Versailles

2015 kışı Şubat ayında proje toplantısı ve Türkçe-Fransızca konuşan çocukların Türkçedeki dil becerilerini test etmek için Fransa’ya gittim. Frankfurt’tan hızlı trenle Paris’e olan 3,5 saatlik yolculuk esnasında bu sefer dikkatimi çeken şey, Fransa sınırında daha bir hafta öncesi gerçekleşen Charlie Hebdo olayına bağlı olarak yapılan, çok sıkı kimlik kontrolleriydi. Silahlı ve iri yapılı polislerin hepimizin yanına gelerek pasaportlarımızı kontrol etmeleri o zaman için bana Türkiye’de 90’lı yıllarda otobüslerde gerçekleşen kimlik kontrollerini hatırlattı.

Daha önceden de geldiğim küçük ama şirin Tours şehrinde ilk iki gün üniversitede profesörler ve diğer akademisyenlerle Türkçe‘nin Fransa’daki gelişimine sosyolojik ve dilbilimsel açıdan baktık, ikidilli çocukların kayıtlardaki Türkçe cümlelerini inceledik ve bu konuda tartıştık. Geriye kalan 3 günde ise Paris ve çevresindeki Amiens, Mantes-la-Jolie gibi küçük şehirlerde yaşayan Türk ailelerinin çocuklarını projemiz için Türkçe dilinde çeşitli yazılı materyaller yardımıyla test etmek için yola çıktım. .

Paris tren istasyonu civarı silahlı jandarmalar ile doluydu, insanı ister istemez ürkütüyorlardı ve bu durum insanı kendisine çeki düzen vermeye zorluyordu. Ne de olsa kara kaşım kara gözümle pek de Fransız asıllı gibi görünmüyordum, ayrıca bazı kuzey Afrikalılar aynı bölgede zaten eylem yapıyorlardı… Paris’ten Amiens ve Roye şehirlerine doğru giderken arabanın camını temiz hava almak için hafifçe açtığımda, okyanusun nemi sanki insanın yüzüne vuruyor gibiydi. 

Soğuk kış gününde Fransa’nın kuzeyine doğru yol alırken, reklamlardaki gibi mor lavanta tarlalarıyla karşılaşmadım ama bana Türkiye’yi hatırlatan elektrik telleri ve yer evlerine bakarak gülümsedim. Zira, yaşadığım Almanya’da köy sokaklarından tutun, büyük şehir sokaklarına kadar, başınızı göğe doğru kaldırdığınızda hiçbir yerde elektrik telleri göremezsiniz. 

Amiens şehrine vardığımda beni karşılayanlar ise martılar oldu ve onları duyduğumda ki ilk önce seslerini duydum ve “Martılar“ diye sevindim. İstanbul’u hatırladım… Fransa’da bir şehirdeyim, martı seslerini duydum ve karşımda beni bu şehirde ilk karşılayan İstanbul Restaurant oldu! İnsan döner dolaşır aynı yere gelir mi? Fiziksel olmasa da, evet insan döner dolaşır aynı yere mutlaka gelir. Bunu da daha başka şehirlere, ülkelere gidince anladım: Dünyanın birçok şehri İstanbul Restaurant ile süslü. İstanbul bir şehir olmaktan çıkmış, kimimiz için kabus, kimimiz için güzel bir rüya, kimimiz için özlem, kimimiz için nefret olarak, gurbette peşimize takılmış, bizim karnımızı doyururcasına bu hislere bizi bulamış. İçerisinde Türkiye’de, dışarısında, Freiburg, Amiens, New York’da yaşayacağınız, hem bir anakucağı, hem de bir hapishane olmuş bu restaurantlar, varlığının tadını asırlarca bambaşka şekillere bürünerek yaşatan İstanbul’a beden olmuşlar.

Amiens’ta bir Türk ailesine gidip en tipik şekilde yaşanabilecek misafirperverliği yaşadıktan sonra, çocuğu test ettim ve yanımdaki Fransız öğrenci ile Roye şehrine gitmek için yola koyulduk. Şehre geldiğimde çok şaşırdım! Aman Allah’ım Shichtes filmindeki madenci kasabasına mı gelmiştik? Güney Fransa’nın Akdeniz sahillerinde lüks bir hayat süren posta memurunun, kuzey Fransa’nın soğuk ve yağmurlu havasında ne işi vardı? Zamanla o küçük madenci şehrinin sıcak ve alçakgönüllü insanlarıyla yaşanan ahbaplığı anlatan bu filmin içine düşmüştüm sanki. İki katlı, kırmızı tuğladan yapılmış, birbirine bitişik küçük evler, küçük bir kilise ve iç ferahlatan, ince ince yağan yağmur. 

Bu şehirde yaşayan parmakla sayılacak kadar az sayıda Türkiye kökenli ailelerden birinin çocuğunu test ettim.  Yine misafirperverlik, yine hikayelerini anlatmak için can atan insanlar, yine memlekete özlem ama gidememek üzerine kurulu hayatlar. 200 km’lik yolu bitirip de akşam Paris‘in doğusundaki otelime geri döndüğümde, kendimi yatağa nasıl atacağımı bilemedim. Tüm gün pek anlamadığım bir dilin hakimiyet alanı içinde, çok iyi anladığım bir dili test etmek için teptiğim yollar ve konsantre olabilmek için kendimi zorlamak beni biraz yordu.

Ertesi gün ilk adres Versailles Kapısı’nda güzel bir Fransız kafesi değil de, kapının yakınlarında çok büyük ve yüksek katlı binalardan oluşan bir gettoydu. 11. kattaki Türk ailesine ulaşmak için kapıdaki kodu girdim, asansöre bindim ve eve girdiğimde karmaşık duygular uyandı içimde. Küçük bir şehir oluşturacak kadar kalabalık bu devasa binalarda, ne hikayeler vardı ve buna tezat mutfağın penceresinden baktığınızda kendisini izleyenlere çok şeyler vaat eden Eyfel Kulesi’ni, biraz ilerisinde Sacre Cours’ü (Kutsal Kalp Bazilikası) ve diğer binaları görüyordunuz. Test edeceğim çocuk kardeşi öldükten sonra, bu güzel manzaraya inat susmuştu, konuşmuyordu, Türkçe de bilmiyordu. Belki de ihtişamlı manzaraya başka bir hayatın içinden baktığı için inadına sözcüklerini kimseye vermiyordu. Ne yazık ki bana da vermedi sözcüklerini, ama bana buradaki hayatla ilgili ipuçlarını gösterdi…

Versailles kapısından sonra ikiz erkek kardeşleri görmek için Montes-la-Jolie yollarına düştüm. Montes-la-Jolie’de trenden indiğim an ilk düşündüğüm şey „Burası Fransa değil“ oldu. Beni alacak öğrenciyi beklediğim yarım saat süresince, önümden -aileleri kolonyal kökenli Kuzey Afrika asıllılar ağırlıkta olmak üzere- birçok milletten insan geçti, uzun elbiselerini giymiş sakallı erkekler, yerel kıyafetlerine bürünmüş kadınlar, değişik dillerde ortama büyü saçıyorlardı. Sanki çoğunluğunu Müslümanlar’ın oluşturduğu bir Fransız kasabasındaydım.

Yanımdaki öğrenci ile arabayla gideceğimiz ailenin mahallesine doğru yol alırken, birşeylerin çok da yolunda olmadığını hissettim. Öğrenci araba kullanmayı ya yeni öğrenmişti ya da herhangi birşey onu korkutuyordu. Gitmemiz gereken mahalleye geldiğimizde sebebini biraz anladım. Köşelere dikilmiş 5-10 kişilik gruplar halinde, İslami kıyafetlere bürünmüş genç erkekler(burada olanı olduğu gibi aktarıyorum, herhangi bir önyargı mevcut değildir), arabanın içine dikkatle bakarak bizi inceliyorlardı. En kapalı giyinmiş halimle bile kendimi o an hem ruh hem de bedenen çıplak hissettim. Arabadan inerken öğrenci arabadaki birçok şeyi çantasına doldurdu ve ben de onu şaşırarak izledim.

Daha sonra bize yönelen bakışlar altında ürkmüş tavşanlar gibi adrese doğru yöneldik. Aile bizi yine Anadolu misafirperverliği ve sıcak kalbiyle çok etkiledi. Babası Türkiye’den imam olarak görevlendirilerek Fransa’ya gelmiş olan genç ve çalışan bir anne, sanki o sıkıșmışlığının içinde bana gerçekte oranın hiç de kötü bir yer olmadığını anlatmaya çalışıyordu, aslında yüksek sesle anlatarak kendini buna inandırmaya çalışıyordu. Ben ise, birçok kișinin moda, kültür sanat ya da en azından tatil için geldiği bu ülkede, bir gettodan diğer gettoya gidiyor, ikidilli çocukların anadillerindeki olası dil bozukluklarını belirlemeye çalıştığımı düşünerek aslında burada yaşanan hayatlarla ne kadar da yakınlaştığımı düşünüyordum. 

Test bitip arabaya geri döndüğümüzde kötü bir sürpriz bizi bekliyordu. Arabanın sağ yan camı büyük bir taşla kırılmıştı ve torpido gözü yerinden sökülmüştü. O anda, öğrencinin neden navigasyon aletini ve diğer önemli gördüğü herşeyi beraberinde götürdüğünü anlamıştım. Yine o anda aklıma arabayı park ederken, yan tarafta ev girişi önünde yüzü sanki uyuşturucu ya da sağlıksız beslenmekten sararmış çocuğun nefret dolu bakışları geldi.

Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, bazı mahalleliler gelip “Vah Vah“ diye üzüldüler, kendileri de bunu yapanlara kızdılar. Yanımızdan Afrika asıllı, sarı renklerinin yoğun olduğu bir elbise giymiş, kendini önemli göstermek için ense kısmına siyah plastikten bir yakalık takmış bir şeyh „As-salāmu ʿalaykum“ diyerek geçti
ve o anda onun da buralarda pek etkili olamadığını düşünmeden edemedim. Farklı dünyaların kurallarının birbirine girdiği burada, test ettiğim 5 yaşındaki ikizlerin sürekli herkesi öldüren bir palyaçonun hikayesini anlatmak için birbiriyle yarışını gördükten sonra, buralarda insanların üzerinde başka güçlerin etkili olduğunu düşünmeden edemedim…

Banliyo trenine bindiğimde yașadıklarımdan biraz ürkmüștüm. Genelde çok az șeyden korkan birisi olarak, o gün emin olamadığım davranıș örüntüleri kafamı karıștırmıștı. Akșam saat geç olmamasına rağmen Paris istikametine doğru yol alan trende tek tük insan vardı. Trene yayılan arabesk bir parça eșliğinde kendimi hem çok tanıdık yerli, hem de çok yabancı hissederek yol alıyordum. Ta ki polislerin ilk durakta vagona girip, bir kadını yaka paça dıșarıya alasıya kadar. Ne oldu, ne bitti, sorun neydi hiçbir șey anlamadım ancak gözlerimi kapattım, sakin olmak için her zaman yaptığım gibi gözümün önüne ormanları, denizleri, uçan kuşların görüntülerini getirmeye çalıştım ve en kısa zamanda otel odama dönebilmeyi istedim.

Bir sonraki gün hızlı trenle Frankfurt’a geri dönerken son birkaç gündür Fransa’da gördüğüm ve yașadıklarıma sebep olarak Charlie Hebdo olayını göstermenin buz dağının sadece görünen kısmına ișaret etmek olduğunu, asıl nedenleri anlamak için tekrar sömürge, göç, dıșlanma, ırkçılık gibi konuları irdelememiz gerektiğine karar verdim. Zira, bunları anlayarak ve irdeleyerek yeni nesillere aktarmanın, onlara eleştirel düşünme yetisi kazandırmanın, halklar arasında umduğumuz ve istediğimiz barışa en büyük katkı olacağını düşünüyorum.