ekonomi

Türkiye ekonomisi önemli dönüşümlerin yaşandığı bir dönemden geçiyor.  Hazine ve Maliye Bakanı’nın istifasıyla birlikte siyasi karar alıcıların söylemlerinde görülen değişim ister istemez insanları düşünmeye sevk ediyor. Bu istifayla birlikte ekonomide oluşturulacak yeni yönetim modeli ve iktisadi önceliklerde ciddi bir değişim yaşanması beklenmeli mi?  Elbette bu sorunun cevabı siyasi otoritenin daha demokrat ve özgürlükleri öne çıkartan bir söyleme yönelmesinin gerçek amacına bağlı. Amaç siyasi iktidarın süresini uzatmak ve azalan kamuoyu desteğini kazanmanın yolunu açacak olan politikaları ve hatta ittifakları oluşturabilmek için süre kazanmak ise, bu söylem değişikliği belki bir süre için işe yarayacaktır.  Ama ülkenin maruz kaldığı büyük ve artık neredeyse yapısal hale gelen sorunlarına çözüm bulabilmek için ise, kesinlikle yeterli olmayacaktır.  Siyasi otoritenin ülkenin yapısal sorunlarını çözmeye aradan geçen 18 yıllık iktidarının ardından sınırına gelmiş olması ise, kamuoyu nezdinde ciddi bir güven sorunu oluşturmaktadır.

Korkarım bugün çözüm bekleyen birçok ekonomik probleme çare bulunmaz ise bu sorunların geleceğe miras kalması ve çok daha kötüleşmesi mümkün. Hem siyasi hem de ekonomik istikrarı tehdit edebilecek bir potansiyele sahip bu sorunlar Covid-19 salgınının da etkisiyle, geçmişte enflasyonda olduğu gibi, giderek kronik bir hal almaya adaydır.

Bugün tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, salgınla mücadelenin yol açtığı “ekonomik kayıplar” ile “can kayıpları” arasında, kamuoyuna açıklanmamış bir denge arayışına girilmiştir.  Salgının ülkemizde ulaştığı boyut ekonominin tekrar bir süreliğine kapatılmasını zorunlu hale getirirken, bu süre zarfında oluşacak ekonomik kayıpları hükümetin nasıl ve hangi kaynaklardan karşılayabileceği önemli bir soru olarak karşımızda duruyor. Maruz kaldığımız tehlike, gelecekte olması kesin ama zamanı belirsiz bir deprem olasılığının zorunlu kıldığı önlemlerin alınmasında olduğu gibi zamana yayılabilecek ve hatta ertelenebilecek cinsten değil. Salgının kendisi ve arzu etmediğimiz sonuçları bugün karşımıza çıkmakta.  Ertelenen tedbirlerin sonuçları ise gelecekte olası bir felaketin neticesinde ortaya çıkabilecek bir olasılık değil, aksine son derecede gerçek.

Ekonomilerin Haziran ayının başlarında açmaya başlayan ve uygulanan karantina önemlerini gevşeten Türkiye ve diğer Avrupa ülkeleri bunun karşılığını ekonomilerinde canlanmalarla birlikte gördüler.  Gelirlerinde meydana gelen çöküş ve işsizlikte görülen eşi benzeri görülmemiş artışların ekonomik ve sosyal maliyetlerini karşılamakta zorlanan ekonomiler salgın konusunda kesin bir sonuç elde edemeden ekonomilerini açmak ve geleceklerini biraz da şansa bırakmak zorunda kalmışlardır.  Bir bakıma kurulu ekonomik sistemin geleceği insanların can güvenliğine tercih edilmiştir.

Son baharın gelişiyle birlikte salgının seyrinde görülen kötüleşmeler bu ülkeleri yine karantina ve kapanma yönünde tedbirler almaya yöneltmektedir. İngiltere gibi salgınla baş edebilmekte zorlanan birtakım Avrupa ülkelerinde kapanma Kasım başı itibariyle başladı bile.  Salgının ekonomik etkilerini tahmin etmeye çalışan birçok çalışmada kötü senaryo olarak ifade edilen salgındaki ikinci dalga olasılığı maalesef gerçekleşmiş durumda.

Türkiye de, daha birinci dalganın yol açtığı tahribat onarmaya fırsat bulamadan, ikinci dalgayla karşı karşıya kalmıştır.  Her geçen gün ülkedeki bulaşı ve salgından ölüm oranlarında ciddi artışların varlığı, güvenilirliğini çoktan yitirmiş olan resmi rakamlarda bile rahatlıkla görülmeye başlanmıştır. Bu durum tüm beklentilerin aksine Türkiye ekonomisinin en azından 2020’nin ikinci yarısında toparlanabilmesine olanak vermeyeceği anlaşılmaktadır.  Özellikle en son açıklanan Yeni Ekonomi Programı’nda bu yıl için öngörülen zayıf pozitif büyümenin bile elde edilebilmesi tehlikeye girmektedir.  Ancak daha da önemlisi bugün maruz kaldığımız sorunların geleceğe bırakılacak ekonomik mirasının 2021 yılı için beklenilen %5’lik büyüme olasılığını da tehlikeye sokmaktadır.  Bir yanda pandemi, diğer yandan Türkiye ekonomisinin kendi yapısal sorunları sebebiyle yeterince büyüyememe ülkemizin önemli bir sorunu haline gelmektedir.   Bugün ekonomi yönetimindeki değişimin ve siyasi söylemlerdeki piyasa dostu açıklamaların belki de en önemli nedeni bu büyüyememe sorunun gelecekte siyasi manada yaratacağı tehlikelerin görülebilmesidir. Ancak tek sorunumuz büyümek veya büyüyememek meselesi değil.

Salgının başlangıcından bugüne pandemiden etkilenen hanehalklarına yönelik yetersiz düzeyde destek saylayan hükümetin sahip olduğu bütçe imkânlarının azlığı önümüzdeki günlerde de bu konuda ciddi bir adım atılamayacağına işaret ediyor. Tüm zorlamalarına rağmen ek kaynak yaratamayan hükümet, birtakım yasal düzenlemelerle hanehalklarının maruz kalacakları olumsuzlukların şiddetini azaltmayı amaçlarken, kendi elde edeceği birtakım gelirlerden vazgeçerek hanehalklarına destekte bulunmaya çalışmaktadır. Hükümetin pandeminin ekonomik etkileriyle mücadeleyi daha çok kredi piyasası üzerinden yapmaya çalışması dikkat çeken bir durum olmuştur. Kendisi hanelere nakit desteğinde bulunmakta sıkıntıya düşen hükümet, faizleri düşürüp, piyasanın likiditesini arttırarak hanehalklarının ve firmaların borçluluk oranlarını arttırabilmelerinin önünü açmıştır. Ancak borçluluğu artan iktisadi birimlerin biriken borçlarını ödeyebilmeleri bu dönemde olmasa bile ilerleyen dönemlerde ekonominin büyümesi ile mümkündür.  Bu şekilde hükümet büyümeye olan bağımlılığını daha da arttırmış olmaktadır.

Salgının birinci dalgasında bu yöntemlere başvurabilmiş bir hükümetin ikinci dalgaya maruz kalmasıyla benzer yöntemlere başvurabilme imkânı kalmamıştır.  Zira aşırı likiditenin düşük faiz politikasının izlendiği ve siyasi risklerin bir türlü azaltılamadığı bir ekonomide mal piyasaları yerine döviz piyasasına yönelmesinin önüne geçilememiş ve döviz fiyatları daha önce görülmemiş seviyelere çıkmıştır.  Kaynakları biten bankacılık sektörünün kredileri kısması ve faizlerin arttırılması yönünde oluşan beklentiler de mevcut borç stoklarının döndürülebilmesini giderek zorlaştırmış ve maliyetli hale getirmiştir. Bu sorun geleceğe miras bırakacağımız önemli sorunlardan biridir.

Gelir eşitsizliği ve yoksulluk ülkemizdeki hanehalklarının tehdit eden bir diğer sorundur. Pandemi öncesinde de yüksek olan gelir eşitsizliği ve yoksulluk oranının pandemi ile birlikte daha da ciddi boyutlara gelmesi kaçınılmazdır.  Bu etkileri tahmin etmeye çalışan birçok akademik çalışma bu konuda tutarlı bir şekilde artış olacağına işaret etmektedir.  Büyümenin özellikle yetersiz oranlarda seyredeceği bir dönemde, bu sorunlarla baş edebilmenin yolu yeniden dağıtım mekanizmaları oluşturmak ve kapsayıcı bir gelir destek sistemi oluşturmaktır.  Ancak böyle bir çaba içine girecek hükümetin ciddi manada ek kaynağa ihtiyacı olacaktır.  Mevcut bütçe imkânlarının çizdiği sınırlar içinde böyle bir ek kaynak için gelir kalemi oluşturamayacak olan hükümetin, bütçe önceliklerini gözden geçirmesi zaruridir. Artan gelir eşitsizliği ve yoksulluğu sorun olarak gören bir hükümetin ekonomideki mevcut kaynak-kullanım tercihlerini gözden geçirerek, bu sorunların toplumda yaratacağı baskıları hafifletmesi beklenir.

Bugün ekonomi yönetiminde görülen değişimin şu an için bizlere kaynak-kullanım tercihlerinde bir değişimin işaretlerini vermemektedir.  Aksine ülkeye mali kaynak sağlayarak daha önceden belirlenmiş kaynak-kullanım tercihlerine uygun olarak harcamaları yürütecek ve bu şekilde arzulanan büyüme oranlarına ulaşmayı amaçlayacak yeni bir kadronun iş başına gelmesidir. Oysa bu yeni kadro, ekonomide artan mağduriyetleri giderecek, ortaya çıkan gelir kayıpları ve eşitsizliklerini telafi edecek politikaları yürütecek ve kaynakları bu yeni önceliklere göre yönlendirecek bir kadro değildir.