uluslarin kaderini tayin hakki

Öncelikle belirtmeliyim ki, bu bir kitap tanıtması ya da kitap eleştirisi yazısı değil. Sadece, Ahmet Kardam’ın son derece dikkatli bir incelemenin ürünü olan Mustafa Suphi (İletişim, 2020) kitabının bana düşündürdüklerinden hareketle, ulusal mesele, ulus devlet, ulusal kurtuluş hareketleri üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. Yeri geldikçe Ahmet Kardam’ın kitabına da atıfta bulunacağım.

Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nın pratikte uygulanışı

Ne yazık ki esasen SBKP’nin bu konudaki pratiği, ulusların kaderinin tayinine değil, ulusların kaderinin, darbe, işgal, tasfiye vb. yoluyla gaspına işaret etmektedir. Zaten bu pratik aslında, A. Kardam’ın kitabında alıntıladığı Stalin’in şu sözleriyle teorize edilmekte ve ortaya konmaktadır:

Ulusların kaderlerini tayin hakkının yanı sıra bir de işçi sınıfının kendi iktidarını pekiştirme hakkı olduğu ve kendi kaderini tayin hakkının bu ikincisine tabi olduğu unutulmamalıdır. Kendi kaderini tayin hakkının bir başka hakla, daha yüce bir hakla, yani iktidara gelmiş olan işçi sınıfının iktidarını pekiştirme hakkıyla çatıştığı durumlar vardır. Bu gibi durumlarda, açıkça söylemek gerekir ki, kendi kaderini tayin hakkı işçi sınıfının sahip olduğu diktatörlük hakkını gerçekleştirme hakkının önünde bir engel haline gelemez, gelmemelidir. Birincisi ikincisine boyun eğmelidir.” (Bolşevik Partisi’nin Nisan 1923 tarihli 12. Kongresi’ne Stalin tarafından sunulan Merkez Komitesi raporundan. Aktaran: Ahmet Kardam, s. 133.)

Yani ancak bu kadar açık sözlü olunabilirdi. Her zaman böyle açık sözlü olmayan Stalin bu cesareti sanırım, Bolşevik Parti’nin İç Savaş’tan zaferle çıkmasından, “milletler hapishanesi” Rusya’daki bütün milliyetlere şu ya da bu şekilde boyun eğdirmiş olmasından, bütün milliyetlerin başına işgal, darbe vb. yoluyla iş birlikçi, yerel bürokratik klikler yerleştirmiş olmasından almaktaydı.

Bu tür gaspların burada giremeyeceğimiz kadar çok örneği var. A. Kardam, konusuyla bağlantılı olarak bazılarından kısaca söz etmiş. Örneğin, Azerbaycan’daki Müsavat Partisi yönetimi, yerli dincilerle, askerî birlikleriyle oralara kadar gelmiş Osmanlı paşalarıylave yerel iktidar tutkunlarıyla iş birliği yapılarak darbeyle devrilmiş; keza Ermenistan’da Taşnak Partisi iktidarı, yine yerel darbecilerle iş birliği halinde Kızıl Ordu’nun açık işgaliyle sona erdirilmiş; aynı olay, Gürcistan’daki Menşevik ağırlıklı hükümete karşı da tekrar edilmişti.

Mustafa Suphi

Bütün pratiklerden ortaya çıkan tek bir sonuç var: Ulusların Kaderlerini Tayin hakkı, Bolşevik Partisi’nin ezilen milliyetlere uzattığı bir yemden ibaretti. Milliyetler bu yemi yutmayıp gerçekten kendi kaderlerini tayin etmeye giriştiği zaman, karşılarında merkezî iktidarın silahlı güçlerini buluyor ve işgal altına giriyorlardı. Stalin’in belirttiği de zaten bundan başka bir şey değildi.

Herhangi bir ulusun pratikte kaderini gerçekten tayin ettiği durumlar da olmuştur belki dünyada ama Sovyetler Birliği’nde bunun tek örneği yoktur. Bazı arkadaşların “ya Finlandiya!” dediklerini duyar gibi oluyorum. Ama bu, fiiliyatta Rusya’dan zaten bağımsız hale gelmiş Finlandiya’ya “sen artık bağımsızsın” demekten başka bir anlamı olmayan göstermelik bir karardır. Sovyetler Birliği’nin UKTH’na ne kadar bağlı olduğunun propagandası için kullanılmıştır, yani bu “hak” Finlandiya’ya “tanınmış” olmasaydı da Finlandiya bağımsızlığını fiilen, pratikte zaten kazanmıştı. Kaldı ki, verilen bu “hakkı” da II. Dünya Savaşı’nın hemen başlangıcında Finlandiya’ya fiilen saldırarak ortadan kaldırmaya çalıştılar. Başaramadılar, o başka!

Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Pratikte Gerçekleşebilir mi?

Bence imkânsız değildir ama çok zordur bu. “Köpek balıklarının” (köpek balıklarına yakıştırılan imajı benimsediğim için değil, sırf metaforda kolaylık olsun diye kullanıyorum) kaynadığı denizde gariban bir fok balığının hayatta kalmayı becerebilmesi kadar zor. Ulus devletlere dayanan bir yerkürede bir ulus nasıl olup da gerçekten kendi kaderini hiçbir dış müdahaleye (“köpek balıkları”nın saldırısına) maruz kalmadan belirleyebilecektir? Kaldı ki “ulus” kavramı da sorunludur. O “ulus”un içinde, ulusal baskıya uğrayan başka uluslar da vardır. Onlar ne olacaktır? Hadi bunu bir an için unutalım, dünya emperyalist devletleri bölgesel çıkarları açısından buna izin verecekler midir? Komşu devletler bunu kendi çıkarları açısından nasıl karşılayacaklardır? Çıkarlarına halel getiren bir durum olduğunda hep birlikte o ulusun üstüne çullanmayacaklar mıdır? Bunların hepsi birer önemli sorudur ama biz yine de o ulusun dış müdahalelerden azade bir şekilde kendi kaderini nasıl tayin edebileceğini, etmesi gerektiğini tahayyül etmeye çalışalım.

Ulusların kaderlerini Tayin Hakkı’nın birinci koşulu, o ulusun ya da milliyetin her türlü dış müdahaleden ve etkiden azade olması olmalıdır. Yani hiçbir devlet, hiçbir dış güç, herhangi bir gerekçeyle o ulusun iç kararlarına karışma, müdahale etme hakkına sahip olmamalıdır. Bu, uluslararası hukukun en başta gelen ilkesi olmalıdır. Ne yani, o milliyetin içinde bir kesim ya da egemen unsur diğerini kesse de mi (örnekleri var) müdahale edilmeyecek? Cevabım: Evet! Her toplum, her ulusal topluluk vb. sular ne kadar bulanırsa bulansın kendi iç dengesini bulacaktır. Kaldı ki o “insani” iç müdahaleler sorunu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmekten ya da emperyalist jandarmalığı meşru hale getirmekten, üstelik o iç sorunu daha da kangrenleştirmekten başka bir sonuç vermiyor. Bu yüzden, her türlü dış müdahale reddedilmeli ve o toplumun kendi iç gelişmesine ve dengelerine güvenilmelidir, bunun başka yolu yoktur. 

Peki, o ulus bir faşist diktatörü (diyelim, Franco gibi birini) başa getirdiği zamanda mı dışarıdan müdahale edilmeyecek? Cevabım: Evet! Her toplum kendi diktatörünü nasıl başa getirdiyse sonunda devirmesini de bilir. Devirmiyorsa da yapılacak bir şey yok, öyle yaşamaya devam eder. Dışarıdakiler elbette o diktatör hakkında düşüncelerini söyleme ve onu kınama hakkına sahiplerdir, bunda UKTH’na aykırı bir şey yoktur. Ama dışardan darbe, işgal vb. yolla girişilecek her hareket özünde emperyalist, hegemonyacı ve diktatoryaldır ve sonuçta ulus içinde o diktatörlüğe sempatiden başka bir sonuç vermez. Elbette bu, o ulus içinde özgürlük yönünde mücadele eden güçlerle dayanışma içinde olmayacağımız anlamına gelemez. Ama sadece duygudaşlık anlamında bir dayanışma! İçerideki yandaşlara silahla vb. destekte bulunmaya kalkışmak kesinlikle yanlıştır. Unutmayalım ki, bu tür “destekler” bir adım ötede halka karşı dönebilir!

Dış müdahaleciliğe karşı en güzel çıkışı yapan Taşkent delegesi Narbutabekov’dur. Bugüne bile ışık tutan sözlerdir bunlar:

Karşı-devrimcilerinizi, ulusal uyumsuzlukları yaygınlaştıran elemanlarınızı, komünizm maskesi altında faaliyet gösteren kolonocilerinizi Türkistan’dan çekiniz!” (Akt: A. Kardam, s. 192)

Sonuç olarak UKTH’nın gerçek anlamda hayata geçmesinin her türlü dış müdahaleden azade olmasıyla mümkün olduğunu düşünüyorum. İç güçlerin serbestçe gelişmesi mümkün olabilirse o ulus sonunda doğru yolu bulabilecek ve özgür uluslar ailesine katılabilecektir.

Ulusal Kurtuluşçulara ya da Ulus Devletçilere Nasıl bakmak gerekir?

Benim buna kısa cevabım onlardan uzak durmak gerektiği yönündedir. A. Kardam’dan da bir kere daha okuduğumuz gibi, ulusal kurtuluşçu M. Kemal örneği hiç de olumlu değildir. M. Kemal daha başından diktatörlük eğilimindeydi ve bu gücü elde eder etmez ilk darbeyi önce sol muhalefete indirdi, Mustafa Suphi’yi ve yoldaşlarını öldürttü ve solun yasal çalışma haklarını tamamen ortadan kaldırdı.

M. Kemal tek örnek değildir. Aşağı yukarı bütün ulusal kurtuluş hareketleri iktidarı ele geçirir geçirmez diktatörlüklerini ilan etmişlerdir. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya ve Uzak Asya’ya kadar hepsinde böyledir durum. Hepsinin ilk yaptığı iş özgürlükleri gasp etmek olmuştur.

Artık meseleye UKTH gibi dış müdahaleye karşı olmak türü hassas bir konudan değil, ulusun içinden bakıyoruz. Buradan baktığımız zaman bağımsızlık değil, özgürlüktür ön plana çıkan. A. Kardam’ın kitabındaki anlatımlardan da gördüğümüz gibi, emperyalist işgal altındaki İstanbul bile, özgürlükler ve solun legal hakları açısından, Ankara hükümetinin bütün solu yeraltına iten diktatörlüğünden daha iyi durumdadır:

Birinci Dünya Savaşı’nın bitip İttihat ve Terakki iktidarının son bulmasıyla yaşanan göreli siyasi özgürlük ortamında kurulmaya başlayan sosyal-demokrat ve sosyalist partiler de bulunmaktadır: Sosyal Demokrat Fırkası, Türkiye Sosyalist Fırkası ve Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası… 1918’in sonlarında kurulan Sosyal Demokrat Fırkası’nın ardından, 1919 Şubat’ında Hüseyin Hilmi’nin Türkiye Sosyalist Fırkası kurulur.” (A. Kardam, s. 279)

Keza Dr. Şefik Hüsnü’nün başında bulunduğu, Almanya’dan dönmüş Spartakist gençlerin kurduğu Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) 22 Eylül 1919’da, İngilizlerin işgali altındaki İstanbul’da resmen ve legal olarak kurulabilmiştir. Oysa bir yıl sonra Ankara hükümeti bütün sol örgütleri (Yeşil Ordu, Halk Zümresi, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF) vb.) kapatacak, mensuplarını hapse atacaktı.

Dolayısıyla, eğer gönüllü olarak hapse girmek istemiyorsak ulusalcıları ya da ulusal kurtuluşçuları desteklemek, onların iktidarı alıp diktatörlük kurmalarına ve solun bütün legal haklarını ve özgürlükleri ortadan kaldırmalarına yardımcı olmak saçmadır.

UKTH hakkı nasıl bağımsızlığı ve dış müdahaleden masun olması gerektiriyorsa, özgürlüklerin ve legal hakların korunması da her türlü ulusal iktidardan masun olmayı gerektirmektedir. 


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve iceriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.