Daglik Karabag

Vatanını sevmek; savaşı desteklemek, İnsan hakları ihlali konusunda susmak, Düzinelerce insan hayatının feda edilmesine sessiz kalmak anlamına mı geliyor?

Cephedeki son gerilimler üzerine kişisel düşüncelerimi yazmak için masama oturduğumda, Dağlık Karabağ hakkında – bir gazeteci, analist ya da çatışmaların gelişimi konusunda çalışan, deneyime sahip biri olarak değil fakat bir vatandaş olarak – yazmanın zor olduğunu fark ettim. Duygusaldır, acı verir ve çileden çıkarır.

Karabağ deyince aklıma güzelliğine dair orada yaşayanlardan ve ziyaret edenlerden duyduğum hikayeler geliyor. Halklarımızın birlikte yaşadığı, milliyetlerimizin değil, insani değerlerimizin bizi tanımlandığı bizden önceki zamanı düşünüyorum.

Çatışmaların başlamasından birkaç yıl önce doğdum. Fakat yetişkinliğime kadar Dağlık Karabağ savaşıyla büyüdüm. Ebeveynlerimizden duyduğumuz dostluk hikayelerinin aksine, yerinden edilmiş sayısız aile ve mültecinin umutsuzluk, kayıp ve boşluk hikayelerini dinleyerek yetişen bir savaş kuşağıyız biz.

Biz ‘Savaş naraları, öfke, hayal kırıklığı ve sürekli bu savaş ne zaman bitecek?’ sorusuyla büyüyen bir savaş kuşağıyız. On yıllar boyunca her iki tarafın da bu çatışmayı siyasi kazançlar için kullandığını ve kötüye kullandığını izledik.

Azerbaycan’da, ülke içinde yerinden edilmiş Azerilerin nasıl aşağılanıp, insancıl olmaktan uzak koşullarda yaşamaya zorlandığına şahit olduk. Çünkü onlara daha iyi yaşam koşulları sağlamak, çözüm için müzakere eden söz konusu liderler tarafından kullanılan bir pazarlık kozu olmayı ortadan kaldıracaktır. Her yıl gitgide daha da yozlaşan, iktidarda kalan, umut vermeyi sürdüren ama asla yerine getirmeyen yine ayni liderler.

Azerbaycan’ın demokratik değerlerden yoksun, çok sayıda siyasi tutsağın hapishanelerde çürütüldüğü korkunç ihsan hakları ihlalleri nedeniyle, Karabağ meselesi çözüme kavuşturulmadan Azerbaycan’ın eleştirilemeyeceğini dile getiren yöneticilerin ellerinde bir bahane oldu Karabağ. Hükumet yetkilileri her fırsatta Karabağ’ın işgalini ülke içindeki durumu eleştiren birilerini susturmak için kullandılar.

Bu bitmeyen savaşta Azerbaycan liderliğinin demokrasi, basın özgürlüğü ve insan hakları savunucularına karşı yaptığı ise fişleme, suçlama ve onur kırıcı yöntemlerdir.

Yazarken veya konuşurken her defasında Karabağ’a vurgu yapmıyorsan, karşılaştığın her Ermeniyi Azerbaycan’a karşı işlediği suçlardan dolayı suçlamıyorsan, gerçek bir vatansever olmadığın, savaş ve savaştan başka bir şey istemediğin için utanmalısın.

Pazar gününden bu yana; konu hakkında okur, konuşur ve savaşın tırmanışıyla ilgili haber yaparken, Azerbaycan hükumetinin gerçekleştirdiğini iddia ettiği her askeri ilerlemeyi, sayıları gittikçe azalan savaş karşıtı hayalperestlerden daha çok coşkuyla alkışlayan savaş kışkırtıcısı vatandaşlar gördüm.

Cenazeler, cephede yaşamını askerler hakkında haberler okudum. Bu nasıl bir coşku? Nedeni ne olabilir diye düşündüm. Hayatları aniden sona eren, bir daha asla yaşamayacak bu adamlar çünkü biri bu adamların vatan için kendilerini feda etmeleri gerektiğine karar verdi. Bu kutlamaya değer mi?

Öyleyse soruyorum; hangi vatan? Yoksulların daha da yoksullaştığı yer mi? Zenginlerin tasarım güneş gözlüklerinin ve pahalı arabalarından ötesini göremeyecek kadar kör olduğu yer mi?

Peki biri çenesini kapamaya ve suskun olmaya itiraz ettiğinde insan hayatı nerede kurban edilir? Kadınların öldürülmesine, istismar edilmesine neden olan değer yargıları ile gurur duyan insanlar nerede?

Kaliteli eğitimin ve insan onuruna yakışır bir yaşam beklentisinin olmaması gençleri ülkeden ayrılmaya zorlar mı? Ülkeye olan sevginiz, düşmana ne kadar küfrettiğinizin sayısıyla mı ölçülür?

Yeter artık! Daha kaç can feda edilmeli?

Bazıları ne kadar can feda edilirse edilsin diyebilir. Ben ise artık hiçbir can feda edilmesin diyorum.

Çünkü ülkesini korumak isteyen bir yönetici, çözümü insanları kurban etmeden çok daha önce müzakere ve diplomasiyle yoluyla sağlayabilirdi.

Bunun yerine, insan hayatından çok egoları ve koltuklarını önemseyen karar vericilerle baş başa kaldık.

Bu yurtseverlik ya da vatan sevgisi değil. Bu, bu süreçte söz hakkı olmayanların hayatlarıyla oyun oynamaktır.

Ben bir savaş neslinin parçasıyım. Ve bunun bedelini ödüyorum. Soru şu ki, daha kaç kuşak bu bedeli ödemek zorunda kalacak?

Bu makalenin İngilizce orijinal versiyonu daha önce Osservatorio Balcani e Caucaso da yayımlanmıştır. Gazetemizde yayınlanmasına olanak sağladıkları için Arzu Geybulla hanımefendi ve Osservatorio Balcani e Caucaso yöneticilerine teşekkür ederiz.

Çeviri: Turan Altuner