Bugün Madımak katliamının 27. yılında kaybettiğimiz canları andık. Çorum-Maraş ve Madımak, modern Alevi toplumunun kolektif belleğinin ana unsurlarından hiç şüphesiz. Geleneksel Aleviliğin başat bellek unsuru olan Kerbela, modern Alevilikte yerini Madımak’a bıraktı bir anlamda. Burada  yaptığım geleneksel ve modern ayrımı Rıza Yıldırım hocanın çalışmalarına dayanıyor. 1950’den itibaren yaşanan köyden kente göç olgusu ile birlikte yalıtılmış, kapalı, kır toplumuna göre yapılanmış olan Alevilik büyük bir dönüşüm geçirerek geleneksel bağlarını koparıp, şehir yaşamına adapte olmaya çalışırken kolektif belleğini de yitiriyor. Çünkü ağırlıkla sözlü kültüre dayanan bu toplumun hafızası, şehir hayatında bu hafızayı besleyici, tazeleyici tüm kaynaklarından (dedelik kurumu, cem ritüeli, musahiplik vb.) mahrum kalıyor.

Kolektif belleğin yitirilmesinden tek sorumlu göç olgusu ve kentleşme değil Yıldırım’a göre. Geleneksel yapının çözülmesini ve kadim inançların terk edilmesini hızlandıran bir ikinci faktör Aleviler arasında hızla yayılan modern ideolojiler olmuştur diyor ve şöyle devam ediyor: “Bunlar arasında Kemalizm ve Sosyalizm en önemlileridir. Her ikisi de pozitivist dünya görüşünü esas alan bu ideolojilerin geleneksel Aleviliğin inanç sistemi üzerinde tahribatı derin olmuştur. Zira yoğun bir mistik ve mitik karakter taşıyan Alevi dindarlığının pozitivist dünya görüşüyle bir arada bulunması oldukça zordur. Nitekim gerek Kemalizm gerekse sol ideolojileri benimseyen Aleviler, bu inançları temelden ve kategorik olarak reddetmeye başlamışlardır.” (Yıldırım, Geleneksel Alevilik, s.311)

Alevilerin Kemalizme veya Cumhuriyete sempatisi anlaşılabilir. 14-15. yüzyıllardan beri devlet tarafından hor görülmüş, sapkın sayılmış bir toplumun en azından kendisine eşit vatandaş statüsü veren ve seküler bir yaşam seçeneği sunan Cumhuriyete bağlı olmalarında şaşırılacak bir şey yok. Ancak bu sadakatin çoğu zaman, devlete ulvi bir değer atfetmeye dönüşmesi (Cumhuriyetin devletle eşdeğer görülmesi) hem Aleviliğin tarihsel kökenleriyle tutarsız (geleneksel Alevilik devlete hemen hiç ihtiyaç duymamıştır) hem de kendisine eşit vatandaş statüsünden başka bir hak tanınmayan (cemevlerinin statüsü, zorunlu din eğitimi, kamuda istihdam edilebilme vb.) bir toplum için abartılıdır. Söz konusu devlete her daim bağlılık olgusu, 12 Eylül öncesi yaşanan Alevi kıyımlarının faturasının sünni dindar yahut radikal İslamcılara kesilmesinde, bunların devletle olan bağının yeterince sorgulanmamasında  görülebilir. Başka bir deyişle, devletin, bağımsız, özerk yapısı ve ideolojik bir aygıt olduğu gerçeği yeterince kabul görmemiştir Alevi cemaatinde. Dolayısıyla, Alevi toplumunun ulus-devlet saplantısını aşması gerekiyor.

Bu yılki Madımak anmaları, sanırım yakın zamanda okuduğum üç kitabın da etkisiyle, bazı sorunsalları kafamda tekrar canladırdı: Alevilerin devletle ilişkisi, modernitenin kolektif belleğe verdiği zarar ve sosyalizmle pozitivizm ilişkisi. Bu üç sorunsalı üç kitabın yardımıyla anlamaya çalışıyorum bir süredir. Söz konusu kitaplara gelince; Kojin Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı, Rıza Yıldırım’ın Geleneksel Alevilik ve M.Nuri Durmaz’ın Marx’ın Yasaları. Modern bilim anlayışıyla bu kitapların içeriğini sınıflandıracak olsak tarih, sosyoloji, iktisat, felsefe hatta teoloji şeklinde ayırabilir ve bir iktisatçının buralarda gezinmesi saçma bulunabilir. Ancak sosyal bilimler arasındaki yapay  kompartmanlaştırmaya karşı birisi olarak, bütüncül bir sosyal bilim bakış açısını tercih ediyor, burada detayına girmeden Wallerstein’ın sözüyle noktayı koymakla yetiniyorum: “Modern bilim, kapitalizmin evladıdır.”

Bu yazıda esas olarak yukarıda bahsettiğim sorunsallardan üçüncüsüne yani sosyalizm ile pozitivizm arasındaki ilişkiye bakmak istiyorum. Fakat bunu yapmadan evvel bahsettiğim üç kitabın önemini vurgulamam lazım. Kojin Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı kitabının alameti farikası dünya tarihini üretim tarzları yerine mübadele tarzları bakımından çözümlemesi. Ortodoks Marksist teori toplumsal formların tarihini üretim tarzları bağlamında açıklar, yani üretim tarzı iktisadi temeldir, politik veya  düşünsel üstyapılar bu temel tarafından belirlenir.

Oysa Karatani ekonomiyi üretim tarzlarına göre değil, mübadele tarzlarına göre tanımlıyor. Ona göre dört tip mübadele tarzı var: karşılıklı armağanlaşmaya dayalı A tipi (devletsiz toplum), yönetim ve himayeyi içeren B tipi (devletli toplum), meta mübadelesinden oluşan C tipi (devlet-sermaye-ulus şeklinde formüle edilmiş toplum) ve bu üçünün aşılması anlamına gelen D tipi (devletsiz, göçebe toplum). Bu dört tip mübadele tarzı  tüm toplumsal formasyonlarda bir arada bulunur. Toplumsal formasyonlar yalnızca hangi mübadele tarzının baskın olduğuna göre birbirinden ayrılır. Örneğin kapitalist toplumda baskın olan mübadele tarzı C tipidir. A tipi mübadele tarzının (karşılıklı armağanlaşma) arkaik toplumlara yön veren baskın ilke olduğu genel kabul görse de Karatani, karşılıklılık ilkesine dayalı klan toplumunun ancak göçebe grupların yerleşik hayata geçmesinden sonra ortaya çıktığını ileri sürüyor. B tipi mübadele tarzı ise devletli toplumlarla birlikte ortaya çıkan bir olgu. Bunlara ilaveten Karatani, 20. yüzyıl sosyalizminin yalnızca B ve C tipi mübadele tarzlarının baskın olduğu toplumlar inşa edebildiğini ve bunun sonucu olarak da çekiciliğini yitirdiği eleştirisini yapıyor. Ve Komünizmin, üretim araçlarının ortak mülkiyetinden çok göçebeliğin geri dönüşüne bağlı olduğunu iddia ediyor. Dolayısıyla ona göre D tipi mübadele tarzı devlet-sermaye-ulus üçgenini aşmakla mümkün olacaktır diyor.

Rıza Yıldırım’ın Geleneksel Alevilik kitabı ise 450 köyde (Çorum-Sivas-Amasya ve Tokat) yapılan saha çalışmasının sonuçlarını özetleyen, Alevi toplumunun inanç, ibadet, kurumlar, toplumsal yapı ve kolektif belleğine dair önemli tespitlerle dolu bir çalışma. Aleviler ve devlet arasındaki ilişkiyi anlamak adına bu kitap ve ayrıca yine aynı yazarın, Kızılbaş Sufiliğinin14-16. Yüzyılları arasındaki toplumsal ve siyasal temelleri anlattığı Aleviliğin Doğuşu kitabı çok önemli iki kaynak. Modern Aleviliğin içine doğmuş biri olarak yıllardır peşine düştüğüm ama ikna edici yanıtlar alamadığım pek çok soruya bu kitaplarda yanıt bulduğumu söyleyebilirim.

Bu kitaplardan üçüncüsü ve çalışma alanıma daha yakın olanı M.Nuri Durmaz’ın Marx’ın Yasaları (2019) kitabı. Durmaz, 18 ve 19. yüzyıllarda bilimle felsefe arasında yaşanan boşanma sonucu ortaya çıkan modern bilgi yapısını eleştirel süzgeçten geçirerek, Marx’ın yasalarının nerede durduğunu çok doyurucu ve net bir şekilde ortaya koyuyor bu kitapta.

Peş peşe okuduğum bu üç kitap birbirini öyle tamamladı ki, bazen birinin kafamda yarattığı sorulara bir diğeri yanıt verirken bazen de birinde kavramsal olarak önerilen şeyin gerçek hayata yansımasını buldum. Örneğin, Karatani’den A ve B tipi mübadele tarzlarını okuyup Rıza hocanın kitabında göçmen kabilelerin (bu kitapta Türkmen konar-göçerler) yaşamını ve devletle kurduğu ilişkilerin somut halini görmek gibi. Yaşamları tümüyle hareketlilik ve özgürlük ilkesine dayalı göçebelerin bürokratik devlet sisteminin durağanlaştırıcı ve zaptedici doğasından hoşlanmayacağı gerçeğinden yola çıkılarak bu mübadele tarzları arasındaki fark kolaylıkla anlaşılabilir. Devlet-toplum ilişkisi, yerleşik hayat, bürokrasi gibi olguları Ortaçağ Anadolu ve Orta Doğu coğrafyaları örneğinde pekiştirme fırsatım oldu bu kitap sayesinde. Marx’ın Yasaları kitabında ise Karatani’nin Transkritik ve Dünya Tarihinin Yapısı kitaplarına sıkça yapılan referanslar Marx’ın onto-epistemolojik (yazarın deyimiyle) temellerini idrakımı kolaylaştırdı diyebilirim. Sonrasında kafamda oluşan sorulara bu üç kitap arasında çaprazlama bağlantılarla yanıtlar bulmaya çalıştım.

Şöyle ki Karatani’nin A veya B tipi mübadele tarzı ile tanımlanabilecek (hatta D tipi) geleneksel Aleviliğin C tipi mübadale tarzına (kapitalist mübadele ilişkileri) geçişle birlikte  yok olmaya başladığını görüyoruz. Modern Alevilikle beraber- ki 1950’den sonraki döneme tekabül ediyor- kolektif bellek kayboluyor. Açıkçası bu çok şaşırtıcı bir sonuç değil, çünkü kapitalizm geleneksel yapıları aşındırır. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, Rıza Yıldırım bu kolektif bellek yitiminin nedenlerini salt ekonomik sıkıntılar nedeniyle gelişen göç olgusuyla sınırlamıyor. Alevilerin önce Kemalizm sonra da sosyalist hareketlerle yakınlaşmasıyla, bu ideolojilerin “pozitivist” bakış açısının inanç ve değerlere olan bağlılığı zayıflattığını ileri sürüyor. Yani burada şöyle bir tablo ortaya çıkıyor; genel olarak geleneksel toplum kapitalist üretim ilişkileri nedeniyle çözülürken, bir yandan da  sol ideolojiler nedeniyle insanlar geleneksel inançlarını reddediyor. Başka bir deyişle birbirinin anti-tezi, zıddı olan iki ayrı dünya görüşü bir toplumu aynı doğrultuya sürüklüyor: bellek kaybı.

Fakat mesele burada bitmiyor, bir iktisatçı için başka bir sorunsal daha ortaya çıkıyor; sosyalizmin pozitivizmle ilişkisi. Neden böyle bir genel kanı var, “din afyondur” sözünden yola çıkarak bilimsel sosyalizmin kurucusu Marx’ı bir pozitivist olarak itham etmek doğru mudur? Marx, evrensel ve mutlak yasaların mı peşindeydi? Toplumsal gerçekliğin zamandan ve mekandan bağımsız her koşulda geçerli yasalara tabi olduğunu mu düşünüyordu? Durmaz’ın kitabı bu sorulara verilen yanıtlar olarak okunabilir.

Öncelikle, pozitivizm, iyi ile doğruyu ayrıştırarak mutlak nesnellik iddiasını sahiplenir ve rasyonel bir toplum düzeni inşa etme amacıyla Aydınlanma ideallerine muazzam bir sadakat gösterir. Yasa arayışındaki bilgi felsefesinin bayraktarı olan pozitivizmin adeta bir  hegemonya kurduğu tespitini yapan Durmaz,  Marx’ın yasalardan bahsetmesini pozitivizmle olan yakınlığının hatta aynılığının göstergesi olarak okuyan kolaycı yaklaşımın altını çiziyor. Denecektir ki ekonomik yaşamın genel yasaları birdir ve aynıdır, ister bugüne ister düne uygulansınlar bir şey değişmez. Marx bunu açıkça reddeder. Ona göre böyle soyut yasalar yoktur. Tersine, onun düşüncesine göre her tarihsel dönemin kendi yasaları vardır.

Marx’ın Kapital’in önsözünde  dillendirdiği “anlatılan senin hikayendir” sözüyle neyi kastettiğine, İngiltere özelinde “modern toplumun ekonomik hareket yasalarının” evrensel niteliğini savunup savunmadığına bakmak gerek diyen Durmaz, Marx’ın İngiltere’yi başlıca örnek olarak göstermesinin bir zorunluluk olduğunu belirtiyor (Durmaz, 2019,s.191-192). Karatani de Marx’ın Kapital deki analizinde model olarak tek bir ülkeyi, yani İngiltere yi odağa alıyor gibi görünse de aslında küresel kapitalizmi ele aldığını ve Britanya ekonomisine dünya-ekonomisi muamelesi yaptığını ileri sürüyor. Başka bir deyişle, Marx, İngiltere ekonomisini her ülkenin eninde sonunda varacağı evrensel bir menzil olarak görmemişti. İlk elde bunun lineer bir içerikle mutlak bir evrenselciliği ifade ettiği, Marx’ın İngiltere nin ideal bir model olduğu için her toplumun bu yoldan geçeceği şeklinde bir tarih okuması yaptığı düşünülebilir. Ancak Marx bunu söylerken söz konusu pasajın bütününde uyarılarda bulunuyordu. Bu gelişimin bir potansiyel olduğunu, şayet harekete geçilmezse bu potansiyelin gerçekleşeceği uyarısını yapıyordu. Hatta bunun gerçekleşmemesi için yazdıklarıyla ve özellikle Kapital ile harekete geçilmesi için vesile olmak istiyordu. Vulgar ve klasik ekonomi politiği eleştirirken duyusal gerçekliği ele alış biçimlerini önemli bir ölçüt olarak ortaya koyan Marx, ekonomi politiğin duyusal gerçeklikte takılı kaldığını, içsel bağlantıların peşinden gitmediğini söyler. Oysa kendisinin duyusal gerçeklikle sınırlı kalmayıp bunun ötesine geçerek toplumsal hiyeroglifleri çözümlemeye, mistik tülü kaldırmaya, sisi dağıtmaya çalıştığını savunur (Durmaz, 2019 s.198).

Tarih dışı yasalar pozitivizmin işidir. Pozitivizm yekpare gerçeklik anlayışıyla zaman-mekanı dışarıda bırakan evrensellik arayışının epistemolojisidir. Şimdi ve burada varolan duyusal gerçeğe duyusal kesinlik muamelesi yapan ontolojisiyle yasalara mutlakçı bir zırh giydirir. Bu kitabın çok net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Marx semptomatik ilişkisel ontolojisiyle tam olarak pozitivizmin dışında ve karşısında yer alır.  Hatta, Marx esasen pozitivizmin içerik yüklediği ve ekonomi politiğin de paylaştığı bu yasa anlayışını bilinçli bir politika olarak okur. Ekonomi politiğin mutlak tarih dışı yasalar sayesinde mevcut eşitsiz mülkiyet ve sömürü ilişkilerini tarihsizleştirerek doğallaştırdığını ve bu sayede toplumsal rıza yaratmaya çalıştığını düşünür.

Örneğin Malthus’un nüfus teorisi ve buna bağlı olarak ortaya konan Ücretlerin Tunç Yasası. Ekonomistlerin bu gibi yasalara dayanarak yoksulluğun temellerinin doğada bulunduğunu söylemeleri ve yoksulluğun doğal bir şey olduğunu savunup ortadan kaldırılamayacağını savunmaları. Marx işte buna şiddetle itiraz eder. Çünkü O iktidarın dilini çözmüştür. Mevcut sömürü ilişkilerini ve sefalet koşullarını doğallaştırmak ve olağanlaştırmak için iktidarın yasa kavramlaştırmasını kullanan ekonomi politik eliyle “bilimsel” temelli bir meşruiyet söylemi inşa ettiğini düşünüyor, bu tuzağa karşı emekçileri uyarıyordu. Sonuç olarak, sosyalizmi pozitvizmle eş tutmak çok kolaycı ve yüzeysel bir okumadır diyebiliriz.

Rıza Yıldırım kitabını “alçakta yüksekte yatan erenler”e ithaf ederken, Nuri Durmaz kitabını “hakikat arayışçıları” na adamış. O halde biz de Karatani’nin kavramsallaştırdığı D tipi mübadele tarzına çok yakın bir geçmişe sahip olan Alevi toplumunun jargonuyla “gerçeklerin demine hu” diyelim ve devlet-sermaye-ulus üçgenini aşacağımız günlerin yakın olmasını dileyelim.


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve iceriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.


Referanslar

Kojin Karatani, Dünya Tarihinin Yapısı, Metis Yayınları, 2017

Rıza Yıldırım, Geleneksel Alevilik, İletişim Yayınları, 2018

M.Nuri Durmaz, Marx’ın Yasaları, Metis Yayınları, 2019