Tanım

Topluma düzen veren kaideler toplamı hukuktur. Hukukun iki esaslı amacı vardır: Adalet ve güvenlik. Bu iki amaç gerçekleştiğinde hukuk sağlanacak ve hukuki güvenliğe erişilecektir.  Demek ki toplumda adalet ve güvenlik sorunu olmasaydı hukukta da olmayacaktı. Sözün burasında adaletin tanımını yapmak gerekiyor: Eski Roma’nın büyük hukukçusu Ulpianus, Digesta isimli yapıtında, adaleti şöyle tanımlıyor: “Justitia est honeste vivere, neminem ledare, suum cuique tribuere”. Yani, “Adalet, dürüst ve şerefli yaşama, kimseyi incitmeme, herkese kendi payını vermelidir.”

İnce bakılırsa, bu tanımın özünü “herkese kendi payını verme” prensibi teşkil ediyor. Çünkü tanımda yer alan dürüstlük, şereflilik, kimseyi incitmemek sözleri ancak herkese kendi payını vermekle olanak kazanacaktır. Herkesin payı kendine verilmedikçe dürüstlükten, şereflilikten ve kimseyi incitmemekten söz edilemez.

Tanımda değişmezlik; özde ilerleme.

Şaşılacak şeydir ki aradan iki bin yıl gibi bir süre geçmiş olmasına karşın, bu tanımın özü bugün de kabul edilen en güzel tanımdır: Adalet, herkesin payını kendine vermektir.

Ancak, herkesin kendine düşen pay nedir? Her ne kadar tanım, iki bin yıldır değişmemiş ise de, bu “pay” tanınamayacak kadar çok değişmiştir: Örneğin, Roma hukukunda borcunu ödeyemeyen kişinin, alacaklıya köle olması, o günün adaletine pek ala uygun düşüyordu. Üstelik eğer alacaklılar birden fazla ise, zavallı borçluyu parçalayıp bölüşebiliyordu. Halbuki bugün, kimse borcundan ötürü hapis bile edilemiyor. O halde her şey gibi adaletin özü de tarihsel bir evrimin içindedir.

Adaletin özü sadece zamanla değil mekanla da değişmektedir. Bir toplumdaki adalet fikri, diğer bir toplumda değişik bir durumda hatta zıt bir durumda kendini gösterebilir ve birinde adaletli sayılan bir durum diğerinde adaletsiz sayılabilir. Günümüzde en rahat yaşama olanağının, bazı toplumlarda parası en çok olana; bazı toplumlarda ise emeği en çok olana tanınması adaletli sayılmaktadır ki her iki anlayış, emek ve sermaye (baş para) çelişkisine paralel çelişkiyi göstermektedir.

Öyle ise diyebiliriz ki, adalet mefhumu sadece bir kalıptan ibarettir. Adaletin özü ise daima değişmekte, daima olgunlaşmaktadır. İyi ki de böyledir. Eğer böyle olmasaydı insanlık nasıl ilerlerdi?

Devrimlerin nedeni

Adaletteki değişim önce duygusaldır. Bu duygu, bir yandan payını alamayana acıma şeklinde oluşurken, diğer yandan herkesin payını vermek istemeyen otoriteye karşı kırgınlık, küskünlük ve hatta kin ve nefret şeklinde oluşur. Bu duygusallık giderek kafalarda fikir halini alır. Bu fikirler tutucu hukuk düzeni ile çatışma halindedir. Eğer bir toplumda mevcut hukuk düzeni bu fikirlere baskı yapıyorsa, o toplum bir patlamaya (devrime) gebe demektir; yok eğer herkesin, fikirlerini rahatça söyleme ve yayma olanağı varsa yani demokratik bir hukuk düzeni hüküm sürüyorsa o toplum hukukunu evrim yoluyla yeni fikirlere uydurur. Böylece statik karakterli hukuk da bir oranda dinamiklik kazanmış olur.

Adalet Hukukun Lokomotifidir.

Yukarıda açıklanan devrim durumu da, evrim durumu da gösteriyor ki en önde giden adalet fikri, hukuk düzenini, “bir lokomotif gibi” tutucu güçlere karşın, çeker götürür. Adalet canlı, hukuk ise ona uyabildiği kadar canlıdır.

Burada şu noktayı iyice belirtmek gerekir ki, adalet, hukukun özü değil, amacıdır. Bu amaç sürekli yürüyen bir hedef gibidir. Bir hukuk düzeni bu amacın ne kadar gerisinde kalırsa o kadar haksız, o kadar kokmuş, o kadar zalimdir. Ve yıkılmaya o kadar da yakındır.

Dinsellik-Laiklik

Tanrı bile bu yürüyen hedefe ulaştırmak için, 23 yıllık sürede, Kur’an-ı Kerim’ini yüzlerce kere değiştirmiş (neshetmiş) tir. Hz. Muhammed sünnetini bu amaca varmak için kurmuş, İslam uluları içtihatlarını bu nedenle yaratmış ve fakihler kıyas hukukunu bu nedenle devam ettirmişlerdir. Fakat bütün bunlara karşın, özünde statiklik saklı bulunan dinsel hukuk, amacı olan adalet fikrinin çok gerilerinde kaldığından, yukarıdaki açıklamamıza uygun olarak önce adalet fikri- bir lokomotif gibi- harekete geçmiştir:

Görüp ahkam-ı asrı münharif sıtk-u selamet­ten

Çekildik izzet-ü ikbal ile bab-ı hükümetten

Ne mümkün zulm ile, bidad ile imha-yı hürri­yet

Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten.

diyen Namık Kemal,

Haksızlığın envaini gördük, bu mu kanun?

En gamlı sefaletlere düştük, bu mu devlet?

Kanunsa da devletse de artık yeter olsun,

Artık yeter olsun bu denli zulm-ü cehalet.

diyen Tevfik Fikret,

Ben en hakir bir insanı kardeş duyan bir ru­hum,

Bende, esir yaratmayan bir Tanrıya iman var.

Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar…

diyen Mehmet Emin ve daha niceleri bu loko­motifin ateşçileri olmuşlardır.

Ve en sonunda da “Ben bir Luther olmayacağım.” diyen Atatürk, bu lokomotifin bin yıl geride kalan katarlarını, oldukları yerde kendi kaderlerine terk ederek, adaletin amacına en uygun yeni katarları bu lokomotife takmış ve akla dayanmamızı öğütleyerek eskiyen katarların değiştirilmesi olanağını önümüze koymuştur.

OSMAN KAVALA DAVASINDAKİ ADALETSİZLİK

Osman Kavala davası ve beraat kararı sonrasında hukuk adına yaşadıklarımız ise tam bir adaletsizlik örneğidir.

Dava niteliği bakımından öncelikle adaletsiz ve yukarıda yazdığımız gibi isyan ettiren bir davadır. İnsanlık yüzyıllar boyunca çok kurban vererek, evrensel değer yargılarına ve bunların yazılı metin olarak bir araya geldiği en önemli belge olan insan temel hak ve özgürlüklerine ulaşmıştır. Bu temel hak ve özgürlükler bugün bütün modern devletlerde anayasa metinleri içerisinde yer almaktadırlar.

Burada bir parantez açarak modern devletten ne anladığımızı açıklayalım. Modern devlet, evrensel değer yargılarını kabul eden, kendi vatandaşlarına ve devleti sınırları içerisinde yaşayan yabancılara temel hak ve özgürlüklerini tanıyan, laik, hukuk kurallarına bağlı, gerektiğinde kendi yaptıklarını bile yargı denetimine tabi tutan, hümanist ve özgürlükçü devletlerdir. Adaletin amacına en uygun yeni katarları (yeni devlet sistemi, halkçılık, devrimcilik, laiklik gibi ilkeleri ve kanunları) adalet lokomotifinin ardına takan Atatürk işte bu tanıma uygun bir devlet yaratmak için yola çıkmıştı. 

Bir an için Osman Kavala’nın Gezi Protestolarını düzenlediğini, desteklediğini ve bu protestolara katıldığını farz etsek bile ki, bu fiilleri yaptığının kanıtlanamadığı beraat kararı ile ortaya çıkmıştır, bu fiiller suç değildir. Aslında Gezi Protestoları, yukarıda da söylediğimiz gibi, amacının gerisinde kalmış, haksız, çürümüş, kokmuş ve zalim bir hukuk düzenine karşı yapılan gösterilerdir. Bir başka söyleyişle, yıkılmaya mahkum adaletsizliğe bir karşı çıkıştır. O halde; işin başlangıcında daha bir adaletsizlik vardır. Anayasaya ve evrensel değer yargılarına uygun bir protestodan dolayı Osman Kavala’nın yargı önüne çıkarılması ise yargı sistemimizde, adaletsizliğin son safhası olan çürümüşlüğe ulaşılmış olduğuna adeta bir ayna tutmaktadır.

osman kavala davasi
Osman Kavala, Türkiye’nin Dreyfus davası

Kavala’nın suçlamalara maruz kalıp, dava sürecine başlamadan tutuklanması ve 2 yıldan fazla (tutukluluğu beraat kararına rağmen halen devam etmektedir) tutuklu kalması ise adaletsizliğin diğer göstergesi olan zalimliği anlatmaktadır. Kavala, Anayasamızda her yurttaşın temel hak ve özgürlüğü olan hiçbir kanunda suç sayılmayan gösteri ve protesto hakkını kullanmış olduğu için hakkında daha iddianame bile hazırlanmadan tutuklanmış ve aylarca, iddianame olmaksızın özgürlüğünden mahrum edilmiştir. Bunları çok rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Çünkü hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hem de Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Kavala’nın haksız yere tutuklu tutulduğuna karar vermişlerdir. Bu kararlara rağmen Kavala serbest bırakılmamıştır. Zalimliğin yargıya yerleşmiş olduğunun daha açık kanıtı ne olabilir ki? 

Çürümüşlüğün ve zalimliğin devlet eliyle yürütüldüğünü ve yargı politikası haline getirildiğini ise mahkemenin Kavala hakkında beraat kararı vermesinden sonra gördük. Devletin en üst makamı, Kavala serbest bırakılmak için savcılığa götürülürken, henüz yoldayken, kameralar önünde “Kavala’yı bir manevrayla serbest bırakmaya yeltendiler.” dedikten birkaç dakika sonra, savcılar (!) daha önce Kavala hakkında yürütülen ve tutuklanmasına gerek olmadığına dair verilmiş bir soruşturma nedeniyle hakkında yeniden gözaltı kararı verildiğini açıkladılar. Serbest bırakılmak için yolda olan Kavala, hakim önüne çıkartıldı ve beraat etmiş olmasına rağmen yeniden tutuklanıp, hapishaneye gönderildi. Ardından Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) hemen harekete geçirildi ve beraat kararı veren mahkemenin hakimleri hakkında soruşturma açılarak işten el çektirildiler.  (HSK’nın adı eskiden Hekimler Savcılar Yüksek Kurulu idi. Yüksek kelimesinin unvandan çıkartılmış olması, bu yapılanlardan sonra görüyoruz ki isabetli olmuştur. Bu kurulun yüksekliği kalmamıştır. Bu kurul bağımsız olması gerekirken, son düzenlemelerle tamamen Cumhurbaşkanlığı’na bağlı siyasi bir kuruma dönüştürülmüştür. Bir başka söyleyişle siyasi bir kurum olan HSK, yargı mensuplarını denetlemekte ve onların özlük haklarını düzenlemektedir. Yargı ile yürütme erkinin birleştirildiği bir ülkede bağımsız yargı ve demokrasiden söz etmek de mümkün değildir.

Ne demiştik: Adalet, hukukun özü değil, amacıdır. Bu amaç sürekli yürüyen bir hedef gibidir. Bir hukuk düze­ni bu amacın ne kadar gerisinde kalırsa o kadar haksız, o kadar kokmuş, o kadar zalimdir. Ve yıkılmaya da o kadar yakındır.

Çürümüşlüğü, zalimliği ve haksızlığı ortadan kaldırdığımızda adaleti yeniden sağlamış olacağız. Adalet tekrar sağlandığında ise bu çürümüşlük, zalimlik ve haksızlığı yaratanlar da dâhil olmak üzere “adalet” herkese kendi payını verecektir. Bundan hiç şüpheniz olmasın.


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve iceriklere açık bir platformdur ve Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.