Feminist iktisat ve savunma iktisadı alanlarında çalışan Mülkiye mezunu Adem Yavuz Elveren’in son yayımlanan kitabı Askerî Harcamalar ve Ekonomi ismini taşıyor. Eleştirel bir yaklaşımla askerî harcamaları ele alan Elveren, kapitalist bir ekonominin sürdürülebilmesi için bu harcamaların hayati rolünü vurguluyor ve militarizmin toplumlar için önceliğini sorguluyor. Halen ABD’de Fitchburg State Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Adem hoca ile bu güzel kitap üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.

Ç.B: Kitabınızın başında “Kapitalizm savaşlara, savaşlar düşmanlara ve düşmanlar hep daha üstün silahlara ihtiyaç duyar” diyorsunuz. Askeri harcamaların ekonomideki rolünü anlamak açısından buradan başlayalım mı hocam?

Bu önerme askerî harcamaların sermayenin kendini yeniden üretmesindeki hayati rolüne gönderme yapıyor. Neden askerî harcamalar sermaye birikimi için kritik önemde çünkü kapitalizmin çok temel bir çelişkisi var ve askerî harcamalar bu çelişkiyi aşma araçlarından biri. Aslında çelişki yerine açmazı demek daha iyi olacak çünkü bu kavram durumu daha iyi açıklıyor. Nedir bu açmaz yani kapitalizmin bir türlü aşamadığı ve aşamayacağı içsel çelişkisi. Eksik tüketim sorunu. Kapitalizmin itici gücü kâr, daha yüksek kâr elde etmek için amansız bir rekabet söz konusu. Daha yüksek kâr elde edebilmek ücretleri baskılamakla mümkün, ancak işte işçi salt bir “üretim maliyeti” değil, emeği ile değeri yaratan ve o ürünü tüketen kişi, dolayısıyla ücretleri düşürmek ürünlere olan talebin azalması, kârların düşmesi demek. Ya da şöyle açıklamak daha uygun olabilir. Bir ürünün fiyatı iki şeyi kapsıyor: ücret ve kâr.

Üretim döngüsünün devam edebilmesi hem işçilerin hem kapitalistlerin elde ettikleri tüm parayı harcamalarını gerektiriyor. İşçiler harcıyor ancak elde ettikleri ücretin tamamını harcasalar bile ürünlerin tamamını satın almaları mümkün değil çünkü sonuçta kendilerine ödenen ücretin üzerine bir artı değer yaratıyorlar. Kapitalistlerin de kendi “dertleri” var. Elbette onların da kişisel tüketim harcaması var. Gelirlerinin yani kârın bir kısmını da yeniden yatırıma dönüştürmeleri gerekli. Burada temel sorun şu: bu sürekli kendini yenileyen kesintisiz bir süreç değil çünkü kâr yapabileceklerini düşünürlerse bu parayı yatırıma dönüştürecekler aksi halde Keynesçi terimi kullanmak gerekirse sistemde bir sızıntı olacak, yani döngüye dahil olmayan bir para olacak. Elbette işçiler de ücretlerinin bir kısmını harcamamayı tercih edebilirler.

Adem Yavuz Elveren - Yazarın kitapları

“Kapitalizmin ve emperyalizmin tüm yaratıcı, yenileştirici gücünün; ‘yıkarken, inşa da edebilen’ dinamizminin tükendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu ikili, son kırk yıl boyunca, dünya halklarını piyasa vahşetine ve yıkıma mahkûm etti. Batı toplumları, refah devletinin birikimlerini adım adım yitirdi. Devletin geleneksel işlevlerinin aşınmayan ana öğesi ‘savunma’ adı altındaki askerî harcamalar oldu. Adem Yavuz Elveren’in kitabı kapitalizmin askerî harcamalar olgusu içinde somutlaşan çelişkilerine ışık tutuyor.”

Korkut Boratav

Dolayısıyla kritik şey şu: sermayenin büyümesi için yeni teknolojiler, yeni pazarlar ve yeni ürünler gerekli. Yaratıcı yıkım meselesi. Ama işte bu bir şeyleri yıkarken yeni alanlar açmanın sınırı var. Kapitalizm doğası gereği sürekli genişlemek zorunda ve işte askerî harcamalar sistemin bu tıkanıklığı aşmasını kolaylaştırıyor. Nasıl oluyor? Çünkü askerî harcamalar için kolayca talep yaratabiliyorsunuz, yani devletin ulusal güvenlik adı altında kolayca gerekçelendirebildiği ve teknolojisi eskidiği için ya da işte “düşman”ınız sizden daha üstün silahlar edindiği için sizin de sürekli artırmanız gereken bir harcama kalemi.

Askerî harcamalar kamu harcaması, ama sağlık ve eğitim gibi sivil kamu harcamalarından çok farklı. Kapitalist sistemin koruyuculuğunu üstlenen bir harcama türü, iki anlamda: yani sermayenin kendini üretmesini iki şekilde sağlıyor hem sınırsız bir talep yaratarak hem ülke içinde ve ülkeler arasında sistemi ayakta tutan kuralları dayatarak. Yani şunu demek istiyorum, hem merkez ülkelerin kendi aralarındaki ilişkilerinde hem merkez ülkelerin çevre ülkelere dayattıkları rollerin sürdürülmesinde hem de her ülke içinde sermayenin çıkarlarının korunması anlamında askerî harcamaların hayati bir rolü var.

Ç.B: Savunma harcamalarına dönemler itibariyle bakacak olursak kabaca nasıl bir tablo çizersiniz?

Askerî harcamalar deyince elbette en belirleyici olan ABD’nin askerî bütçesi çünkü bu bir ölçüde NATO ülkelerinin ve hasım ülkelerin ne kadar harcama yapacağını belirliyor, ve elbette diğer iki önemli ülkeye Rusya ve Çin’e bakmak lazım. En temel eğilim şu: Soğuk Savaş’ın bitimini takip eden yıllarda geçici bir azalma yaşansa da askerî harcamalar küresel düzeyde artma eğiliminde. Ama bölgeler (yani ülke grupları) açısından tekdüze bir durum yok. Kitapta odaklandığım İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme bakarsak ABD için durum şu: askerî harcamalar Kore Savaşı’nda yüzde 13 ile en yüksek düzeyine çıkıyor. Daha sonra askerî harcamalar Vietnam Savaşı’na kadar istikrarlı bir şekilde azalıyor.

Doç. Dr. Adem Yavuz Elveren Kimdir?

1979 yılında Şanlıurfa’da doğdu. 2000 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mekteb-i Mülkiye) İktisat bölümünden mezun oldu. İktisat doktora derecesini 2008’de Utah Üniversitesi’nden aldı. ABD’de Fitchburg State Üniversitesi İktisat, Tarih ve Siyaset Bilimi Bölümü’nde öğretim üyesidir. Araştırmalarını feminist iktisat ve savunma iktisadı alanlarında sürdürüyor. Saniye Dedeoğlu ile Gender and Society in Turkey: The Impact of Neo-Liberal Policies, Political Islam and EU Accession (IB Tauris, 2012) ve Türkçe versiyonu Türkiye’de Refah Devleti ve Kadın(İletişim Yayınları, 2012) ve 2000’ler Türkiye’sinde Sosyal Politika ve Toplumsal Cinsiyet (İmgeKitabevi Yayınları, 2015) kitaplarını derledi. Brain Drain and Gender Inequality in Turkey(Palgrave Pivot, 2018), The Economics of Military Spending A Marxist Perspective (Routledge, 2019) ve bu kitabın genişletilmiş Türkçe versiyonu Askerî Harcamalar ve Ekonomi Eleştirel Bir Yaklaşım (İletişim Yayınları, 2021) kitaplarını yazdı.

Vietnam Savaşı sonrası 1979’a kadar azalıyor, o yıl oran yüzde 4,8. Reagan döneminde artış var ki yüzde 6,3’e çıkıp, daha sonraki başkan dönemlerinde yeniden bir azalma dönemine giriyor. 11 Eylül saldırıları sonrası yine artış eğilimi gözleniyor. Günümüzde, askerî harcamalar 2010’lardan bu yana yine düşüşe geçmiş ve 2017 yılında yüzde 3,3’e inmiş ama son üç yılda yine artma eğilimde, 2020’deki oran 3,7.

Rusya’nın askerî harcaması ortalama olarak yani tüm dönem ortalaması GSYH’sının yüzde 3,8’i. 2020 yılında bu oran 4,3. Çin için tabii ki veriler pek güvenilir değil ama 1990’ların ortasından bu yana genelde hep yüzde 2’nin altında, 2020’de oran 1,7.

Bölgelere bakınca da şunu söylemek mümkün: 1988’den günümüze genel olarak bakıldığında Amerika kıtasında ve Avrupa’da bir düşüş, Asya ve Okyanusya’da, Orta Doğu’da ve Afrika’da dikkat çekici bir artış var.

Ç.B: Bu harcamaların gelecekteki seyrine dair bir projeksiyon yapabilir misiniz peki?

Bu zor bir soru. Belki projeksiyon değil ama spekülasyon yapabilirim. Önde gelen ülkelerde -ki ABD de dahil buna- birbirine karşıt iki eğilim var: İlki kapitalizmin yoksulluğu bertaraf edememesi ve eşitsizliğin az sayıdaki istisnaları saymazsak hem ülkeler arasında hem de ülkelerin içinde sürekli bir artma eğiliminde olması. Yani kapitalizmin işlemediği aşikar ve bu her geçen yıl daha fazla bir hoşnutsuzluk yaratıyor, yoksul yığınların itirazı gittikçe daha belirgin bir hal alıyor. Bu anlamda özellikle ABD’de yüksek askerî harcamaların daha sıklıkla eleştiri konusu olması bence kayda değer bir durum çünkü aslında ABD en militarist ülkelerden biri. Ama diğer yandan da büyük sermaye gruplarının, daha doğrusu finans kapitalin her geçen yıl askerî sektöre daha çok girdiğini, yani ya doğrudan silah şirketlerini satın aldıklarını ya da artan oranda hisse senedi aldıklarını gözlemliyoruz. Zaten bu finansal kapital ile askerî sektör ilişkisi bence çok kritik. Zaten ABD’nin hegemonyasını sürdürmesinde bu ikilinin yani finansallaşmanın ve militarizasyonun kritik rol oynadığını iddia eden temel teoriler var ya da bir başka bakışla bu ikilinin birlikte artmasının ABD’nin hegemonyasının zayıflamasının işareti olarak görenler var.

Bu konuda Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden sevgili Pelin Akçagün ile devam eden bir araştırmamız var. İlk bulgularımız bu birbirini besleyen ilişkinin varlığını destekler yönde. Konuyu dağıtmadan, başa dönersem, yani birbirine karşıt iki eğilim var: Bir yanda halktan artan oranda bir itiraz var, diğer yanda askerî-sınai kompleks tüm bileşenleri ile -ki hükümetlerin kritik kademelerindeki yöneticileri bunun en önemlisi- askerî harcamaların daha da artması için amansız bir şekilde bastırıyor. Trump’ın kısa süren iktidarında bu bağlamdaki yalpalamasını ben buna bağlıyorum. Her ne kadar askerî harcamaları azaltacakmış gibi bir izlenim yaratsa da hatta bence buna yeltense de askerî-sınai kompleks buna izin vermedi hatta ironik bir şekilde Pentagon’un kendi beklentisinin üzerinde bir bütçe ayırdı son yılında.

Şimdi tabii ki akla ilk gelen şu: Biden’ın Roosevelt’in New Deal politikasını andıran, yani altyapı harcamalarına ciddi kaynak aktarması, yani görece “solcu” politikaları (ki malum emekli generaller açık bir mektup ile Biden’ı memleketi “sosyalizm”e götürmekle suçladı) askerî harcamalarda bir azalmaya neden olur mu yani ilerleyen yıllarda Biden’dan Pentagon’un bütçesini kısmasını bekleyebilir miyiz? Maalesef ABD siyasetinde demokratlarla cumhuriyetçiler arasında öyle kayda değer bir fark yok, varsa bile bu farkın özellikle dış politikada ve askerî harcamalar bağlamında iyice küçük olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Özetle ben, hele de Çin’in bir numaralı “sorun” ilan edilmesi dolayısıyla askerî harcamaların azalması bir yana daha da artacağını düşünüyorum.

Ç.B: Kitabınızın temel sorunsalını “askeri harcamaların kapitalist bir ekonomide kâr hadlerinin düşme eğilimini dengeleyip dengelemediği” olarak özetliyorsunuz. Bu soru daha önce sorulmadı mı? Sorulduysa ne gibi yanıtlar üretildi?

Bu soruyu bu şekilde soran çok az sayıda çalışma var, sadece üç çalışma ve tekil ülke çalışmaları. Ama bu sorunun daha genel versiyonu yani askerî harcamaların toplam talebi ve istihdamı artırarak eksik tüketim sorununu bertaraf edici bir rol oynayıp oynamadığı sorusu özellikle Paul Baran ve Paul Sweezy’nin ünlü Tekelci Sermaye kitabıyla birlikte hem teorik hem de ampirik olarak cevaplanmaya çalışılmış. Baran ve Sweezy ABD’de yüksek askerî harcamaların, sistemin ihtiyaç duyduğu ek talebi sağladığını (yani eksik tüketim kuramı çerçevesinde) ve böylece sürdürülebilir iktisadi büyümeyi mümkün kıldığını iddia ediyorlar 1966’da yayınlanan kitaplarında. Ancak, benim kitabın İngilizce versiyonuna önsöz yazan Ron Smith, 1977 yılında yaptığı çalışmasında Baran ve Sweezy’nin bu savının doğru olmadığını gösteriyor. Ron Smith bu bağlamda önemli bir araştırmacı çünkü hem Marksist hem önde gelen bir teorik ekonometrici.

Dolayısıyla onun bu bulgusu ciddi bir tartışma başlatıyor. Smith özetle, askerî harcamaların, aksi takdirde üretkenliği arttırabilecek yatırımları dışlayarak, aslında iktisadi büyümeyi zayıflattığını gösteriyor. Yani askerî harcamalar ekonomik saiklerden ziyade kapitalizmin idamesi için yani stratejik nedenlerle gerçekleştirilmektedir diyor. Elbette daha sonraki yıllarda birçok araştırmacı kendi ampirik delilleri ile Ron Smith’i yanlışlamaya çalışıyor.

Bu literatürün devamı olarak bazı çalışmalar (ki dediğim gibi sadece üç çalışma), ABD, Birleşik Krallık, eski Batı Almanya ve Yunanistan’da askerî harcamaların kâr hadlerini nasıl etkilediğine bakıyorlar. Bulgular karışık, ama asıl kritik ülke ABD, dolayısıyla ABD’ye bakarsak, bu ülke için zayıf da olsa askerî harcamaların kâr hadleri üzerinde pozitif bir etkisi olduğunu bulmuşlar. Peki o zaman benim kitabın katkısı nedir? Kitabın 3 temel katkısı var. İlk olarak, Ron Smith’in önsözünde not ettiği gibi, benim avantajım 1970’lere kıyasla hem çok daha fazla ülke için veri olması ki ben 31 ülkeyi ele aldım, hem o dönemde mevcut olmayan çok daha gelişkin ekonometrik modelleri kullanıyor olmam. Bunu not etmeden geçemeyeceğim, kitapta kullandığım en başat metodun sahibi zaten Ron Smith. Dolayısıyla, çok sayıda ülke ve 60 yılı aşkın bir zaman dilimi için kapsamlı bir analiz yapma şansım oldu. İki temel bulgu şu: i) Tüm dönem ele alındığında askerî harcamaların kâr hadleri üzerinde pozitif bir etkisi olduğu görülüyor ama bu etki neoliberal dönemde geçerli değil. ii) Bu etki silah ihraç eden ülkeler için pozitif ama silah ithal eden ülkeler için negatif olma eğiliminde.

Kitabın üç katkısı var demiştim, ilki bu ampirik inceleme, en başat katkı bu. Diğerleri teorik. New School Üniversitesi’ndeki Duncan Foley’in Das Kapital’in 3. cildine dayanan sermaye devreleri modelini pratik bir şekilde değiştirdim. Modeldeki kamu sektörünü askerî ve sivil olarak ikiye ayırdım. Model bir ekonomide askerî sektörün payı arttıkça kâr hadlerinin artacağını gösteriyor. Üçüncü katkı ise askerî-sınai kompleksi John Kenneth Galbraith’in yazıları üzerinden tartışmaktı.  

Ç.B: Devletler en temel kamu hizmetlerini dahi yerine getiremezken neden S400 gibi füzelere ihtiyaç duyar? Bu türden silahlara sahip olmak halkın güvenlik duygusunu artırarak mı refaha katkı sağlar?  Bunu bu silahları üreten ve satan ülkeler için de sorabilirim, silah veya savunma sistemleri ihracatı o ülkelerdeki halkın refahını artırıyor mu?

Burada sanırım devletin ne olduğunu tartışmak lazım. Yani şu çok temel soruyu sormak ve cevabını düşünmek lazım. Devlet sermaye ve işçilere eşit uzaklıkta her iki kesimin de haklarını korumaya çalışan bir yapı mı yoksa özünde kapitalist sistemin kendini sürdürebilmesini sağlayan sermayenin temel bir aygıtı mı? Kitapta askerî-sınai kompleksi de tartıştım, yani liberal bir yaklaşım. Bu yaklaşıma göre sorun sadece gözünü para bürümüş gereğinden fazla güç kazanmış silah lobisinin kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koymaları. Yani, depolara kaldırılan füzelere harcanan para pekala eğitime sağlığa harcanabilir, aşı alınabilirdi! Ya da işte Pentagon’nun neredeyse Türkiye’nin milli gelirine denk gelen bütçesini de bu şekilde açıklıyorlar. 

Dolayısıyla, özü itibariyle kamuoyu baskısı ile bu sorunun aşılabileceğine inanan bir yaklaşım. Bu elbette ciddi bir yanılsama: insanların artık gelişkin bir hava savunma sistemimiz var gece rahat uyuyabilirim diye düşünmesi; ya da kendi ülkesi ise gurur duyması çünkü gelişmişliği güçlü olmakla ve güçlü olmayı da askeri güçle ilişkilendirmesi, buna indirgemesi. Maalesef bu yanılsamanın sürekli olmasını sağlayan çok organize bir mekanizma var arka planda.

Bu mekanizma devletin sadece bir parçası olduğu çok parçalı bir yapı. Yani “savunma harcamaları” maalesef devletlerin en kolay manipüle ettiği harcama türü. Çünkü aslında meselenin özünde askerî-sınai kompleks var ya da bazı araştırmacıların kullanmayı tercih ettiği şekliyle askerî-sınai-Hollywood kompleks. Çünkü, medyanın ve Hollywood’un militarizmi beslemedeki rolü göz ardı edilemez. Tabi meselenin belki de en can sıkıcı boyutu şu: bu askerî-sınai komplekslerin yani ABD’nin, Avrupa’nın ya da hatta bizim yerli ve milli askerî-sınai komplekslerimizin küresel bir askerî-sınai-kompleksin parçası olması.

Ve dost ya da hasım ülke olmak da önemli değil, yani sonuçta Çin’in silah harcamalarının artması, silah teknolojisinin ilerlemesi özü itibariyle ABD’deki silah lobisinin işine gelen bir durum çünkü sonuçta bu bir silahlanma yarışı, yani süreç boyunca kimsenin kendini güvende hissetmediği bir durum sürekli daha üstün teknolojiye yatırım yapmanız lazım. Dolayısıyla başa dönersek aslında S400’lerin o kendini güvende hissettirme gibi bir rolü de yok bence, büyük bir yanılsama. Diğer bir yanılsama da liberal okulun bu aşırı harcamaların kamuoyu baskısı ile azaltılabileceğini düşünmeleri çünkü askerî harcamaların kapitalist sistemin sürdürülmesindeki hayati rolünü göz ardı ediyorlar sonuçta sistemin içinden bir eleştiri, onların kapitalizmle bir derdi yok. Oysa temel sorun o.

Tabi şu var, S400’ü satan ülke alan ülkeye göre temel iktisadi akla göre daha iyi bir iş yapmış oluyor, bunu yadsımak mümkün değil ki zaten benim kitaptaki bulgularım da bu yönde. Ama asıl noktayı kaçırmamak lazım, mesele askerî harcamaların ekonomik büyümeyi ya da kâr hadlerini nasıl etkilediği değil o paranın kimlerin cebine giriyor olduğu, mesele bu harcamaların kısa ve uzun dönem etkilerini ayrıştırmak, bu harcamaların ekonomik kalkınma, gelir eşitsizliği üzerindeki etkisine bakmak, yani mesele insanların refahını nasıl etkilediğine bakmak ve bu bağlamda aslında hiçbir alengirli modele metoda gerek yok çünkü gerçek çok net, bu harcamalar insanların refahı ya da güvenliği için değil silah sanayideki 5-10 şirketi, yani o şirketlerin sahibi 5-10 kişiyi, hadi eşi dostu da sayalım 15-20 kişiyi zengin etmek, yüz milyarlarca dolarlık servetlerine servet katmak ve bunu yaparken de bu akıldışı sistemin, yani kapitalizmin, sürdürülmesini sağlamak, yani askerî harcamaların asıl koruduğu şey o.

Ç.B: Dünyada en fazla askeri harcama yapan ülke ABD, sanırım Çin de onun ardından geliyor. Türkiye bu tablonun neresinde diye sorsam?

Evet ABD açık ara en çok harcama yapan ülke, en yakın takipçisi Çin’in 3 katı ve en yüksek harcama yapan 9 ülkeden daha fazla. Türkiye en çok askerî harcama yapan 18. ülke ama en çok silah ithal eden 6. ülke. Bütçemizin yaklaşık yüzde 8’i, GSYH’nın yüzde 2,7’si askerî harcamalara ayrılmış. Tüm batı ve orta Avrupa ülkelerinden daha fazla harcama yapıyoruz, elbette milli gelire oranla. Harcamamız genel olarak NATO ortalamasının yakınında seyrediyor, yani ortalamanın çok altına inmeden veya çok üstüne çıkmadan. ABD’yi dışarda tutarak NATO ortalamasına baktığımızda ise Türkiye’nin bu NATO ortalamasının hep üstünde harcama yaptığını görüyoruz. 

Aslında 2002-2015 döneminde bir düşüş vardı, ama bu düşüşte gözden kaçırılmaması gereken iki durum var. İlki, iç güvenlik harcamalarının sürekli artan payı ki bu artış 2013 ile daha da hızlanan bir seyir izliyor. Diğeri ise aslında kişi başına dolar bazında bakılınca askerî harcamalar 1988’den bu yana sürekli artıyor. 

Ç.B: Son olarak, bu harcamaların arkasındaki kamuoyu desteğine değinmek istiyorum. Sonuçta hükümetler ne kadar otoriter olursa olsun halkın çoğunluğunun onaylamadığı bir konuda uzun süre bu kadar para harcayamaz.  İnsanların “ulusal güvenlik” hassasiyeti neden diğer konulardaki hassasiyetin önünde size göre? Ve bu durumun değişebileceği konusunda umutlu musunuz?

Bu soruyu sanırım kısmen cevaplamışım oldum, dolayısıyla tekrara girmeden bir iki noktaya değinmek yeterli olur diye düşünüyorum. Maalesef vatan-millet-asker-ordu deyince akan sular duruyor, normal koşullarda aklı başında gayet bilinçli insanların dahi “ulusal güvenlik” saflarında en temel soruları dahi sormadıklarını ya da sormaktan çekindiklerini görüyoruz, yani askerî harcamaları tartışma konusu edinmek neredeyse vatanın birliğini bütünlüğünü sorgulamakla eş tutuluyor. Bu hemen hemen her ülkede böyle maalesef. Devlet kim için var, insanların refahını artırmayan, aksine onları (ama sadece yoksul olanlarını) ölüme yollayan bir sistem bu. Kapitalizm kendini sürdürmek için militarizmi besliyor militarizm de zaten kapitalizmin yarattığı yoksulları yeniden bu sistem için seferber ediyor.

Kapitalizm kendini yenileyen gücünü yitirdi, pandemi krizi daha da derinleştirdi, bazı iktidarlar ki en başta Biden ekibi bu yapının bu şekilde sürdürülemeyeceğinin farkında, dolayısıyla Keynesci politikalarla refah rejimlerini güçlendirmeye çalışıyorlar. Ama anlaşılan bu reformist yaklaşımlara dahi sermayenin bir kısmının tahammülü yok çünkü reformların geri dönüşü olmayan “kayıplara” yol açacağını düşünüyorlar. Bir kısmı diyorum çünkü daha aklı başında kapitalistler bu “ödünlerin” yani bu vahşi sistemi biraz evcilleştirmenin kaçınılmaz olduğunun farkındalar. Sonuçta kısa süre önce ardı ardına bazı ülkelerde eski generallerin ülkelerindeki iktidarlara yönelik yazdıkları açık mektuplar -ya da daha net olup buna tehditler diyelim- bu sürecin bir yansıması.

Kendimle çelişmeden söyleyeyim, evet ABD’nin ekonomik ve siyasi hegemonyasının en temel belirleyicisi muazzam askerî gücü ve dediğim gibi bu güç silahlanma yarışını sürdüren bir şey. Dolayısıyla, askerî harcamalar artıyor, artmaya devam da edecek ama aynı şekilde insanlar bu tek tek incelendiğinde ayrı gibi duran sorunların aslında birbiri ile ilintili olduğunu her geçen gün daha net görüyorlar, yani yoksulluk, eşitsizlik, küresel ısınma, militarizasyon…ve bu parçaları birleştirince, resmin tamamına erişiyorsunuz, adı kapitalizm: tamamen olmasa da birçok açıdan irrasyonel bir sistem. Dolayısıyla, ben umutluyum çünkü umutsuz olma seçeneğimizin olmadığını düşünüyorum, umutlu olmak bazen salt bir seçim değil bir eylem biçimidir.

Ç.B. Çok teşekkür ederim sevgili hocam…