Küresel liberal-solun, açık toplumdan yana olanların yakın dönem tarihsel hatalarının başında, 1999-2009 arasını iyi değerlendirememek ve AB’nin iktisadi konfigürasyonunu yanlış temellere oturtmuş olmasi denebilir. Zira bu dönemde büyük bir çoğunluk küreselleşmeden, çok kültürlülükten yanaydı ve bunun tadını çıkarmaya bakıyordu. Başka kültürleri tanımak üzere yollara düşenler, geleneği keşfe çıkanlar, milliyetçileri ayıplıyordu. Likidite bolluğu da finansal destek sunuyordu bu mobil olma ve hibritleşme arzularına. Uluslarası siyasette ise AB’nin güçlü bir referansı vardı ve AB üyesi ülkelerden ziyade AB kurumları ve bizatihi AB değerleri aktördü.

Fakat 2009-2011 arasındaki hamleler daha büyük bir hataya tekabül ediyordu. Zira önceki hatalarla yüzleşme ve toparlama, kendini yeniden kurma fırsatı ıskalandı. Önceki paradigmada, o paradigmanın salık verdiği kemer sıkma (austerity) politikalarında ısrarcı olundu.

AB bugün politik ve ontolojik bir kriz yaşamıyor. Daha doğru ifadeyle, AB’nin içinde olduğu kriz politik temellerinden neşet etmiyor. İçinde olduğu ve çareyi para politikasında aramakta direttiği için içinden çıkamadığı ekonomik kriz, AB’nin politik olarak sorgulanmasını tetikliyor, yabancı karşıtı sağın yükselişine fırsat veriyor; açık toplum projesine karşı olan içe kapanmacıları sevindiriyor.

Bu yazı da, AB’nin iktisadi konfirugasyonunun, AB’nin halihazırdaki kurumsal yapılanmasında kritik önemde olan Maastricht Anlaşması’nda billurlaşan yeni-Keynesyen iktisat paradigmasının yerine, yeniden bölüşümden yana olan post-Keynesyen paradigmaya dayansaydı; AB’nin bugünkü krize bu denli derin tutulmayacağını, ya da en azından bu krizi bu tür bir paradigma değişimiyle atlatabileceğini savunacak.

Yeni-Keynesyen vs. Post-Keynesyen Yaklaşım

Yeni-Keynesyen ve post-Keynesyen iktisat arasındaki farklar iktisat bilimi ile ilgilenenler arasında bile pek bilinmiyor.  Daha doğrusu Post-Keynesyen yaklaşım bilinmiyor. Öncelikle bu farkı kabaca anlatmakta fayda var.

Neoklasik iktisat, iktisadi aktörlerin tam bilgiyle ve rasyonel hareket ettiklerini varsayarak, piyasanın ve onun fiyat mekanizmasının tüm sorunları kendiliğinden çözeceğini, dengeye ulaşacağını öne sürüp, devletin ekonomiden tamamen çekilmesini salık verir. İktisadi krizleri, daha çok dışsal faktörler kaynaklı arz yönlü sorunlar olarak ele alır.

Krizi “talep eksikliği” olarak gören ve bu yönde kamu müdahalelerini salık veren Keynes ile Neoklasik iktisat arasında bir sentez olma iddiasındaki Yeni-Keynesyen yaklaşım ise, fiyat ve ücret yapışkanlıklarını (ücretlerin aşağıya gitmemesini) temel sorun olarak görüp, krizleri piyasa aktörleri arasındaki asımetrik bilginin sebep olduğu yanlış fiyatlamayla açıklamayı yeğler. İşsizliği ise, iş arayanlarla işçi arayanlar arasındaki eşleşememe sorunu ile açıklar.

Bu her iki yaklaşım, geleceğin belirli sapmalar çerçevesinde bilinebilir olduğunu varsayar. Para arzının Merkez Bankası tarafından kontrol edilebileceğini, yatırımların da tasarruflarla finanse edildiğini, bankaları da tasarruf sahibinden tasarrufları alıp kredi arayan yatırımcıya aktaran pasif kurumlar sanar.

Keynes ile Marksizm arasında duran ve Keynes’in “tam istihdam” savunusunu sahiplenen Post-Keynesyen yaklaşım ise, geleceğin kökten bilenemez olduğunu, yatırımların bu belirsizlik altında alınan kararlar olduğunu, aslolanın talep düzeyi olduğunu; alt gelir gruplarının tüketim eğilimi daha yüksek olduğundan eşitsizlik düzeyinin ve yeniden bölüşümün önemini vurgular. Paranın özel sektörün yatırım talebi çerçevesinde özel bankalar tarafından yoktan yaratıldığını, yatırımların tasarrufları yarattığını ve temel olarak kredilerle finanse edildiğini savunur. Daha açmak gerekirse, toplam tasarruflar, yatırım harcamalarının tüm ekonomide dönüp dolaşıp kapitalistin banka hesabında vardığı sonuçtur. Yani tasarruf ile yatırım arasındaki ilişki, anaakım yaklaşımın iddia ettiğinin aksine yatırımdan tasarrufa doğrudur; tasarruf sonuçtur. Dolayısıyla bir işçinin yada herhangi bir bireyin gelirinden artırdığı bireysel tasarruf, son kertede bir kapitalistin kredi ile finanse ettiği yatırım harcamasıyla ekonomik döngüye soktuğu paradan o sirkülasyon sırasında kendi payına düşenden tırtıklayarak artırdığıdır. Buna dayanarak, para miktarının Merkez Bankası tarafından kontrol edilemeyeceğini, faizi dışsal olarak belirleyen Merkez Bankası’nın ise sadece istikrar saikiyle sürece „eşlik“ ettiğini savunur. Krizi aşırı borçlanmayla ve işsizliği de talep eksikliğiyle açıklarken, kamu yatırımlarını ve kamu istihdamını, yani maliye politikasını salık verir.

John maynard keynes
John Maynard Keynes (1883 – 1946) İngiliz ekonomist, teorisyen

Post-Keynesyen literatürü okuduğu halde referans vermeden çalışmalar yapan kimi Yeni-Keynesyenler son dönemde Para Politikası ve paranın içselliği konusunda post-Keynesyen iddialara yakınsadılar fakat hala temel varsayımlarından ve paradigmalarından vazgeçmiş değiller.

Yatırımların faizlere bağımlılığının yüksek olduğu varsayımınca, Merkez Bankaları ekonomi fazla ısındiğında faizleri yükselterek soğutmayı, durakladığında da faizleri düşürerek hareketlendirmeyi hedefledi. Bu olmayınca uygulamaya sokulan „miktarsal genişleme“ (quantitative easing) çerçevesinde tüketimi ve yatırımı canlandırma umuduyla Merkez Bankaları varolan şirket hisselerini ve devlet tahvillerini alarak piyasaya para enjekte etti. O da işe yaramadı çünkü Merkez Bankaları’nın bu finansal varlıkları satın alıp para verdiği aktörler, halihazırda gelir düzeyi yüksek olduğundan tasarruf eğilimi yüksek olanlardı ve onlar bu gelen parayı yine finansal varlıklara yatırdılar, harcamadılar. Dolayısıyla ürün piyasalarında değil, finansal piyasalarda enflasyon gerçekleşti.

Kamu yatırımları yoluyla istihdamı ve gelir düzeyi düşük kesimlerin talebini canlandırmayı ise, oluşacak bütçe açığının faizleri yükselteceği, yüksek faiz düzeyinde de özel sektörün reel yatırıma değil faize yöneleceğinden özel yatırımların düşeceği (crowding-out effect) varsayımı ile tercih etmediler.

Oysa bu varsayım gerçekte olanla örtüşmüyor. Çünkü su anki yüksek bütçe açıklarına rağmen faizler düşük kalabiliyor, zira faiz temel olarak Merkez Bankaları tarafından dışsal olarak belirleniyor. Verili faiz düzeyinde kredi talebi olduğu sürece, bankalar kredi talep edenlerin geri ödeyebileceklerine inandıkları sürece kredi verirler; kredi talebi arttıkça faizleri artırmazlar. Birincisi, bankalar ve müşterileri kredi miktarı ve vade üzerinde pazarlık yaparlar; faiz düzeyi üzerinde değil. İkincisi, faize duyarlı olan kredi talebi, firmaların yatırım kredisi talebi değil, hanehalkının ev ve tüketim kredisi talebidir; çünkü firma için asıl faiz maliyeti, kredi faizi  degil, kredi faizi ile tasarruf faizi arasındaki farktır zira kredi ile finanse ettiği yatırımın sonunda edineceği kârını tasarruf olarak bankaya yatırdığında tasarrufu karşılığında faiz edinecektir. Üçüncüsü, yatırımı asıl tetikleyen talep düzeyidir. Kamu yatırımlarının ve kamu istihdamının, talebi güçlendirici ve stabilize edici etkisi vardır. Dördüncüsü ve daha önemlisi ise, kamu harcamaları kısıldıkça , piyasada vergilendirilecek gelir düşeceğinden, vergi gelirleri de düşer. ABD’de son bütçe açığı, kamunun ekonomiden tasfiye edildiği son 30 yılda önceki döneme göre daha yüksektir. Zira kamunun harcadığı para, piyasadaki herbir iktisadi işlemde vergilendiriliyor.

AB için İktisat Politikası

Yukarıda kabaca özetlenen yeni-Keynesyen yaklaşıma göre, AB nin iktisadi entegrasyonu sadece Para Politikası’nın entegre edilmesiyle yetindi. Çünkü bu yaklaşıma göre hem Para Politikası asıl belirleyici olduğundan AB içinde diğer iktisadi politika alanlarında (maliye politikası ve emek piyasaları) entegrasyonu da kendiliğinden getirecekti hem de kamu yatırımlarının özel yatırımları azaltıcı (crowding-out effect) ve enflasyonu tetikleyici etkileri nedeniyle maliye politikası göz ardı edildi, Yeni-Keynesyen para politikasında diretildi ve kriz de atlatılamadığı gibi derinleşti.

1980 sonrası teknokratik bir yapıya dönüştürülen Merkez Bankası’na enflasyon hedeflemesi görevi atfedildiğinden ve maliye politikası özelleştirmeler yoluyla pasifize edildiğinden, ekonomi politikaları politik tartışmaların dışında kaldı. Böyle bir ortamda, ödediği vergilerin nereye harcanacağına karar vermek üzere oy verme temelli olan yurttaşlık bağı da zayıflıyor.

Euro-bölgesindeki AB üyesi devletlerin yurttaşları, bir ulus devletin temel nisanelerinden olan ulusal bir para birimini kullanmazlarken, o ulus-üstü olan para birimi ile ulusal vergi dairesine gidip vergi ödüyorlar. Yani bir örtüşmeme hali söz konusu.

Para politikası ile maliye politikasının uyumlu ve eşgüdümlü olmaması durumu da diğer bir sorun: Ortak bir para kullanılan alanda, maliye politikasının ve işgücü piyasası politikalarının da uyumlu olması gerekir. Çünkü o paranın kullanıldığı alandaki enflasyon, büyüme ve istihdam düzeyi, bu iki alandan azade değil.

Avrupa Merkez Bankası‘nın hangi üye ülkenin maliye ve işgücü piyasalarını gözönüne alarak politika yürütmek zorunda olduğu, yönetişimsel bir çatışma konusu. Üye ülkeler arasındaki „Maliye Politikaları Koordinasyonu“ işe başarılı olamıyor çünkü her ülkenin seçilmiş hükümetleri bir sonraki seçilme ihtimallerini ve ulusal veya ideolojik çıkarlarını önceliyorlar.

O nedenle, AB’nin önünde maliye politikasını ve işgücü piyasalarını da entegre etmek gibi bir görev duruyor.

Fakat bunu başarabilmesi için, maliye politikalarını (kamu yatırımlarını) küçümseyen Yeni-Keynesyen değil, aksine kamu yatırımı ve kamu istihdamı ile yeniden bölüşümü ve böylece talep düzeyini güçlü tutmayı salık veren Post-Keynesyen paradigmaya kayması gerekiyor.

Nihayetinde AB üyesi yurttaşların AB ve küreselleşme hakkındaki temel iki hoşnutsuzluğu, artan eşitsizlik ve Brüksel’deki teknokratik hegemonya.

AB üyesi ülke yurttaşları, vergilerini AB ye öderlerse, AB-yurttaşı hissiyatını edinirler. Aksi takdirde, AfD ile, Le Pen ile yakın gelecek karanlık… Onların alternatifi AB- Federal Cumhuriyeti…