Suudi Veliaht Prensi Muhammad Bin Salman

Hicham Alaoui

Siyasi Deprem Otoriteryanizmin Dokusunu Parçaladı

Pazartesi gecesi (22.06.2020) Fransız cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan ulusal birlik hükümetini destekleyen Ankara, Libya’da ‘tehlikeli bir oyun’ oynadığı için Türkiye’yi kınadı. Ertesi gün, Türkiye Dışişleri Bakanlığı karşılık vererek Macron’u ‘darbeci [Halife] Haftar’ı desteklemekle suçladı. Hicham Alaoui, Mart ayında, “Birçok yönden Libya, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki jeopolitik rekabetlerin yeniden yapılandırılmasının ana kurbanı olabilir” dedi. Paris’in iki yüzlülüğü gittikçe göze çarpıyor.

2011-12 Arap ayaklanmalarından neredeyse on yıl sonra, bölge genelindeki protesto hareketleri, doğrudan siyasete girmeden ulaşamayacakları bir hedef olan mevcut güç yapılarının sona ermesini talep ediyor. Arap dünyasında eski mezhepsel rekabetin yerini yeni bir bölgesel oluşum alıyor.


Bilim adamları artçı şokların genellikle takip ettikleri depremlerden daha zarar verici olduğunu bilirler. 2011-12 Arap Baharı, Arap dünyasının tamamındaki otoriterlik dokusunda derin çatlaklar açan politik bir depremdi; korkuyu üzerinden attıklarında, halk hareketlerinin kazanabileceği gücü temsil ediyordu. 2019’da bunun en büyük artçı şokuna tanık olduk, ikinci bir karışıklık dalgası hükumetleri sarsarak, bölgede huzursuzluk yarattı.

Cezayir, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan ve Sudan’daki son olayların zincirinden kopardığı protestolar Arap Baharı’nın mantıksal yükselişidir. Bölge toplumlarının ekonomik ve politik adaletsizlik karşısında teslim olmayı reddettiğine dair en son kanıtlarıdır. Elbette muhalifler gibi otoriter rejimler de iktidarlarını korumaya ve hayatta kalmak için her mücadeleye adapte olmaya eşit derecede kararlılar.

Arap dünyasının yapısal faktörleri 2011-12’den beri değişmemiştir ve bugünkü artçı sarsıntılar üzerinde etkisi vardır. Bu yapısal faktörlerden birincisi bölge nüfusunun gençliğidir: Arap dünyasının üçte biri 15 yaşın altında ve üçte biri de 15 ila 29 arasındadır. Son on yılda Arap dünyası en büyük ve en eğitimli genç neslinin reşit oluşuna tanık oldu, bu neslin belirgin özelliği sosyal medyaya ve çevrimiçi teknolojilerine derinlemesine hakimiyetidir.

Kitle hareketleri bu ütopyanin vaatlerini kanıksayıp yönetimlerini düzeltmek için sıradan mücadele yöntemlerini tercih ettiler. 2011 – 12’nin artçı şokları bu evrimi teşvik edip, demokrasi ile olan felsefik romantizme son verdi.

İkinci sabit faktör ise ekonomi ve kalkınmanın gecikmesidir. En zengin Körfez ülkelerinin dışında, çoğu Arap ülkesinde genel işsizlik ve yoksulluk oranları Arap Baharı’ndan bu yana daha da kötüleşti. Dünya Bankası’na göre, şu andaki Arap genç işsizlik oranı % 27 – bu da dünyadaki en yüksek bölgesel rakam [Dünya Bankası]. Arap ülkelerinden, çoğunlukla ekonomik nedenlerle göç etme arzusu, tarihindeki en yüksek seviyelere ulaştı. Son 2018 Arap Barometresi anketinde (1), Cezayir, Irak, Ürdün, Fas, Sudan ve Tunus’tan katılımcıların üçte biri veya daha fazlası, özellikle de gençler olmak üzere, ülkelerini terk etmek istediğini bildirdi: 18-19 yaşları arasındaki Faslıların % 70 gibi şaşırtıcı bir oranı ülkeyi terk etmek istiyor.

Hükumetler, durumlarını protesto etmesi muhtemel gençlerden kurtulmak amacıyla, bu göçü durdurmak için neredeyse hiçbir şey yapmıyor.

Kızgınlığın üçüncü yapısal nedeni yönetimde ilerleme eksikliğidir. Tunus dışında, demokratik siyasetin yetersizliği kitlelerin derinleşen marjinalleşmesine dönüşmüş durumda. Birçok insan yolsuzluğun yöreye özgü olduğunu düşünüp, iş bulmak veya yeterli hizmetlere erişmek için kişisel liyakattan ziyade yandaş olmak gerektiğine inanıyor.

Bir protesto manzarası

Eylemciler açısından bakıldığında, geçtiğimiz yıl birkaç yeni eğilim ortaya çıktı. Birincisi, popüler hareketler artık bir liderin devrilmesinin, özellikle de askeri ve güvenlik kurumlarının hala iktidar alanlarına hâkim oldukları ve siyasi oyunun temel kurallarına dokunulmadığı sürece, rejim değişikliğini garanti etmediğini anlıyorlar. Aceleyle seçimlere gidilmesini istemiyorlar: Örneğin Cezayir ve Sudanlı eylemciler 2011 Mısır devriminin hatalarından kaçınmaya özen gösteriyorlar (2); otoriter yönetimin altında yatan tüm sistemlerinin dağıtılmasını istiyorlar.

Protestocular ayrıca bilgi teknolojisinin gücü ve sınırları hakkında daha eleştirel bir farkındalığa sahipler. Bir zamanlar sosyal ağlar sansürden ve devlet baskısından kaçmalarına olanak sağlamıştı. Artık bu ağlar, politikacıların ve hükümet kurumlarının meşruiyetini ortadan kaldırmak üzere şiddetli eleştiri, sanat ve mizah uygulayarak hedef almalarına ve devlete karşı sanal ancak kalıcı mücadeleleri sürdürmelerine olanak tanıyor. Bu çevrimiçi kampanyalar, her ne kadar protestocular sokağa çıkmış olsalar da, en çok Cezayir ve Lübnan’da görülüyor, ancak Batı tarafından daha sakin olarak algılanan Fas ve Ürdün gibi ülkelerde de patlak verdiler. Ardından sosyal medya, bir kaçış biçiminden, devlet ve toplumun bir parçası arasındaki kalıcı bir savaş alanına dönüştü. Protestocular için büyük bir sıkıntı, yetkililerin de propaganda yapmak ve en aktif rakiplerini belirlemek ve bastırmak için internet ve sosyal ağları kullanmasıdır.

Son olarak ise, aktivistler büyük ideolojilerden uzaklaştılar. Arap Baharı Pan-Arabizm, İslamcılık, sosyalizm ve milliyetçilik gibi büyük ”izm’lerden” hayal kırıklığına uğradılar. Kitle hareketleri bu ütopyanin vaatlerini kanıksayıp yönetimlerini düzeltmek için sıradan mücadelere yöntemlerini tercih ettiler. 2011 – 12’nin artçı şokları bu evrimi teşvik edip, demokrasi ile olan felsefik romantizme son verdi.

Şimdi, muhalefet güçleri her şeyden önce eşitsizlik ve adaletsizliğe yol açan eski politik ekonominin tüm yapısının dağıtılmasını talep ediyor. Kadınlar da yeni popüler hareketlerde artık daha merkezi bir rol oynuyorlar.

Barikatların öbür tarafında

Otoriter rejimler de son on yıldan ders aldılar. Tunus’tan Zeynel Abidin Ben Ali ve Yemen’den Ahmed Ali Saleh’in kaderi, demokratik manevralara kalkışmanın tehlikeli olduğu mesajını gönderdi. Popüler hareketler sisteme saldırdığında, hükümetler için kazanma stratejisi artık iyi niyet göstererek zaman kazanmak umuduyla muhalefete tahammül etmek değil, tam aksine, rasyonel olanı baskıyı sürdürmektir.

Sürgün edilen Suudi muhaliflerin kaderi, hükümetlerin artık tüm tehditleri bastırmak için ne kadar ileri gidebildiklerini gösteriyor. Bu yeni baskı eğilimi, rejimler arasındaki sapkın bir farkındalıktan besleniyor: yaptıkları yanlarına kâr kalıyor. ‘Uluslararası toplum’ insan hakları ihlallerini kınıyor olabilir, ancak yabancı güçler Arap devletlerinin demokratik muhalefete nasıl davrandığı konusunda ilgisiz. Mısır’daki Sisi rejimi değerli bir batı müttefiki olmaya devam ediyor; seçilmiş bir hükümetin devrilmesinin, 2013’te Kahire’nin Rabaa al-Adawiya Meydanı’ndaki gösterilerde bin protestocunun öldürülmesinin ya da eski cumhurbaşkanı Muhamed Mursi’nin Haziran 2019’daki duruşması sırasında şüpheli koşullar altında ölümünün hesabı sorulmadı.

2 Ekim 2018’de İstanbul’daki Suudi Konsolosluğu’nda işlenen Cemal Kaşıkçı cinayeti, Suudilerin dünyanın geri kalanıyla ilişkilerini bozmadı. Esad, iç savaşın katliamına rağmen Suriye’de iktidarda kaldı. Ocak 2011’de, Fransa Dışişleri Bakanı Michèle Alliot-Marie’nin Tunus hükümetine yardım teklifi bir skandal yarattı. Şimdiyse, Fransa’nın Libya’da BM ara buluculuğunu desteklemesi ve eş zamanlı olarak General Halife Hafter’in ordusunu silahlandırması neredeyse fark edilmiyor.

Sudan bir istisnadır. Arap Baharı’na tepkisi diğerlerinden farklıydı ve barışçıl müzakere demokrasiye bir yol açabilir: protestoların ölçeği muhalefet liderlerinin popüler destek kazanmasına imkan verdi ve hükümetin uluslararası bir desteği yok. Sudan’ı diğerlerinden ayıran şey, sivil toplumunun ve sendikalarının gücü ve eylemcilerin askeri liderliği resmi siyasi müzakerelere dahil etmek istemesi. STK’lar ve sendikalar on yıllardır siyasete dahil olmaktan mutlular.

Buna karşılık, Cezayir, Irak ve Lübnan’da yakın zamandaki artçı sarsıntıların en önemli özelliklerinden biri ‘eskinin tasfiyesi’ (dégagisme), yani tüm siyasi seçkinleri uzaklaştırma arzusudur. Ancak bu radikal talebe, rejimle müzakere edilmesini sağlayacak siyasi yapılar eşlik etmiyor: eylemciler, iktidar seçkinleriyle herhangi bir temastan dolayı gözden düşme korkusuyla, siyasi arenadan uzak duruyorlar. Ayrıca liderlerin ve sözcülerin ortaya çıkmasını engelleyen yatay organizasyon şekline de bağlılar. Lidersizlik, yalnızca baskının etkinliğini sınırlandırdığı için bir kazanım olarak başladı, ancak başlangıçta değerli olmuş olsa da, şimdi krizi sona erdirme olasılığını baltalıyor. Dégagisme (eskinin tasviyesi), taraflardan biri  pes edene kadar çıkmazlara yol açabilir.

Dahası, popüler hareketler iktidardakilere baskı uygulamak için gereken ekonomik güce her zaman sahip değiller. Cezayir ve Irak hükümetleri, toplumdan hem sosyolojik hem de coğrafi olarak uzaklaşmış olan endüstriler tarafından üretilen hidrokarbonların ihracatına bağımlıdır. Bu ülkelerdeki Hirak (popüler hareket) rejimin ekonomik kalbine dokunamaz.

Meeting with President of Iran Hassan Rouhani • President of Russia
Iran Cumhurbaşkanı Hassan Ruhani

Sünni-Şii nutukları cazibesini kaybediyor

Arap Baharı’nın hükümetler ve muhalefetlere verdiği derslerin ötesinde, mezhepçi manzara ve jeopolitik durum değişti. Bugün devlet ve toplum arasındaki mücadeleler, bazı Körfez ülkelerinde somutlaşan karşı devrimci Sünnilik ile İran ve müttefikleri arasındaki rekabet bağlamında gerçekleşmiyor.

Suudi-Birleşik Emirlik önderliğindeki karşı-devrimci blok Arap Baharı’nı durdurmak için hızla harekete geçerek, baş düşmanı olarak tanımladığı İran ve ona bağımlı toplumları parçalamak ve demokratik muhalefeti sınırlandırmak için mezhep çatışmasını artırdı.

Tahran’ı Hizbullah, Esad rejimi, Yemen’deki Husiler ve Irak milisleri ile bağlantılandıran, İran’ın başını çektiği eksen bu dinamiği besledi. Suudi- Birleşik Emirlikler bağlantısında yer alan Sünni şovenizm, farklı ulusal çatışmalarda uygun bir silah görevi gördü ve Şiilere yakın aktörlerin desteklenmesini haklı çıkardı.

Sürgün edilen Suudi muhaliflerin kaderi, hükümetlerin artık tüm tehditleri bastırmak için ne kadar ileri gidebildiklerini gösteriyor. Bu yeni baskı eğilimi, rejimler arasındaki sapkın bir farkındalıktan besleniyor: yaptıkları yanlarına kâr kalıyor.

Ancak şimdi, bu bölgesel strateji parçalandı. Mezhep hikayesi genç eylemciler arasındaki çekiciliğini kaybetti: Irak ve Lübnan’da eskinin tasfiyesi (dégagisme), mezhebine bakılmaksızın tüm yönetici seçkinleri hedef alıyor. Irak’ta Şii protestocular İran’ın diplomatik misyonlarına bile saldırdılar (4). Hem rejim karşıtı düzenli protestoların düzenlendiği yurt içinde, hem de yurt dışında etki alanı dahilinde yaşadığı zorluklarla, İran için oyun değişti.

Suudi-Birleşik Emirlik bloğunun karşı-devrimci kampanyası bir duvara tosladı. Tercih edilen siyasi gruplara ve yöneticilere mali destek sağlanması, Mısır örneğinin de kanıtladığı gibi, bağımlı devletlerin istikrarlı kalmasını garanti etmedi. Körfez yardımı, Sisi’nin otoriterlik, hızlı ekonomik kalkınma ve siyasi istikrarı birleştiren yeni bir yönetişim modeli dayatmasına izin vermedi. Bunun yerine, ordunun ekonominin her sektöründe önemli bir oyuncu haline geldiği Mısır, başka hiçbir Arap ülkesinin taklit etmek istemediği bir anti-modele dönüştü.

Sünni koalisyonun başarısızlıkları Suudi rejiminin bu işin altından kalkamadığını gözler önüne seriyor. En son örnek, birçok Arap başkentinin Donald Trump’ın “yüzyılın anlaşması” na karşı duyduğu düşmanlık (bu konuda “A hate plan, not a peace plan” makalemize bakınız). Veliaht Prens Muhammed bin Salman tarafından yapılan ciddi yatırımlar, İsrail’in hak iddia etme hayallerine hizmet eden bir planın acı reçetesini tatlandıramadı. Bir başka Suudi başarısızlığı olan Yemen savaşı, trajik insani sonuçları olan bir bataklığa dönüştü ve herhangi bir stratejik zafer kazandırmadı. Aksine, krallığın askeri zayıflığını ve yurt dışına sert bir şekilde gücünü yansıtma konusundaki başarısızlığını ortaya çıkardı.

Yurt içinde, Suudi Arabistan’ın ekonomisini hidrokarbonlara bağımlılıktan kurtarıp çeşitlendirme  hedefi başarılmaktan çok uzak. Uluslararası yatırımcılar 2019 sonunda Aramco’nun halka arzını beklenen coşkuyla karşılamadılar; bu daha çok, Kasım 2017’de,  önde gelen bir çok Suudi’nin Riyad’daki Ritz-Carlton otelinde gözaltına alındığı ve ancak Suudi hazinesine önemli katkılar yaptıktan sonra serbest bırakıldığı siyasi baskının bir uzantısı gibi görünüyor (5). Aralık 2019’da, Aramco arz fiyatı üzerinde yalan ifadelerden sonra, birçok Suudi yatırımcıya, varlıklarını teminat olarak göstererek hisse satın almaları için baskı yapıldı. Sonuç, özelleştirme ve çeşitlendirme değil, devletin ekonomi içindeki varlığının derinleşmesidir.

Sünni karşı-devrimci blok da ABD jeopolitik stratejisindeki temel değişikliklerle mücadele etmek zorunda. Arap dünyası artık Washington’un büyük stratejisinde bir zamanlar olduğu gibi vazgeçilmez bir  güç olarak görülmüyor. Alternatif tedarikçiler sayesinde, ABD ekonomisi ve hatta küresel pazarlar, Orta Doğu petrol üretimindeki herhangi bir aksaklığı aşabiliyor. Ayrıca, bölgedeki İŞİD ve İran gibi silahlı tehditler, bir zamanlar El Kaide’nin yorumlandığı gibi, varoluşsal tehditler olarak görülmüyorlar. İran’ın İsrail’e saldırması durumu dışında, Amerikan halkı da Ortadoğu müdahalelerine karşı artık eskisi kadar istekli değil.

Amerikan hegemonyasının günbatımı

Bu nedenle, Trump yönetimi Körfez’in İran’a karşı koruyucusu olma rolünü neredeyse terk etti. ABD’nin Ocak ayında İranlı komutan Kasım Süleymani’ye düzenlediği suikast, daha çok Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği’ni tehdit eden Irak’taki huzursuzluğa karşı güçlü gözükme arzusundan kaynaklanıyordu. O zamana kadar ABD, Devrim Muhafızlarının Körfez’deki petrol tankerlerine el koyması, bir ABD dronunun düşürülmesi ve Suudi petrol rafinerilerine saldırı da dahil olmak üzere tekrarlanan provokasyonlara rağmen İran’a karşı askeri operasyon düzenlemeyi reddetmişti. ABD ayrıca kuzeydoğu Suriye’deki Türk saldırıları karşısında, Kürt müttefiklerini yüzüstü bırakarak pasif kaldı.

ABD, dış politikasında başkan Jackson dönemini andıran, yurt dışına yalnızca ülke güvenliğini sağlama amaçlı müdahalede bulunduğu, uzun süreli ayak bağı istemediği bir döneme girdi. Amerikan hegemonyasının bu gün batımı, Suudi Arabistan ve İran’ı benzer sonuçlar çıkarmaya zorladı. Suudi Arabistan artık Amerikan desteğinin koşulsuz olmadığını kabul ediyor ve petrol rafinerilerine saldırmanın küresel enerji fiyatlarını neredeyse hiç etkilemediğinden, İran da bölgedeki nüfuzunun ve bir karışıklık yaratma kapasitesinin sınırlarını kavramış durumda. İsrail’in güvenliği konusunda kazayla zincirleme bir çatışma tepkisi oluşması hala mümkün. ABD ile İran arasında sınırlı çatışmaların devam etmesi de mümkün. Bunlar, ABD ve İran güçleri arasındaki açık çatışmalarla büyük bir savaş haline gelmeden bölgesel parçalanmaya katkıda bulunacaktır.

2010’larda Orta Doğu’yu tanımlayan bölgesel düzen yeni bir mantığa göre yeniden yapılandırılıyor. Suudi Arabistan şu anda 2017’de Katar’a dayattığı, bu jenerasyondaki en büyük dış politika gafı olan ambargodan sessiz bir şekilde geri adım atıyor ve BAE Yemen’deki askeri taahhütlerinden geri adım atmaya başladı. Ayrıca her ikisi de bölgesel gerilimleri yatıştırmak umuduyla İran’la doğrudan ilişki kurmaya daha açık. Bu, öncelikle güvenlik nedenleriyle, İsrail ile yakınlaşma arayışlarını terk edecekleri anlamına gelmiyor. Yazılım gözetimi de dahil olmak üzere İsrail savunma ve gözetim teknolojisi, bu karşılıklı çıkar birlikteliğinde özellikle göze çarpmaktadır. İsrail ordusunun, nerede olursa olsun, İran ve müttefiklerinin çıkarlarına saldırma yeteneği de aynı öyle.

Amerikan hegemonyasının gerilemesi, Trump’ın Ocak ayındaki “yüzyılın anlaşması”nda da görülebilir. ABD İsrail’i her zaman desteklemiştir; şimdi İsrail sağının meseleyi sonuçlandırmasına izin vermek üzere taraflar arasında arabuluculuk yaptığı numarasını açıkça bıraktı.

Suudi Arabistan, bölgesel ortakları ve İran, gerilimi tırmandırma politikasının sürdürülemezliğinin ve Arap Körfezi’ndeki örtük çatışmanın mantıksızlığını fark ettiler. Jeopolitik karşı karşıya gelmeleri değişti, rekabetleri artık doğu Akdeniz sınırında sergileniyor. İki yeni ittifak oluşuyor. Bir tarafta, açık deniz de doğalgaz rezervlerini kullanma konusundaki ortak çıkarlar ile birbirine bağlı olan Mısır, İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan bulunmaktadır. Denizdeki varlıkları ve askeri işbirlikleri gittikçe artıyor.

Libya, kanunsuz bir bölge

Bu bloğa karşı olanlar ise Katar, Türkiye ve Trablus’taki Libya hükümeti. Oluşmaya başlayan bu büyük yeni oyunda Libya, şiddetin vekâleten gerçekleştirilebileceği son arenayı temsil ediyor. Ülke, savaş cephelerini işgal eden dronlar, paralı askerler ve bir tarafı ya da diğerini açıkça destekleyen yabancı güçlerin bulunduğu kanunsuz bir bölge haline geldi. Birçok yönden Libya, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki jeopolitik rekabetlerin yeniden yapılandırılmasının ana kurbanı olabilir. Bu rekabet Libya’yı Mağrip’ten etkili bir şekilde çıkardı ve Levanten sorununun bir parçası haline getirdi.

Bu yeniden yapılanmada Rus faktörü rakipsizdir. Suriye’de bulunan ve Libya’da aktif olan Rusya, karşı-devrimci bir dürtüyle hareket ediyor, ancak bu küresel bir stratejiden kaynaklanmıyor. Moskova bazı otoriter rejimleri belirli durumlarda çıkarlarına hizmet eden ortaklar olarak görüyor. Araç olarak, küçük üsleri ve genellikle taşeronları kullanan düşük maliyetli ancak oldukça etkili askeri müdahaleleri kullanıyor. Gerçekten de kendilerine ait Wagner Group, Suriye’den Orta Afrika Cumhuriyeti’ne kadar uzanan operasyonları ile Amerikan Blackwater firmasının başarısız olduğu yerlerde başarılı. Moskova’nın bölgesel düzen için uzun vadeli bir vizyonu yok ve jeostratejik kazanımlarını çok düşük maliyetle kazanmak için mevcut çatışmalara müdahale etmekle yetiniyor. Rusya’nın Ortadoğu vizyonu stratejik olmaktan ziyade taktiksel.

Sudan haricinde, tüm bu mücadele sahaları çıkmazda. Bu, Arap Baharı sırasında, Tunus’ta Ben Ali’nin ve Mısır’daki mevkidaşı Hüsnü Mubarek’in düşmesinden sonra dile getirilen, siyasi istikrar için en iyi reçetenin monarşi olup olmadığı hakkında, bilinen bir soruyu gündeme getiriyor. Öne sürülen görüş monarşilerin kendi ulusal toplumlarında derin kültürel ve sosyal kökenleri olduğu ve bu nedenle daha fazla meşruiyet sağladıklarıydı. Siyasi kurumlar olarak yumuşak ve esneklerdi. Resmi siyasetin münakaşalarının dışında kalarak, krizler sırasında arabuluculuk yapabilir ve liderlik sağlayabilirlerdi.

Ürdün ve Fas, seçilmiş bir parlamentoya sahip olan Kuveyt haricinde siyasi faaliyetlerin sınırlı olduğu saltanatla yönetilen Körfez ülkelerinden farklılar. Her ikisinde de parlamento seçimleri var ve uzun zamandır Arap dünyasındaki monarşiler lehine argümanı körüklüyorlar. Etkili olan kraliyet güçlerini, bazıları muhalefet partisi olduğu iddia edilen çok sayıda siyasi parti ile birleştirdiler, ancak monarşiye meydan okuyacak kadar ileri gitmediler. Ancak son birkaç yıldır, yönetim tarzları değişmedi. Ne Ürdün ne de Fas monarşisi, bir zamanlar özellikle siyasi muhalefetin bir kısmıyla işbirliği yaparak krizleri etkisiz hale getirmelerine yardımcı olan tepkisellik ve esnekliği sergilemediler. Ürdün’de, yaklaşık bir milyon Suriyeli mültecinin varlığı ve Filistin çıkmazını çevreleyen varoluşsal korkular muhalefetin harekete geçme yeteneğini sınırladı. Fas böylesi dış tehditlerle karşı karşıya değil.

Fas’taki eylemciler muhalefetin karşısında görünmez bir sınır olduğunu öğrendiler – monarşinin kendisini açıkça sorgulamamaları gerektiğini. Sınıra saygı duyulduğu sürece, monarşi herhangi bir krize uyum sağlayabilir ve eski muhafazakar yolunda devam edebilir. Ekonomik bir metafor kullanmak gerekirse, tekeli elinde tutan bir ürün değişmeme lüksüne sahiptir. Rakip bir ürün pazara girdiğinde, işte o zaman hayatta kalmak için değişmelidir. Artık, Fas’taki yeni protesto hareketleri monarşiyi kutsallığından arındırarak, kendi empoze ettiği sınırların ötesine geçiyor. Anti-monarşik düşünceler şimdiden ifade ediliyor. Statüko savunulamaz hale geldiğinde, monarşi için sorulması gereken soru, meşruiyetinden ve siyasi kaynaklarından geriye kalanları cumhuriyetçi akımları kontrol edecek şekilde nasıl kullanacağı olacaktır.

Hicham Alaoui Kimdir?

Hicham Alaoui, Harvard Üniversitesi Weatherhead Center’da yardımcı araştırmacı ve Journal d’un prince banni: Demain, Demain, le Maroc (Grasset, Paris, 2014) adlı kitabın yazarıdır. Tüm notlar editör ekibi tarafından yazılmıştır.

Bu makale Le Monde Diplomatique’de yayınlanan Wendy Kristianasen’in İngilizce tercümesinden çevrilmiştir.

Çeviri: Irmak Gümüşbaş


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve iceriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.


REFERENSLAR

(1‘Arabs are losing faith in religious parties and leaders’Arab Barometer, 5 December 2019.

(2) See Alain Gresh, ‘Shadow of the army over Egypt’s revolution’, Le Monde diplomatique, English edition, August 2013.

(3) ‘Egypt: Security forces used excessive lethal force’, Human Rights Watch, New York, 19 August 2013.

(4) See Feurat Alani, ‘Mobilising for a new political system in Iraq’, Le Monde diplomatique, English edition, January 2020.

(5) See Ibrahim Warde, ‘Saudi Arabia’s future for sale’, Le Monde diplomatique, English edition, December 2017.