LYNDSEY STONEBRIDGE |

Felsefecinin iş ve emek arasındaki ayrımı daha iyi bir toplum inşa etme girişimlerimize rehber olmalıdır.

Hükümete göre, artık işlerimizin başına dönmemiz gerekiyor. Peki Covid-19 zamanında “iş”  ne anlama geliyor? İşe nasıl dönebileceğimize dair tartışmalar arasında unutulan şey, işin 20. yüzyıl siyaset bilimcisi Hannah Arendt’in ‘insanlık durumu’ olarak adlandırdığı şeyin önemli bir parçası olduğudur.

Hükümetin 11 Mayıs’ta yayınlanan Covid-19 normalleşme programı insanların iş hayatına, adeta bir dişçi koltuğuna oturtuluyormuşçasına “rahatlatılarak”, yani, dikkatle ve maskeleriyle döndürüleceklerini ifade ediyor. Buna tatlılıkla ikna edilmelerinin gerekmesinin nedeni, elbette, ekonomi.  Programın bir yerinde, “virüs ekonomiyi ne kadar uzun süre etkilerse, uzun süre geçmeyecek yara izi kalması riski de o kadar yüksek olacaktır,” diye, sanki hasta olan insanlar değil de ekonomiymiş gibi bir ifade geçiyor. Ekonominin nefes almaya ihtiyacı var ve insanlar da onun oksijeni.

Arendt görseydi bu basmakalıp kişileştirme sanatı karşısında şaşırmazdı. Sırasıyla 17. ve 18. yüzyıllarda John Locke ve Adam Smith’in ahlaki ve politik düşüncesinden, 19. yüzyılda Karl Marx’a kadar, sol, liberal ve sağ; insanı makinelerin, hizmetin, nakit ve döner sermayenin çalışmasını sürdürebilmesi için çalışıp çabalayan emekçi bir varlık olarak gördü. Ekonomi ‘işlerken’ bizler ‘emek veriyoruz’.

1958 yılında yayınlanan İnsanlık Durumu adlı kitabında Arendt, tekrar durup düşünmemizi önerir. Bizi çabalamak zorunda olmaktan kurtaracak, örneğin gelecekteki otomasyonda veya yapay zekada, süper zenginliğin her şeyi satın alabildiği fantezilerde, bizi didinmekten kurtaracak sosyalist ütopyaların ortak mülkiyetinde; ya da, eğer Yunan bir filozofsanız, düşünsel yaşamda olduğu gibi, çalışmaktan kurtulacağımız bir noktaya ulaşmak için uğraşıp didindiğimizi hayal etmek yeterli değildir. Arendt’e göre, katılmamız gereken şey aktif yaşam, yani vita activa, şimdi ve gelecekte başkalarıyla birlikte yaşadığımız hayatlardır.

Arendt’in vita activa’sı üç ögeden oluşur: Emek, iş ve eylem. Tam şu anda üzerinde düşünmemiz gereken şey de, Arendt’in emek ve iş  ayrımıdır.

Emek vermek yalnızca hayatta kalmak için yaptığımız bir şeydir. Yemek için emek veririz, bedenlerimizi sağlıklı tutmak için, başımızı sokacak bir ev için ve yaşamın kendisini üretmesini sürdürmek için. Tatlılıkla kandırılarak veya değil, tüm canlılar, aynen kölelerin ve genellikle kelimenin tam anlamıyla kapalı kapılar ardında kadınların yaptıkları gibi, emek verirler.  Onsuz öleceğimiz gerçeği dışında, emek sıradan bir şeydir.

Diğer yandan, iş, yaptığımız şeye kolektif bir anlam katar. Bir şey üretmek üzere çalıştığımızda hem dünyaya bir şey katar, hem de kalıcı bir şey bırakırız: bir masa (çoğu filozof  gibi Arendt de mobilyalardan örnek vermeyi severdi), bir ev, bir kitap, bir araba, bir kilim, günleri zamana göre düzenleyebileceğimiz, ya da bir bedenin nefes almayı sürdürmesini sağlayan hassas bir mühendislik ürünü.

Kısacası, üzerinde çalıştığımız şey, hepimizin paylaştığı insanlık gerçeğini oluşturur. İş, Arendt’in “insan becerisi” olarak adlandırdığı şeyin bir parçasıdır. Bu, salt varlıktan fazlası olduğumuz ve kalıcı bir şey ortaya koyduğumuz anlamına gelir. Gereklilikten dolayı emek verir, bir insanlık gerçekliği yaratmak için iş yaparız.

Arendt daha 1950’lerde, kapitalist tüketimin çalışmayı salt emeğe dönüştüreceğinden endişeleniyordu. Sadece tüketmek üzere üretirsek, dünyada ardımızda hiç bir şey bırakmayız ve o ortak dünya duygumuzu kaybederiz. Hamburger yapar, hamburger yer, hamburger oluruz. İş ve emeğin arasındaki ayrımın çöküşü gerçekten önemlidir, çünkü işin bize verdiği anlamlar olmadan politika için, Arendt’in vita activa’sının üçüncü ve en önemli parçası olarak adlandırdığı eylem için, ortak bir zeminimiz olamaz.

Arendt’in masa örneği bu nedenle önemlidir. Bir masa hakiki bir el işçiliği eseridir. Aynı zamanda insanların etrafında oturduğu, birlikte ve ancak ayrı oldukları, mesafelerini korurken etkileşimde oldukları bir şeydir. Arendt’e göre masa olmazsa, toplumların hedeflemesi gerektiğini düşündüğü çoğulculuk politikaları için bir ortak alan olamaz. Politikanın gerçekleşmesi için hepimizin çevresinde toplanabileceği, ancak aramızdaki farkları da belirten bir alana ihtiyacımız vardır. İşte, iş, bize bunu sağlar.

Hükümetin 10 Mayıs’ta yaptığı işe dönüş çağrısının insanları sinirlendirmesinin nedeni, belki de duydukları şeyin bir işe dönüş çağrısı yapması değil, emeklerinin talep edilmesiydi. Ne iş yerlerinin, ne de toplu taşımanın “Covid-19 güvenli” (yani insan hayatı için güvenli) olmadığının açık olduğu bu noktada işe dönmeye razı edilmekten çok, bedenlerimizi ekonominin hizmetine sunmamızın emredildiğini düşünmemek güçtü. Sanki ekonominin ciğerlerindeki yara izi, 73 numaralı otobüse binmekten başka çaresi olmayan adamın ciğerlerinin hırıltısından öncelikliymiş gibi.

Bu sadece bir iletişim hatası değildi. Yalnızca yapmamız gereken işin değil, insan olmak için birlikte yaptığımız işin de değerinin takdir edilmemesiydi.

İşte bu nedenle işe nasıl geri döneceğimize dair tartışmalar ve politikalar bu kadar önemli: aynı zamanda ne tür bir insan toplumu olduğumuzu – ya  da olmak istediğimizi tartışıyoruz.

İşin insani değerini daha ciddiye almak daha iyi bir politikanın anahtarı ise, değerli işin ne olduğu üzerine düşünmek için de bu fırsatı değerlendirmeliyiz.

Arendt bize rehberlik edebilir, ancak felsefesi bizi ancak belli bir noktaya kadar götürür. Feministlerin de belirttiği gibi, Arendt’in tanımladığı yaşamın emek gereksinimleri, aynı zamanda geleneksel kadın işlerinin tanımlardır. Son üç aydır insan bedenlerini hayatta tutma çabası, ağırlıklı olarak, kadınlar ve büyük bir bedel ödeyen siyah, Asyalı, etnik azınlıklar tarafından verilmiştir.

Bir masa yaratmak harika bir şey, ama hasta, acı çeken, muhtemelen ölmekte olan bir bedenden onurlu bir insan yaratma işi de öyle. NHS (Ulusal Sağlık Hizmeti) bu işi yapmak üzere kurulmuştu.

NHS’yi korunmaya ihtiyaç duyan zayıf ama cesur bir şey olarak görmek yerine, gerçekten farklı – ve muhtemelen daha insani – bir politik gelecek yaratmak için hepimizin etrafında toplanması gereken masa olduğunu düşünsek? Ya işe geri dönmek aynı zamanda insanlık durumuna geri dönmenin bir yoluysa?

Lyndsey Stonebridge kimdir?

Lyndsey Stonebridge Birmingham Üniversitesi Beşeri  Bilimler ve İnsan Hakları bölümünde öğretim görevlisidir. Mülteciler, insan hakları ve şiddetin etkileri üzerine çalışmaktadır. The Judicial Imagination (2016) kitabı Britanya Akademisi Rose Mary Crawshay İngiliz Edebiyatı Ödülü almıştır. 2017’de English Association’a üye seçilmiştir. “Placeless People: Writings, Rights and Refugees” adlı kitabı 2018’de yayınlanan Stonebridge’in Hannah Arendt ile ilgili yeni kitabı Jonathan Cape tarafından basılacaktır.


Bu makale NewSatesman’ de yayınlanan İngilizce orijinal versiyonundan çevrilmiştir. Çeviri: Irmak Gümüşbaş


CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz