilerinden ve dolayısıyla bölüşüm ilişkilerinden kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Post Keynesyen iktisatçılar para arzının içselliğini savunurken bu ilişkilerden söz etmektedirler. Üretim ve yatırım sürecinden ihtiyaç duyulan para ya da şöyle diyelim, yeni yatırımlar için duyulan borçlanma ihtiyacının parasal genişlemede belirleyici faktör olduğu Post Keynesyen iktisadın temel savlarından birisidir.

Ana akım iktisadın para arzının dışsallığı varsayımının temeli kısmi rezerv bankacılığına ve para çarpanının kabulüne dayanmaktadır. Kısmi rezerv bankacılığının işleyiş biçimi Samuelson tarafından yazılan Neo Klasik-Keynesyen sentezi ortaya attığı kitabında yer almaktadır. Teorik köklerini ise ödünç verilebilir fonlar teorisinde bulabiliriz. Bu görüşe göre bankalar mevduat toplayıp topladığı mevduatın bir kısmı karşılık ayırdıktan sonra kredi veren kurumlardır. Yani bankalar tasarruf sahipleri ve yatırımcılar arasındaki aracılık işlevine sahiptirler.

Oysa Post Keynesyen iktisat hem para çarpanına hem de bankaların aracı kurum rolüne itiraz etmektedir. Post Keynesyen iktisat, Merkez Bankası parasından (parasal taban) para arzına doğru olduğu söylenen nedenselliğe itiraz etmektedir. Biraz önce söylediğim gibi para yaratımını üretim ilişkileri belirlemektedir. Yani nedenselliğin yönü kredi ihtiyacından parasal tabana doğrudur. Merkez Bankası burada son ödünç veren olarak kredi genişlemesine eşlik etmektedir. Özetle kredi talebi mevduatları belirlemekte ve parasal genişlemeye neden olmaktadır. “Para çarpanı yoktur para böleni vardır” demişti Sabri Öncü hoca. Yani para, üretim sürecinin bir nedeni değil sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Parasal genişlemede Merkez Bankasının rolü aslında para piyasasının monopol gücü olarak fiyatı belirlemesiyle ilgilidir. Fiyattan kastım faiz oranıdır. Yani para arzını içsel olarak kabul ettiğimizde faizi dışsal olarak merkez Bankası tarafından belirlendiğini söylemiş oluyoruz. Ortodoks ödünç verilebilir fonlar teorisinin söylediğinin aksine faiz, fon arz ve talep edenlerin kesiştiği noktada oluşmayıp Merkez Bankası tarafından belirlenmektedir. Mevduat faizleri MB politika faizine yakın olurken kredi faizleri politika faizinin üzerine konulan mark-up ile oluşmaktadır.

Evet yanlış duymadınız, bankalar aracı kurum değildir aksine para yaratan-üreten kurumlardır ve kredinin fiyatını ortalama maliyet (MB ortalama fonlama maliyeti) + mark- up ile belirlemektedirler. Burada mark-up piyasa gücünü ifade etmektedir.”

Ödünç verilebilir fonlar teorisi ile ilgili bir başka çelişki de yatırım yapanların ve tasarruf edenlerin farklı kişiler olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Oysa işçilerin, tüm ücretlerini tükettiklerini kabul edersek tasarruf edenlerin yine yatırım yapan kapitalistler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu koşullarda faiz, piyasa güçlerinin belirlediği bir değer ya da veri olmayıp bir bölüşüm değişkeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Merkez Bankası tarafından dışsal olarak belirlenen faiz oranı üretim ve bölüşüm ilişkilerini etkileyen değişkendir diyebiliriz.

Şimdi Merkez Bankasının rolüne gelebiliriz sanıyorum. Kestirmeden söyleyeyim ben Merkez Bankasının temel görevi fiyat istikrarıdır görüşüne katılmıyorum. Merkez Bankasının biricik görevinin finansal istikrar olduğunu yönündeki Post Keynesyen görüşe sahibim. Çünkü Merkez Bankaları aslında tam da bu görev için oluşturulmuş kurumlardır. Bankalara bankacılık etmelidirler. Esas görevleri finansal istikrarsızlığı önlemektir.

Eğer para arzının dışsal yani Merkez Bankası tarafından belirlendiğini kabul ederseniz paranın miktar kuramına bağlı olarak enflasyonun parasal bir olgu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz ve bunu yaparken, faizin bölüşüm üzerindeki ve üretim sürecinin para yaratmadaki rollerini göz ardı etmiş olursunuz.

Bu noktada Kaldor ve Minsky’nin çalışmaları bize ışık tutmaktadır.  Kaldor, Parasalcıların istikrarlı parasal genişleme önerisine (Friedman Kuralı) karşı çıkmaktadır. Öncelikle Merkez Bankasının üretim ve para arzı arasında böyle bir dengeyi dışsal olarak belirlemesi zordur. Çünkü kapitalizmin kar güdüsü bu karı belirleyen en önemli faktör olan yatırımları cezbetmektedir. Yatırım talebi arttıkça kredi talebi de artacaktır ve bu parasal genişlemede Merkez Bankası parasal kurala bağlı olarak son ödünç veren görevini yerine getirmez ise bankacılık sistemi üzerinde büyük bir güvensizlik ve finansal istikrarsızlık oluşturacaktır.

Finansal istikrarsızlık durumu bence en iyi açıklayan kişi Minsky’dir. Minsky ekonomilerin genişleme evresinin aslında finansal istikrarsızlığın temelinin atıldığı dönemler olduğunu söylemektedir. Genişleme dönemlerinde güvenli yatırımlar ihmal edilerek daha riskli olacak biçimde Spekülatif hatta Ponzi finansman biçimleri ortaya çıkmaktadır. Geleceğin belirsiz olduğunu, yatırımların en önemli belirleyicisinin kar beklentileri olduğunu kabul edersek, geleceğin bu belirsizliği altında (gelecekte) elde edilen karlar geçmişteki borçları (kredileri) karşılamadığı zaman finansal istikrarsızlık ve krizler ortaya çıkmaktadır. Eğer bir ekonomide genişleme dönemlerinde spekülatif ve Ponzi finansman biçimleri artmışsa daralma dönemlerinde finansal krizlerin çıkması kaçınılmaz olmaktadır. Minsky finansal sistemin doğası gereği istikrarsız olduğunu savunmaktadır. Ona göre bu istikrarsızlığın kaynağı yatırım, yatırımın finansman biçimi ve borç ilişkilerindedir.

Minsky’nin söylediği biçimde finansal sistemin doğası gereği istikrarsızlığı Merkez Bankasının temel rolünün finansal istikrar olmasının bana göre en temel nedenidir. Şunu da söylemek istiyorum, gerek 2008 krizi gerekse ondan önce meydana gelen 1997 Asya krizi fiyat istikrarının finansal istikrarın garantisi olmayacağını bize göstermiştir.

O zaman Ortodoks ekonominin neden Merkez Bankasına fiyat istikrarı rolü biçtiği üzerinde iyi düşünmek gerekiyor. Öncelikle, fiyat istikrarı, büyüme-istihdam gibi amaçlar tek başına Merkez Bankalarının altından kalkamayacağı ve maliye politikası eşgüdümüne ihtiyaç duydukları görevlerdir. Diğer yandan Merkez Bankalarına fiyat istikrarı rolünün verilmesi 1980’li yıllarda Monetarizmin yükselişi ve sermaye hareketlerinin serbestliğini savunan Washington Uzlaşısı ile birlikte önem kazanmıştır diyebiliriz. Bu aslında yabancı sermaye için kur riski taşımayan ekonomik yapı istenmesi anlamına da gelmektedir. Çok derin tartışılması gereken bir konu aslında ancak şunu söylemek istiyorum 1980’li yıllardan günümüze fiyat istikrarı hedefi, ücretlerin baskılanması, yoksulluk artışı-orta sınıfın yok oluşu ve artan işsizlikle sonuçlanmıştır. Nerdeyse geri kalmış-gelişmiş tüm ekonomiler ardı ardına finansal krizlerle karşılaşmışlardır ve bu durumun tek kazananı finans kapital olmuştur. Özellikle öğrenci arkadaşların kontrolsüz sermaye hareketlerinin ülke ekonomilerinde ve az gelişmiş ülkelerde ne gibi tahribata yol açtığı konusunda Yılmaz Akyüz hocanın yazılarını okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

“Türkiye’nin çok övünülen 2002-2008 ve 2010-2015 dönemi bugünkü istikrarsızlık ve sürdürülemez borç ilişkilerinin temelinin atıldığı dönemdir diyebiliriz. Ben Ortodoks iktisadın aksine Merkez Bankasının finansal istikrara odaklanarak aynı zamanda fiyat istikrarı sağlanması konusunda maliye politikasına da destek olabileceğini söylemek istiyorum. Evet, fiyat istikrarı konusunda maliye politikası para politikasına değil, para politikası maliye politikasına destek olmalıdır.”

Aslında bu çok kolay anlaşılabilir bir durumdur. Merkez Bankası paranın maliyetini (faizi) belirler. Yani bunu belirleyerek kredilerin aşırı genişlemesinin önüne geçebilir. Türkiye’de son birkaç aydaki gözlemlerimiz de bunu göstermektedir. Kredi genişlemesinin teşvik edildiği yaz aylarında %50’lere varan kredi büyümesi hem enflasyona artışına hem de cari açık artışına neden olmuştu. Ekonomi sürdürülemez enflasyon-kur sarmalına sürüklenmekteydi. TCMB politika faiz oranını artırarak kredi genişlemesinin önüne geçmeyi başardı. Elbette sadece parasal tedbirlerle fiyat istikrarı hedefine ulaşacağını, Türkiye ekonomisinin yıllara yaygın borç ve bölüşüm sorunlarına çözüm getireceğini ve istikrarlı büyüme koşullarına ulaşılabileceğini söylemek saflık olur. Bunun için ekonomide ve pek çok alanda büyük dönüşüme (Ortodoks yapısal reform önerilerini çöpe atarak) ihtiyaç var. Tabi aynı zamanda doğru biçimde uygulanacak maliye politikası tedbirlerine.

Son olarak şunu da belirtmek istiyorum. Finansal istikrarın sağlanmasında merkez Bankası bütün araçlara sahip olmalıdır. TCMB, BDDK’nın sahip olduğu tüm araçlara ve yetkilere sahip olmalıdır. İki kurum arasında büyük bir eş güdüm sorunu olduğunu çok fazla tecrübe ettik sanıyorum.

ÇB: Bankaların kamuya ait olması hatta tek bir banka olmasını savunuyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Bu benim değil Sabri Öncü hocanın görüşü, ben daha farklı düşünüyorum fakat tek banka fikrinde ilgimi çeken bir ayrıntı var, daha doğrusu okuduğum bir makalenin sonucunu tek banka fikriyle uyumlaştırabiliyorum sanırım.

Esasında tek banka fikri Lenin tarafından ortaya atılmıştır ancak Sabri hoca ondan bağımsız olarak bunu ifade etmiştir ya da sonradan Lenin’in söyledikleri ile kendi söyledikleri arasında benzerlik olduğunun farkına varmıştır diyebiliriz. Tek banka fikri aslında kamuya ait büyük bir banka demek değildir. Bu tek banka kamusal bir bankadır. Yani bankanın sahibi halkın kendisidir. Bankanın her beldede yine belde sakinlerinin ortak olduğu küçük şubeleri olacaktır. Bu aslında küçük girişimcilerin ya da bölgesel KOBİ’lerin özellikle durgunluk dönemlerinde daha kolay krediye ulaşmalarını sağlayabilecek bir oluşumdur. Böylece finansal istikrarın sağlanması da daha kolay olabilecektir. Ülkenin ihtiyaç duyduğu ve büyük finansman gerektiren yatırımlar ise bu bankanın merkez şubesinden krediye ulaşabilecektir. Tabi bu fikir, büyük ölçüde özel sektörün ve ücretli emeğin olmadığı sosyalist ekonomilerde ya da devlet kapitalizminin uygulandığı ülkelerde geçerli olabilecek bir fikir gibi geliyor bana ama yine de Sabri Hocayı kızdırmayalım:))

 Tek banka fikrine dayalı olmasa da onu destekleyebilecek bir makale okumuştum geçenlerde. Makale, KOBİ’lerin büyük bankalardan kredi bulmakta güçlük çekerken yerel bankalara daha kolay ulaşabildiklerini söylüyordu o çalışma. Bu tabi yukarıda ifade ettiğim gibi tek bankanın yerel şubeleri içinde geçerli olabilecektir. (Bu makalenin künyesi: Mkhaibe ve Werner (2021) The relationship between bank size and the propensity to lend to small firms: New empirical evidence from a large sample. Journal of International Money and Finance)

Burada dikkate ederseniz Merkez Bankası hiç konuşulmuyor. Yani tek bankanın olduğu bir ekonomide Merkez Bankasından söz etmek anlamsız olacaktır. Peki ne oldu kısmi rezerv bankacılığına ya da fiyat istikrarı görevine. Fiyat istikrarı için Merkez Bankasına ihtiyaç yok galiba. Ya da şöyle bir nedensellik yönünün finansal istikrardan fiyat istikrarına doğru olduğunu söylemek daha doğru olur kanısındayım.

Benim bu konuda kişisel görüşüm bankacılık sisteminin spesifik görevlere sahip kamusal bankalardan oluşması yönünde. Kamu bankası değil de kamusal banka olmalıdır söylemimin nedeni ise kamu bankalarının politikacıların elinde bahsettiğim spesifik görevlerden ve verimlilikten uzaklaşacağına dair endişem yatmaktadır. Kamusal banka tanımım ise çalışanlarının aynı zamanda bankanın ortağı olacağı bir kurumsal yapıyı ifade etmektedir. Spesifik görevlerden kastım örneğin Ziraat Bankasının sadece tarımsal yatırımları destekleyecek biçimde görevlendirilmesi gibi bir durumdur.

Bir de küresel bankaların faaliyetlerinin daha doğrusu küresel bankaların bankacılık sistemi içerisindeki ağırlığının minimum seviyede olması gerektiğini düşünüyorum. Bu bankalarda küresel bankacılık işlemlerinde bulunmalı ve yurt içi bankacılık faaliyetlerinden ayrı tutulmalıdırlar. Çünkü Linda Goldberg’in “Banking Globalization” makalesinde de belirttiği gibi küresel bankaların bulundukları ülkelerde sıcak para-kur istikrarsızlığı yaratarak finansal istikrarsızlığın en önemli kaynağını oluşturduklarını düşünüyorum. Bir ülkenin bankacılık sisteminde yabancı bankaların ağırlığı ne kadar fazla ise finansal krizle karşılaşma olasılığı da o kadar yüksektir bana göre.

ÇB: Maliye politikası niye önemlidir? Uzun süredir para politikasının gölgesinde kalan maliye politikası eski şaşalı günlerine döner mi sizce?

Burada söyleyeceklerim Heteredoks İktisat içinde bile tartışmalı olan şeyler. Maliye Politikasının önemi ya da enflasyon, işsizlik ve büyüme gibi makro temellerin istikrarı için maliye politikasının gerekliliği veya temel belirleyici olduğu noktasında çok net bir uzlaşı olduğunu düşünmekle birlikte uygulamanın nasıl olduğu konusunda kendi içimizde tartıştığımız açık bir gerçek.

Öncelikle enflasyonun adaletsiz bir vergi olduğunu düşünüyorum. Enflasyon toplanmayan vergidir. Hem de oldukça adaletsiz bir vergidir. Gelir dağılımının bozulmasına neden olur. Bu konuda düşündüklerim Modern Para Teorisinin (MPT/MMT) dediklerine yakın şeyler. Onlardan farklı olarak sistem böyle işliyor ya da maliye politikası böyle uygulanıyor demiyorum böyle yapılması daha doğru olur diyorum. 

Şunu söylüyorum, kamu-devlet (farkını biliyorum) önce vergi toplar sonra harcama yapar. Vergilerin nedeni de kamu harcamaları için kaynak toplam değildir. Yani devlet memurları için söylenen bizim vergilerimizle maaş alıyorsunuz sözü koca bir saçmalık, tam bir şehir efsanesi.

Maliye politikası neden önemlidir sorusunun cevabının iki boyutu var; birincisi maliye politikası fiyat istikrarı için önemlidir. İkincisi, maliye politikası istikrarlı ve sürdürülebilir büyüme için önemlidir.

Fiyat istikrarı için önemlidir derken bütçe disiplininden ya da mali alandan söz etmiyorum. Dediğim gibi devlet önce harcama yapar. Kamu harcamaları parasal genişleme yaratır. Bu parasal genişleme vergilerle emilir/azaltılır. Çünkü hükümetin/kamunun harcama yaparak piyasa enjekte ettiği para aynı zamanda vergilerin ödenmesinde de kullanılır. Yeterince vergi toplayamazsanız ya da vergi toplama biçiminiz, topladığınız vergilerin kompozisyonu dolaylı vergilere dayanıyorsa o zaman kamu harcamalarının enflasyon yaratması kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden enflasyon toplanamayan vergilerin sonucu açığa çıkan haksız vergidir. Burada dolaylı vergilerin toplam içindeki ağırlığının fazla olmasının iki temel sıkıntısı vardır. Birincisi dolaylı vergiler gelir adaletsizliği yaratmaktadır. Özellikle temel tüketim mallarından alınan dolaylı vergilerin yüksek olması gelir dağılımını daha da bozacaktır. İkinci olarak dolaylı vergilerde artış MB kontrol edemediği mal gruplarının fiyatlarının yükselmesine neden olarak enflasyonu yükseltebilir.

Kamu harcamalarının büyüme üzerindeki etkisine baktığımızda Ana Akım iktisadın savunduklarının aksine şeyler söyleyebiliyoruz. Örneğin dışlama etkisinin ancak verimsiz kamu harcamaları ile açığa çıkabileceğini söyleyebilirim. Yani burada dediğim şey kamunun itibardan tasarruf etmemesi ya da israf diyebiliriz, bizi böyle bir sonuca götürebilir.

Devletin ve dış sektörün içinde bulunduğu açık ekonomide kamu açıkları ve cari fazla özel sektör karlılığını artıracak unsurlardır. Özel sektör yatırımları ve kapitalistlerin tüketimi de yine özel sektör karlılığını arttıracaktır. Kamu harcamalarının ve verimli kamu yatırımlarının dışlama etkisi yaratması bir kenara özel kesim yatırımlarını teşvik edeceğini ve karları artırmak suretiyle özel kesim yatırımlarını artıracağını düşünüyorum. Bir de şu var; devlet, özel sektörün verimli bulmadığı ama gerek teknoloji gelişi gerekse sosyal fayda açısından gerekli olan alanlara yatırım yapmalıdır. Gerektiğinde talebin düşük olduğu bölgelerde kamu üretimde yer almalıdır. Düşünülenin tam aksine kamu yatırımlarının artması ulusal tasarrufları da artıracaktır.

Toparlayacak olursa ve bunu konuştuklarımızı Türkiye ekonomisi üzerinde değerlendirirsek, Ortodoks görüşlerin aksine çıkarımlarda bulunabiliriz. Öncelikle enflasyonla mücadelede doğru vergi politikasıyla maliye politikası ön plana çıkartılmalıdır. Finansal sektör için risk oluşturan borçlar silinmelidir. Borçların silinmesi en yoksul kesimden başlanmalıdır. Hane halkı borçları, çiftçi borçları ve KOBI borçları öncelikli tasfiye edilmelidir. Kamu borçları değil özel kesim borçları esas problemdir ve finansal istikrarsızlığın kaynağı onlardır. İkinci olarak, kamu verimli alanlara yatırım yapmalıdır. Cari açığın kapatılmasında, ithal ikameci sektörlere ağırlık vermeliyiz. Bu durumda kamu teknoloji yoğun, bilgi yoğun alanlara yatırım yapmalıdır. Tarım mutlaka desteklenmeli ve devlet tarımsal aracılık zincirinin kısaltılmasını sağlamalıdır. Bu bağlamda Kooperatifçilik teşvik edilmeli, desteklenmelidir. Bazı temel ihtiyaçların üretiminde kamu rol almalıdır. Tahıl, et, süt, yumurta gibi alanlarda kamu üretimi olmalıdır.

Enflasyonla mücadelede kemer sıkma politikalarının yanlışlığını vurgulamak isterim, gelir dağılımı ve üretimi daha fazla bozacak bu tür uygulamalar enflasyonla mücadele ve sürdürülebilir büyüme için sorunludur engel teşkil ederler.

ÇB: Heterodoks bir iktisatçı olarak akademik tartışmalardan dışlandığınızı, göz ardı edildiğinizi veya yeterince sesinizi duyuramadığınızı düşünüyor musunuz? Yanıtınız evetse bunun nedenlerini dünya ve Türkiye açısından değerlendirebilir misiniz?

Farklı fikirler egemen anlayış için her zaman itici gelmiştir. Çünkü farklı fikirlerin yaygınlaşması ve genel kabul görmesi egemen anlayışın egemen kalmasını engelleyecektir. Diğer yandan, gerek finansal kapitalin mevcut kazanımlarını devam ettirebilmesi gerekse mevcut tekellerin ve küresel rant aktarımının olduğu gibi sürmesi için bu egemen/ana akım fikirler egemen kalmalıdır.

Bu fikirlerin egemen kalması ise üniversitelerde bu görüşlerin okutulması ve akademik ilerleme de bu görüşlere sahip insanların ön plana çıkmasıyla mümkün olabilecektir. Örneğin bir üniversitede iş bulmak için gerekli olan yayın kriterlerine ancak egemen iktisadın hakim olduğu dergilerde ve egemen fikirlere aykırı olmayacak makaleler yazarsanız sahip olabilirsiniz. Akdeminin dışında kalmamak ya da yükselmek için bu kriterler ancak bu şekilde sağlanabilmektedir. Bu durum elbette farklı fikirlerin gelişip yaygınlaşmasına önemli bir engel teşkil etmektedir.

Türkiye’deki Heterodoks iktisatçılar Batıdaki meslektaşlarına göre daha şanslı sayılabilirler. Batıdaki kadar derin bir kutuplaşma olduğunu söylemek zor. Ancak elbette egemen fikirler daha fazla ağırlıkta ve ekonomi bölümlerinde ağırlıklı olarak bu görüşler okutulmaktadır. Yine de Gazi İktisat ve Ankara Siyasal gibi heterodoks öğretinin güçlü olduğu okullardan geriye pek bir şey kalmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Yeterince sesimizi duyuramama problemini “şimdilik” sosyal medya sayesinde kısmen aşmış görünüyoruz ancak akademik olarak yukarıda belirttiğim zorluklar devam etmektedir ve oldukça güçlüdür. 

“Ancak yine de benim geçmişte olduğum gibi Ortodoks iktisat içinde Truva Atı olan iktisatçıların sayısının yüksek olduğunu ve heterodoks fikirlerin zaman içinde daha fazla yaygınlaşacağını düşünüyorum.”

ÇB: Çoğulcu bir iktisat için neler yapılabilir size göre?

Aslında çocuklara gerçek iktisat öğretmediğimizi, ekonomi diye bir bilim olmadığını, matematiğin-istatistiğin/ekonometrinin amaç değil araç olduklarını anlatmakla başlayabiliriz sanıyorum. Ekonomi Politik ya da Politik İktisat bu alanı doğru tanımlayan isimlerdir diye düşünüyorum.  Mevcut iktisat öğretisine karşı geçmişte olduğunu gibi yani Post Otistik İktisat tarzı çıkışlara da ihtiyaç var. Biliyorsunuz Post Otistik İktisat ana akım iktisat öğretisine ve soyutlamacı anlayışa karşı bir öğrenci tepkisiydi ve gayet ses getirmişti. Böyle bir çıkışın Fransa kökenli olması sanırım şaşırtıcı olmasa da benzer çıkışlara ve/veya başka ülkelerde de benzer eğilimlere ihtiyaç var.

Ancak söyle bir sonuç da çıkartılmamalıdır; iki yüzyıllık teoriler çöpe atılmalıdır demek istemiyorum elbette. Fiyat teorisinin, üretici-tüketici teorilerinin oluşumunda Marjinalist katkıları dışlayamayız. Bu konularda tartışmak ve gerçek gerçekliğe ulaşmak önemlidir. Demek istediğim üniversitelerin böyle ortamlar sağlamasıdır. Tüm düşüncelere açık olmak gerekiyor. Burada bir uzlaşma sağlanmalıdır. Tüm karşı çıkışımız tek iktisat dayatmasına ve böyle bir uzlaşıya imkan tanımamasına yöneliktir.