ekonomi

Geçen sene olduğu gibi bu sene de Yeni Ekonomi Programı gecikmeli olarak yayımlandı. Gecikmenin nedeni konusunda herhangi bir açıklama yapılmazken, soran da olmadı. Hazine ve Maliye Bakanı her zamanki özgüveniyle sunumunu yaparken, hedeflenen rakamları birer birer, hızlı bir biçimde geçerken, detaylar için Bakanlığının web sayfasında yer alan belgeye atıflarda bulundu. Ancak bu belge, Bakanın sunumundan neredeyse 3-4 saat sonra ilgili web sayfasından erişilebilir hale geldi. Benzer bir sorunun geçen sene de yaşandığını belirtmeme gerek yok sanırım.

Soru alınmayan basın toplantısında öne çıkan hedefler konusunda rakamsal hedeflerden bahsedilirken, bu hedeflere ulaşılabilmesi için gerekli ekonomik modelden ve somut eylem planlarından bahsedilmedi. Hoş bahsedilmiş olsaydı da, mevcut siyasi sitem içinde geçerliliği olur muydu bilemiyorum.

Öngörüleri bakımından iyimser bulduğum bu programda, bir yenilik olarak eklenen “kötü senaryo” durumundaki öngörülerin yerinde bir çaba olduğunu belirtmeliyim.

Öncelikle büyüme rakamlarının yurtiçi ve yurtdışında birçok kurumun tahminlerinden farklı olduğunu ifade etmek isterim. 2020 yılı için %0,3 düzeyinde pozitif bir büyüme beklentisi kayda değer bir beklenti. Zira gerek bizim, gerekse IMF gibi uluslararası kuruluşların bu yıl için büyüme beklentileri negatif ve %-3 civarındaydı.  Sanırım hükümeti bu şekilde beklentiye yönelten, üçüncü çeyrekte ortaya çıkan olumlu hava. 

Ancak bu olumlu havanın yılın geri kalanında devam edeceği konusunda şüphelerim var. Zira üçüncü çeyrek sonuçlarını elde etmek için hükümet ciddi bir kredi genişlemesi gerçekleştirdi. Ancak bu kredi genişlemesinden son günlerde geri dönülmeye başlandı. Son çeyrekte benzer düzeyde bir beklentinin gerçekleşmesi öncelikle krediye, ardından salgının daha olumlu bir seyir izlemesine bağlı. Zaten Bakan da konuşmasında ikinci dalganın olmayacağını varsaydıklarını söyledi. Salgınla ilgili belirsizlik devam ettiği müddetçe yatırımların seyredeceği seyir de merak edilecek bir konu.

Neredeyse iki yıldır negatif bir seyir izleyen yatırımların tekrar canlanabilmesi ekonomideki siyasi ve ekonomik risklerle yakından ilişkilidir. Ancak belirtmeliyim ki, YEP’de 2021 için öngörülen %5,8’lik büyümenin gerçekleşebilmesi ve Bakanın sunumunda defalarca ifade ettiği rekabetçi ve verimli bir üretim yapısına kavuşmak yatırımlarla mümkün olacaktır.

Programa göre, içinde bulunduğumuz yıl için %0,3’lük pozitif büyüme oranı %-3,5’lük cari açık oranı, yani dış kaynak kullanımı ile gerçekleştiriliyor. Bu Türkiye gibi bir ülke için çok önemli bir kaynak kullanımıdır. Zira 2002-2007 döneminde neredeyse aynı oranda cari açık vererek %6,8 oranında büyüme elde edilmişti.  Önemli bir reform dönemi olan bu dönemde Türkiye ekonomisinde ciddi verimlilik artışları da gerçekleştirilmişti. Özellikle birbiri ardına gelen demokratikleşme adımları ve ekonomik kurumlar bakımında kurumsallığın arttırılması yabancılar nezdinde ülke ekonomisine yönelik güvenin artmasına ve Türkiye’ye önemli miktarda sermaye girmesine yol açmıştır. Bu karşılaştırma bile içinde bulunduğumuz krizin boyutları hakkında bir fikir vermektedir.

Programdaki bir diğer sorun 2021 yılı için öngörülen %5,8’lik büyüme rakamıdır. Zira bu boyutta yüksek oranlı bir büyümenin %-1,9’lık açıkla sağlanmasını beklemek pek inandırıcı gelmemektedir. Neredeyse bu düzeylerdeki bir büyüme 2002-2007 döneminde, çok daha fazla dış kaynak kullanarak ve verimlilik artışları ile gerçekleşirken, bugün %6 seviyesinde bir oranın daha az kaynak kullanarak gerçekleşmesi ciddi verimlilik artışlarına ve iç kaynağa ihtiyaç duyacaktır. Şu an için Türkiye’de, hem ekonomik manada, hem de siyasi olarak böyle bir artışı gerçekleştirecek nesnel koşulların varlığından bahsetmek mümkün değil.

İşsizlik ile ilgili öngörüler daha çok TÜİK’in “dar kapsamlı” işsizlik rakamlarına dayanmaktadır. Bu tanımın kendisi bile son derecede tartışmalı bir tanımdır ve bunun yerine kamuoyu nezdinde daha çok anlam atfedilen “geniş tanımlı işsizlik” tanımının dikkate alınmasında yarar olurdu. Dahası işsizlikten ziyade “istihdam oranının” çok daha doğru bir hedef parametresi olabileceğini düşünmekteyim. Yine de hükümetin bu yıl için işsizliği %13,8 öngörmesi bu konunun vahametinin farkında olduğunun bir göstergesidir. Dahası bu oran hedeflenen dönem zarfında %10’un altına düşmemektedir. Bu da en iyimser tahminle işsizliğin uzun süre bizim öneli problemlerimizden biri olacağının göstergesidir. Eğer 2021 büyümesi verimlilik artışlarıyla birlikte gelecekse, bunun işsizlik üzerinde olumlu değil, olumsuz etkilerinin olması çok daha muhtemeldir.

Enflasyon konusunda da YEP iyimserliğini korumaktadır. 2020 için %10,5 tahmin edilen enflasyonun Ağustos ayı itibariyle %11,77 olduğu dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Bu hedefe göre, yılın geri kalan kısmında, enflasyonun %1,3 oranında düşüş kaydetmesi gerekmektedir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini TÜİK’in 3 Ekim’de açıklayacağı enflasyon raporunda göreceğiz. Ama bu ihtimal son derecede zayıf bir ihtimaldir.

Yeni YEP özel kesim kaynak açığı konusunda da iyimser. Gerçi özel kesim kaynak açıkları hususunda bir bilgi YEP’te yok. Ama bunu kabaca cari açık ve bütçe açığı hedef rakamları kullanarak hesaplamak mümkündür. Zira cari açık şu şekilde tanımlana bilmektedir:

Cari açık= Bütçe açığı + Özel kesim tasarruf açığı

Buna göre yaptığımız hesaplamalarda özel kesimin yıllara göre tasarruf açıkları ise şu şekilde hesaplanabilmektedir:

Program özel kesimin harcama yaparken dış kaynak kullanımına, yani borçlanmaya başvuracağını öngörmektedir. Ancak 2020 için öngörülen pozitif büyüme oranını elde edebilmek için, özel kesimin gelecekte yapabileceği harcamaları bugünden zaten yapılmış ve özel kesim borçluluğu artmıştır. Dahası bunun için gerekli harcamaların yapılması gelirlerin yeterince arttırılamadığı bir ekonomide borçlanmaya (yani krediye) ihtiyaç duyacaktır. 

Böyle bir kaynağın mali piyasalardaki istikrara zarar vermeden gerçekleştirilebilmesi kanımca mümkün değildir. İnsanların gelirlerinin azalmaya başladığı bir durumda, hiçbir şey olmamış gibi yapıp, borç almalarını beklemek doğru değildir. İçinde bulunduğumuz kriz gibi dönemlerde, borçlanma yerine, hanelere “gelir destekleri” yapılması çok daha doğru ve ahlaki bir çözüm olurdu. Zaten önümüzdeki günlerde daha önce alınan borçların geriye ödenmelerinde karşı karşıya kalınabilecek sorunlar hale gündemdeyken ve bu borçların tekrar döndürülebilmesi için borçlanacak kaynakların çok daha sınırlı olduğu görülürken, böyle bir beklenti içine girmenin de doğru olmayacağını düşünüyorum.

Son olarak kur ile ilgili öngörülerin de çok gerçekçi olmadığı görülüyor. Özellikle 2020 için 6,91 öngörülen dolar kurunun bugün 7,84 seviyelerinde olduğu düşünüldüğünde, beklenen seviyenin gerçekleşmesi için ekonomide ciddi bir pozitif gelişmeye ihtiyaç duyulacağı bir gerçektir. Sermaye girişlerinin zayıfladığı, ülke kredi notunun düştüğü, siyasi risklerin Türkiye aleyhine geliştiği bir ortamda böyle bir pozitif gelişmenin yaratılmasının da son derecede güç olduğu düşünülebilir. Kaldı ki, bugünkü faizlerle ($ faiz %1,5, TL faiz %11 varsayılırsa), bugün 7,84 olan dolar kurunun bir sene sonraki eşit değerinin 8,58 seviyesi olduğu kolayca hesaplanabilir. Oysa programda 2021 yılsonu itibariyle bu oranın 7,68’dir. Dolar faizleri düşer, TL faizler artarken kurların düşmesini beklemek de çok gerçekçi görünmemektedir.

Son Söz

Ülkedeki insanların iktisadi hayatlarını bu kadar yakından etkileyen bir programda gelir dağılımı ve yoksulluk konusunda herhangi bir hedefe açık bir şekilde yer verilmemesi ciddi bir eksikliktir. Özellikle salgının etkilerinin bölüşüm ve yoksulluk göstergeleri üzerinde görünür hale gelmesinin beklendiği böyle bir dönemde bu eksiklik çok daha çarpıcıdır.