Bu haftaki konuğum Doç. Dr. Mustafa Doğan. “Dayanışmacı turizm”, “ekomüze” ve “kültürel miras” odaklı özgün çalışmalar yapan bir akademisyen Mustafa Doğan. Aynı zamanda elimizden yitip giden Hasankeyf’in hikayesine yakından tanıklık yapmış bir isim.

Hocam, öncelikle “dayanışmacı turizm” den ne anlamalıyız? Sizi bu alanda çalışmaya iten ne oldu?

Her şeyde olduğu gibi turizmde de diyalektik işliyor. Turizm hem iyi şeyler yapıyor hem de kötü şeylere sebep oluyor ve bunlar aynı anda cereyan ediyor. Turizm farklı kültürlerin birbirini tanımasına, yerel ekonomilere, doğal ve kültürel miras alanlarının korunmasına aracılık ederken diğer taraftan da bakir alanların tahrip edilmesine, tesisleşmesine doğanın kirlenmesine, ¨mış¨ gibi deneyimlerle gerçeğin otantik olanın dejenerasyonuna; hızlı, savurgan tüketim, ve turist odaklı anlayışla doğaya, yerel sosyo-ekonomik yapılara ve kültürlere zarar veriyor. Bunun iyi örneklerinden biri küresel ısınmaya neden olan başat sektörlerinden biri olmasıdır. Dünya geneline bakıldığında yapılar temiz su kaynaklarının %17’sinin, orman ürünlerinin %25’inin ve enerji kaynaklarının %40’ının tüketiminden turizm endüstrisi sorumludur. 2018 yılı BM raporlarına göre, turizm tüm yapıları ile birlikte atmosfere salınan yıllık sera gazları toplamının en az %8’inden sorumludur.

Doç. Dr. Mustafa Doğan Kimdir?

1974 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Ekonometri ve Kocaeli Üniversitesi İ.İ.B.F.’de Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümlerinde okudu. Yüksek Lisans çalışmalarını Kocaeli Üniversitesi (Siyaset ve Sosyal Bilimler alanı) ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (Turizm İşletmeciliği alanı)’nde  tamamladı. 2008 yılına kadar turizm sektöründe çalışan Doğan, daha sonra Ç.O.M.Ü.’de öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2014 yılından itibaren Batman Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Mustafa Doğan’ın akademik çalışmaları, sürdürülebilir turizm, dayanışmacı turizm, kültürel miras, ekomüze alanlarında yoğunlaşmaktadır.

Dayanışmacı turizm, sürdürülebilirlik paradigmasının turizmdeki yansımalarından biri olarak yukarıda ifade edilen durumda çubuğu daha çok yerel kimlik-topluluklara doğru bükerek turiste ve tüketime kaymış olan yapıyı, dengeye getirmeye, kontrollü bir turizmi hayata geçirmeye çalışan uygulamalardan biridir.

Ben bunu, bozmadan, kırmadan, dökmeden, pisletmeden, kültürlerin birbiriyle etkileştiği hem ziyaretçi hem de onu ağırlayanların karşılıklı öğrendiği ve herkesin kazandığı bir turizm projesi olarak değerlendiriyorum.

 Dayanışmacı turizme Türkiye’den örnekler verebilir misiniz? Bu anlamda ülkemizin potansiyeli hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de dayanışmacı turizmin yapıldığı, hayata geçirilebildiği alanlar-bölgeler elbette var. Bunun en iyi adreslerinden biri Kars’ın Boğatepe köyü. Gravyeri başta olmak üzere kaşar ve diğer peynir çeşitleriyle son dönemde adını sıkça duyduğumuz, farklı etnik, dini ve kültürel kimliklerin yaşadığı köyde, çalışmalar daha çok Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği üzerinden İlhan Koçulu ve dostlarının öncülüğündeki sivil bir inisiyatifin kontrolünde yürütülmekte. Köydeki turizmin faaliyetleri, kitleselleşme, tüketim ve turist odaklı kontrolsüz gelişmesine izin verilmeden ve ticarileşme-tesisleşme eğilimine dönüşmeden yürütülmeye çalışılıyor. Örneğin Fransa’dan sınırlı sayıda kotaya bağlı kabul edilen yabancı ziyaretçiler ortalama 1 hafta köyde köylülerle birlikte onların evinde kalıyor ve onlarla birlikte gündelik hayat ve işlerine katılıyor.

Burası aynı zamanda Türkiye’nin ilk peynir müzesine ev sahipliği yapan Türkiye’nin iki ekomüze (Zavot Ekomüzesi) uygulamalarından biridir.

Ekomüze, belli bir coğrafi alanda ayırt edilebilir özelliklere sahip kültürel mirası, onun doğası ve yaşayan-taşıyan  insanı ile birlikte koruma altına alan, sergileyen bir açık hava müze çeşididir. Benim de ekomüze bağlamında destek olduğum çalışmalarda, geleneksel Gravyer ve diğer peynir çeşitleri ile mandıracılık faaliyetlerinin, ata tohumu ürün ve eski üretim yöntemlerinin gün ışığına çıkarıldığı, bitki çeşitliliği ve şifa amaçlı öğrenmelerin gerçekleştiği ve kendine ait ürün ve markaların yaratıldığı oldukça örnek bir köydür. Diğer bir köy olan Bolu’nun Mudurnu ilçesine bağlı Hüsamettindere köyü Türkiye’nin diğer (ve ilk) ekomüzesi olarak yine benim destek verdiğim çalışmalarla benzer biçimde dayanışmacı turizm faaliyetlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Türkiye’nin ilk peynir müzesi, Boğatepe (Zavot), Kars

Dayanışmacı turizme olanak sağlayan bu tür yerelliklerde, yerel kimliğe odaklı hem kültürü hem doğayı ve hem de onun insanını birlikte tanırken doğrudan ve yapay olmayan bir etkileşimle karşılıklı öğrenmeye dayalı bir deneyim gerçekleşiyor. Doğrudan, ticari yönden aracısız, yerel halk ile ziyaretçinin yeni deneyimler elde ettiği ve bir yaşamı olağan seyrinde dayanışarak paylaştığı anlar daha adil bir turizmi de mümkün kılıyor.

Türkiye’de özellikle ekolojik köyler, ekomüzeler ve alternatif yaşam birlikleri gibi alanlar dayanışmacı turizme öncülük etse de potansiyel elbette büyüktür ve rol modellerin pratikleri o kadar başarılıdır ki bu başarı hikâyelerinin geleceği daha da kolaylaştıracağı öngörülebilir.

Bogatepe Köyü Peynir Müzesi ziyaretcileri

Dayanışmacı turizmin, ekomüzeler üzerinden vücut bulması daha mümkün görünüyor ve önümüzdeki süreçte yerel halkın ve turistin daha adil, paylaşımcı ve karşılıklı fayda zemininde etkileşeceği yeni alanların geliştirilmesi önemli bir misyon olarak durmakta.

Batman’da çalışan bir akademisyen olarak Hasankeyf’i yitirişimiz sizi nasıl etkiledi? Ayrıca, Batman halkı bunu nasıl karşıladı? Bu konudaki gözlemlerinizi bize aktarabilir misiniz?

Hasankeyf’in tarihi gibi hikayesi de çok uzun ve maalesef acıklı. 1954’de planı yapılmış bir barajın, 1982’den sonra GAP kapsamına alınmasıyla ortalama 70 yıllık bir hikayesi bu yıl tamamlandı. 70 yılda dünya çok değişse de değişmeyen şey enerji ihtiyacı oldu ve bu maalesef her şeyin üstünde tutuldu. Burada gözlerimizin önünde bir ilçe merkezi ve hayatını bir yerden başka bir yere alınması, sular altında kalacak bazı eserlerin taşınarak yerinin değiştirilmesi, yeni bir yerleşim alanının kurulmasıyla birlikte belli bir coğrafyanın değiştirilmesine tanık olduk. Artuklu Hamamı, Sultan Süleymen Koç Camii, İmam Abdullah Zaviyesi, Er Rızk Camii minaresi, Zeynel (Bey) Abidin Türbesi, Eyyubi Camii ve Kale girişi orta kapısı olmak üzere toplam yedi eser yeni yerleşim alanına taşınarak bir arkeopark oluşturuldu. Yıllık ortalama 2 milyar TL ekonomiye katkı sağlayacak bu baraj projesinin Hasankeyf’in büyük bir kısmını sular altında bırakmadan projede değişiklikler yapılarak değiştirilmesi teknik olarak bir mühendislik meselesidir ancak bunun düşünülmemesi ya da meselenin sadece enerjiye ve ekonomiye katkı temelinde ele alınması bir zihniyet ve bakış açısı meselesidir.

hasankeyf

Enerji deyince akan suların durduğu bir çağdayız… Hasankeyf’in varlığı, belli oranda bazı eserler taşınarak korunsa da kaybedilen şey bağlamından koparılmış önemli bir kültürel miras alanıdır ve bunun sahibi on binlerce yıldır bu yerellikte yaşayan kavimler, toplumlar, devletler dahi değilken buna karar veren ve yapan neslin bizimki olmasını açıklamakta zorlanıyorum.

Hasankeyf sular altında kalmadan önce turizm üzerinden başta Batman, Mardin olmak üzere bölgeye elbette önemli bir gelir sağlanıyordu ve bunun ekonomiye katkısı Ilısu barajının ömrü (maksimum 70 yıl) ile Hasankeyf’in ömrü (On iki bin yıldır yaşıyordu ve binlerce yıl daha yaşayabilirdi) karşılaştırıldığında hesabın çok net olduğu belli.

Eski Hasankeyf’de yaşayanlar açısından ise durum çoğunlukla güncel ihtiyaçlar, sorunlar ve çıkarlar temelinde değerlendirilmekte ama nihayetinde oranın bekçisi onlar değil tüm insanlık, özelinde ise tüm Türkiyeliler yani bizlerdik. 

Akademik olarak turizm alanında çok özgün çalışmalar yapıyorsunuz ve öğrencilerinizin tezlerine de yansıyor bu durum.  Kültürel mirasa ve yerelliğe vurgunuzu çok önemsiyorum. Son dönem çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

2016-2017 yılarında ABD’de Arizona State Üniversitesi’nde (ASU) 1 yıla yakın ekomüze, kültürel miras ve ekolojik yerleşim alanları üzerine Prof. Dallen Timothy ile birlikte çalıştım. Spesifik olarak, Amerikan yerlilerinin kültürel miraslarını ekomüzeler (Ak-Chin Him Dak Ecomuseum) üzerinden yeniden canlandırma ve öğrenme deneyimlerini araştırdım ve Türkiye için modeller geliştirmeye çalıştım. Ayrıca büyük İtalyan mimar Paolo Soleri’nin büyük sürdürülebilir kendi kendi kendine yeten bir şehir ütopyası olan Arcosanti’de çalışmalar yürüttüm. Sonrasında Türkiye’de Hasankeyf, Diyarbakır ve bölgenin bütünü üzerine çalışmalarım ve projelerim oldu. 2019 yılında Ekim ve Ocak ayları arasında İngiltere’den University College of London, Reading University, Nahrein Institute ve British Institute’in ortak proje çağrısını kazanarak yine Birleşik Krallıkta Prof. Roger Matthews ile kültürel miras, ekomüzeler ve alan yönetimi temelinde araştırma yürüttüm.

Mezopotamya’nın potansiyel ekomüze haritasını çıkardım. Bunların dışında sürdürülebilir turizm master planı (Bozcaada) çalışmaları, Göbeklitepe ziyaretçi merkezi, Zeugma, Şanlıurfa ve Mardin müzelerindeki interaktif uygulamalarla ilgili projeler ve araştırmalar yaptım.  Mezopotamya coğrafyasının Türkiye’deki kısmını kapsayan bölgede ekomüze ve kültürel miras odaklı çalışmalar yapmaya devam ediyorum ve önümüzdeki dönem için yeni akademik ve alan çalışmalarına hazırlanıyorum.  

turizm

Öğrencilerimle daha çok bölge üzerinde çalışmayı, araştırmalar yürütmeyi seviyorum.  Bugüne kadar Diyarbakır, Batman, Mardin ve Van üzerine turizm ve kültürel miras odaklı alanlarda çalıştık. Bunlardan birkaçı ¨Yalnız Gezen Kadınların Seyahat Deneyimleri¨, Van’ı ziyaret eden İranlı turistler, Mardin’de Süryani Toplumunun turizm gelişiminden nasıl etkilendiği ve Diyarbakır’ın UNESCO Dünya Mirası listesine girmesinin turizme katkıları gibi konular oldu.

Güneydoğu’da akademisyen olmak nasıl bir şey diye sorsam? Batı’da da çalıştınız bildiğim kadarıyla, bu anlamda  öğrencilerin ilgi ve merakı açısından bir karşılaştırma yapabilir misiniz?

Daha önce Çanakkale ve Bozcaada’da çalıştım ve bu anlamda hem en batı hem de en doğuyu deneyimledim. Burada olmaktan, yaşamaktan mutluyum. Bir birimlik emeğimin karşılığının ve sizin deyiminizle çarpan etkisinin, burada daha yüksek olduğunu hissediyorum. Elbette Çanakkale de çok güzeldi ve hala orayı da oradan mezun ettiğimiz öğrencilerimi de çok seviyorum. Burada çalışma alanı akademik, sivil toplum ve yerel topluluklar bağlamında çok işlevsel. Öğrenciler ise kesinlikle çok açık ve öğrenmeye hevesli. Mesele biraz da bizim onlar için neleri ne kadar yapabileceğimizle ilgili herhalde ve hala bu noktada çok iyi olduğumu ya da yüzde yüzlük bir performansa ulaşabildiğimi söyleyemem. Dolayısıyla benim de hala gelişmeye ihtiyacım var ve burası bana o motivasyonu veriyor.

Son olarak, Divriği ve Arguvan karışımı bir kültür ortamında yetişmiş olmanız akademik çalışmalarınıza nasıl yansıdı ve yansıyor?

Divriği’nin demir doğuran dağları ile Arguvan’ın kendine has ezgiler çıkaran topraklarının harmanlanmış hali olabilirim.

İstanbul’da doğup büyüsem de anne babamın kültürünü ve yerel kimliği içimde duyumsayıp özümseyerek yetiştim. Bunu bir avantaj olarak görüyorum elbette ve kültürel miras odaklı çalışmamın en büyük motivasyonu da buradan geliyor olabilir.