dış borç

Cumhurbaşkanımız, 4 Ağustos 2021 Çarşamba günü, bir TV programında Ağustos ayından itibaren enflasyonun düşüşe geçeceğini ve bunun TCMB’nin faiz indirmesi için alan açacağını ifade etti. Aslında bu ülkemizdeki yüksek enflasyona rağmen, kamuoyunun çok uzun zamandır duymaya alışık olduğu bir görüştü. Malum olduğu üzere, sayın cumhurbaşkanımız iktisat teorisinin tüm sınırlarını zorlayarak “yüksek faizin ülkemizdeki enflasyonun nedeni” olduğu yönünde bir görüşe sahip. Elinden geldiğince, bulduğu her fırsatta bu görüşünü sahip olduğu yüksek özgüvenle kamuoyuna ve meslekleri itibariyle iktisadi hayatın içinde yer alan iş adamı ve uluslararası yatırımcılara ifade etmekte bir beis görmemektedir. Bunun en güzel örneğini 2018 yılında Londra’da uluslararası yatırımcılarla yaptığı toplantıda gördük.

Cumhurbaşkanımızın bu açıklamaları, TÜİK’in tam bir gün önce kamuoyu ile paylaştığı Temmuz ayı enflasyon rakamlarından sonra geldi. 2021 yılı sonu %14 civarında bir enflasyon tahmini yapan TÜİK’in Temmuz ayı TÜFE enflasyonunun %18.95, ÜFE enflasyonunun ise %44.92 çıkması piyasalar için çok büyük bir sürpriz değildi. TL’de son zamanlardaki değerlenmeye rağmen, uluslararası piyasalarda üretici fiyatlarının yükselmesi ve enerji ve temel ithal girdilerde ortaya çıkan talep artışına bağlı fiyat artışları bir süreden beri ülkemizdeki ÜFE enflasyonunun önemli kaynaklarını teşkil etmektedir. Bunun yanında ülkemizde ve tüm dünyada süregelen kuraklığın tarımsal girdi ve gıda fiyatlarında yol açtığı artışlar da hem ÜFE, hem de TÜFE üzerinde yukarıya doğru baskılar yaratmaktadır. TCMB’nin para politikasının, enflasyonun bu kaynakları üzerinde herhangi bir etkide bulunmasını beklemek boşunadır.

Ancak TCMB’nin enflasyon raporlarında ifade edildiği ve birçok kez TCMB Başkanı’nın bizzat kendisi tarafından söylendiği şekliyle, politika faiz düzeyinin reel manada pozitif olacak seviyelerde belirleneceği kamuoyu ile paylaşılmıştı. Başlangıçta yapılan yönetim hatalarından kaynaklanan güven bunalımını aşmak için verilmiş bu sözün, TCMB’nin politika faizlerinin %19 olduğu bugünlerde, ortaya çıkan %18,95’lik (neredeyse %19’luk) enflasyon oranından sonra tutulup tutulamayacağı piyasada merak konusu olmaya başladı.

İşte Cumhurbaşkanımızdan gelen bu açıklama tam böyle bir ortamda yapıldı ve piyasa aktörleri tarafından da fiyatlandırıldı. Cumhurbaşkanımızın bu röportajı yapmadan önce, 3 Ağustos tarihinde, dolar 8,33TL civarına kadar gerilemişti. Haziran sonunda ise bu oran 8,70 ’leri aşmıştı. Yaz başından beri doların uluslararası piyasalarda kendine has dinamikleri bulunmaktaydı. Bu durumun bizim için önemi ise dolardaki bu değer kayıplarının, TL’nin değer kazanması için ciddi bir imkân yaratmış olmasıdır.

Bu açıklamaların ardından, 5 Ağustos günü dolar 8.50 TL’i aştı. İzleyen hafta sonu kur önce 8,60’ların üstüne çıktı; doların uluslararası duruşunda herhangi bir değişiklik olmadığı halde, sadece dört günde TL %3,8 değer kaybetti. Bu değer kaybı döviz cinsinden borçlu olan reel ve finansal kesim şirketlerinin bilançolarına “zarar” olarak yansıdı.

Cumhurbaşkanımızı böyle ekonomik sonuçları olan bir açıklama yapmaya ne yönetmiş olabilir? Belki iktisat bilgisinden dolayı sahip olduğu bir özgüvenin yarattığı bir uzak görüşlülük… Belki de Mayıs ayından beri ABD ekonomisinde baş gösteren enflasyonist eğilimlere rağmen, FED ’in bu enflasyonu bir sorun olarak değil, bir avantaj şeklinde değerlendirilmesi ve para politikasında değişkenliğe gidecek kadar önemli bulmaması mıdır? Zira FED ’in para politikasında değişikliğe gitmeyeceğinin anlaşılmasıyla uluslararası yatırımcıların risk iştahı artmış ve gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarının önü açılmıştır. Bu durum da dolar değer kaybederken, başta TL olmak üzere birçok yeni piyasa ekonomilerinin para birimlerinin değer kazanmasıyla sonuçlanmıştı.

Belki kısa dönemli bu beklentiler TL üzerinde bu etkileri yarattı. Ancak ABD’deki enflasyon konusunda belirsizliklerin hâlâ devam ettiğini ve buna bağlı FED ’in parasal duruşu konusunda endişelerini dile getiren farklı görüşlerin varlığını da göz önünde bulundurmakta yarar var. Bu konu önemli bir konu olmasına rağmen şimdilik başka bir yazı konusudur.

Bu yazıda vermeye çalıştığımız mesaj, böyle bir ortamda Türkiye ekonomisinde enflasyon yaratan etmenler ve bunların kısa vadede nasıl davranacakları konusunda ciddi bir beklenti oluşturmadan, TCMB’nin para politikası konusunda Cumhurbaşkanımızın yaptığı kadar güçlü bir açıklama yapmanın yaratabileceği sıkıntılara dikkat çekmektir.

Ülkemizdeki üretici fiyat enflasyonunun en önemli kaynağı, temel sanayi ara girdi ve enerji fiyatlarında uluslararası piyasalarda görülen artışlardır. Aynı şekilde tarımsal girdi fiyatlarında dünyada hüküm süren kuraklığa bağlı olarak ortaya çıkan fiyat artışları da hem ÜFE’de, hem de TÜFE’deki artışların nedenini oluşturmaktadır. Kısa dönemde bu konularda herhangi bir radikal değişim olmadan, salt TL’nin, yine kendi dışındaki etmenlere bağlı olarak değer kazanmasına güvenerek, enflasyonun Ağustos’tan sonra aşağıya doğru bir seyir izlemeye başlayacağını düşünmek sanırım temkinli yaklaşılması gereken bir beklentidir.

Velev ki faizler düşürülsün…

Sayın Cumhurbaşkanımızın yapmış olduğu bu açıklamanın arkasında ülkemizde artan işsizliğin yarattığı baskı ve yüksek büyüme oranlarına ulaşma arzusu olduğu düşünülebilir. İlk amaç özellikle salgın ile birlikte finans bakımından baskı altına girmiş birçok küçük ve orta ölçekli şirketin borçlarını daha düşük faizli yeni kredilerle yapılandırarak, onları rahatlatmak olabilir. Bunun yanında gelirlerin yeterince arttırılamadığı, çok daha önemlisi uygulanan politikalar gereği bu artışların arzu edilen kesin gelirlerine yansıtılamadığı bir durumda, geniş kitlelerin taleplerini, bugüne kadar olduğu gibi yine ucuz kredi olanaklarıyla yüksek tutmayı amaçlıyor olabilir.

Aynı oranda olmasa da, gerçekleştirilecek bu tüketim artışının kaynağını oluşturacak olan düşük faiz, firmaların bilançolarındaki TL yükümlülüklerinde de bir rahatlama yaratacaktır. Ancak Türkiye ekonomisinin mevcut yapısı içinde böyle bir faiz politikasının yaratabileceği başka risklerin varlığı göz ardı edilmemelidir.

Enflasyonda kayda değer ve kalıcı (permanant) bir düşüş trendi görmeden yapılacak bir faiz indiriminin, döviz dahil ekonomide mali ve reel varlıklara yönelik talebi körüklemeyeceğinin garantisi yok. Ülkenin 2021 birinci çeyreği itibarıyla yaklaşık 450 milyar dolar düzeyine ulaşmış olan brüt döviz borçlarının neredeyse yarısından fazlasını (%56) oluşturan özel kesim borçlarının böyle bir durumdan etkilenmemesi hemen hemen imkânsızdır.

Düşük faiz uygulaması ile TL cinsinden borçluların bilançolarına rahatlama getirilebilir. Ancak enflasyonda kalıcı bir düşüş yakalamadan bu yapılırsa, mal piyasasından ziyade dövize yönelecek olan talebin, TL’de değer kaybına yol açması döviz yükümlülükleri yüksek olan firmaların bilançolarına fazladan bir yük olarak yansıyacaktır. Başka bir deyişle, aynı faiz politikasının farklı niteliklere sahip firma bilançolarına etkisi taban tabana zıt olacaktır. Dahası geçmişte olduğu gibi, bugün dolar kurundaki artışlara müdahale edebilmek için merkez bankasında 128 milyar dolar da yok.

Burada gelecekteki faizler konusunda yapılacak bir öngörü için cevap verilmesi gereken soru, Cumhurbaşkanının para politikasını belirlerken daha çok hangi kesimin yanında duracağıdır. Bu sorunun cevabı için sanırım gelecekte yapılacak Para Kurulu toplantısının sonuçlarını bekleyeceğiz.